Kitap | İlahi Hitabın Tefsiri 2

İlahi Hitabın Tefsiri 2. Cilt

Sipariş Seçenekleri:

kitapyurdu
babil
teklifkitap

Tarihselcilik Konuşmaları 10 - Kur'an'ın Kendinden Önceki Kitapları Tasdiki Kavramı | Mayıs 2020


Kur'an'ın kendinden önceki kitapları hem tahrif edilmiş olarak ifade etmesi hem de tasdik ettiğini söylemesi çelişki mi? Bu soru üzerine Prof. Dr. Mustafa Öztürk düşüncelerini belirtiyor. Bu videoda tahrif ve tasdik kavramları hakkında, İncil'in ve Tevrat'ın tahrif edilmiş olması ve Kur'an'ın bu kitapları tasdik etmesi konularında bilgilere erişeceksiniz.

ASBÜ'de Ramazan ve İnşirah - Modern Dönem Müslümanların Kur'an'la İlişkisi | 12 Mayıs 2020


Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi'nde Ramazan ve İnşirah programında Asım Yapıcı'nın konuğu Mustafa Öztürk'tü. Modern Dönem Müslümanların Kur'an'la İlişkisi konusu konuşuldu. 12 Mayıs 2020

Aslı Şafak'la İşin Aslı / Bloomberg HT | 27 Nisan 2020


Havada Provokasyon Kokusu Var

Geçen hafta bu köşede “Toplumsal Kutuplaşma ve Zıtlaşma” başlıklı bir yazı yazmış ve toplumsal bünyedeki ciddi bir sıkıntıyı anlatmaya çalışmıştım. 
Kutuplaşma ve zıtlaşma diye tanımladığım bu sıkıntı, son günlerde reel politik düzlemdeki dilin yeniden sertleşmesi ve buna bağlı olarak siyasi havanın gerginleşmesi üzerine çok ciddi bir provokasyon imkanına dönüştü. Şöyle ki birkaç gün önce İzmir müftülüğünün merkezi ses sistemi sabote edilerek Konak, Karşıyaka gibi yerlerdeki bazı camilerin hoparlörlerinden “Çav Bella/Bella Ciao” (Mussoli döneminin İtalya’sında devrimci, sosyalist, komünist grupların marşı) isimli bir marşın yayını yapıldı; daha sonra da bazı insanlar bu provokatif eylemi övücü ifadelerle sosyal medya hesaplarında paylaşımlar yaptı.

Bu provokasyon için İzmir kentinin seçilmiş olması çok manidar… Zira “Gâvur İzmir” şeklindeki çirkin yakıştırmanın anlam ve çağrışımları malum… Camilerin hoparlörlerinden yayınlanan müziğin sol ideolojide sembolik değeri haiz “Çav Bella” isimli marş olması daha bir manidar. Zira İzmir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in bu marşla ilgili hikâyesi de malum… İzmir, CHP, CHP’li belediye başkanı, Çav Bella marşı, cami, minare, ezan… Bütün bu isimler ve semboller bir araya getirildiğinde, özellikle de “Çav Bella” gibi sembolik parmak izlerine dikkat edildiğinde, söz konusu provokasyonun toplumsal kutuplaşma ve zıtlaşma sosyolojisinden Maraş ve Çorum olayları gibi bir toplumsal infial yaratmaya matuf olduğu anlaşılır.

1978 yılında memleketi 12 Eylül 1980 darbesine götüren Maraş olayları sırasında 100’den fazla insanımız katledildi; Alevi vatandaşlarımıza ait 200’den fazla ev ateşe verildi ve 100’e yakın işyeri tahrip edildi. Tamamen siyasi saiklerle kaşınan Alevi-Sünni ihtilafının gerginliği tırmandırdığı bir süreçte, Maraş’taki Çiçek Sineması’na o dönemin milliyetçi filmlerinden biri olarak kabul edilen “Güneş Ne Zaman Doğacak” isimli filmin gösterimi sırasında patlayıcı madde atılması infialin fitilini ateşlemiş, olayların çığırından çıkma aşamasında Bağlarbaşı camii imamı Mustafa Yıldız cuma vaazında şu öğütleri (!) vermişti: “Oruç tutmak namaz kılmakla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır; bütün din kardeşlerimiz hükümete ve komünistlere, dinsizlere karşı ayaklanmalıdır; çevremizde bulunan Alevileri ve CHP’li Sünni imansızları temizleyeceğiz.”

Geçen haftalarda Sevda Noyan’ın lüzumsuz ve sorumsuz konuşması, bu hafta İzmir’deki bazı camilerin hoparlörlerinden Çav Bella marşı çalınması memleketin havasındaki provokasyon kokusunu yoğunlaştırıyor. Bereket versin ki bu defa aklıselim ve sağduyu ülke sathında daha baskın görünüyor. İzmir Belediye başkanı Tunç Soyer’in şu açıklaması da takdiri hak ediyor: “En fazla birlik beraberlik içinde olmamız gereken günlerde, halkımızı birbirine düşürmeye, kutuplaştırmaya çalışanların bu kadar alçakça provokasyona tevessül etmeleri niyetlerini açıkça ortaya koyuyor. Hedefleri halkımızın dirliğini, birliğini bozmaktır. Bu oyuna gelmeyelim. Diyanet İşleri Başkanlığımıza bağlı bazı camilerin ses sistemine girerek bu eylemi gerçekleştirenleri devletin yetkilileri ve emniyet güçlerinin en kısa sürede yakalayarak yüce Türk adaleti önüne çıkacağına inanıyor, İzmirliler adına bekliyoruz. Asla kabul etmeyeceğimiz bu provokasyonu gerçekleştirenleri lanetliyor, güzel İzmir’in adını bu olayla yan yana getirip politika malzemesi yapanları da kınıyorum.”

İzmir’de tezgâhlanan provokasyonun üç beş densiz ya da kendini bilmez insanın marifeti olmadığını anlamak için özel harp dairesinde uzman olmaya gerek yok. Bu iş kesinlikle derin, kirli ve karanlık bir iş… Akif Beki’nin “Camide kim Çav Bella çalar?” başlıklı yazısında Özel Harp Dairesi eski Başkanı Org. Sabri Yirmibeşoğlu’ndan aktardığı şu ifadeler de bunu teyit edici mahiyette: “Eğer bir yerde halkı galeyana getirmek isterseniz, sizin saygın değerlerinize düşmanın küçültücü hareket yaptığını gösterirsiniz. Özel Harp’te bir kural vardır. Halkın mukavemetini arttırmak için, düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Bir cami yakılır. Kıbrıs’ta cami yaktık biz mesela...”

Bu pasajda da açıkça belirtildiği üzere toplumsal planda geniş çaplı infial yaratacak provokasyonlarda en etkili unsur, kutsal semboller ve değerlere saldırıda ifadesini bulur. Çünkü kutsallara saldırı toplumun çok hassas olduğu sinir uçlarına dokunmak, taze yarayı kaşıyıp kanatmak gibi bir anlam taşır. Kaldı ki bizim bazı siyasal ve toplumsal yaralarımız, Alevi-Sünni ihtilafı gibi asırlara uzanan bir geçmişe sahip olsa dahi her zaman taze ve kanamaya hazırdır. Nitekim Yavuz Sultan Selim-Şah İsmail (Osmanlı-Safevi) mücadelesi, Çaldıran muharebesi ve kızılbaşlık meselesinden bu yana her kaşındığında kanamış ve en son versiyonuyla Sivas-Madımak vakası olarak karşımıza çıkmıştır. Öte yandan, biz rasyonellikten ziyade duygusallığı ağır basan bir toplum olduğumuzdan, her daim kışkırtılmaya elverişli bir ruhsal moddayızdır. Fakat bütün bu duygusallığımıza rağmen kırk-elli yıl gibi kısa bir zaman aralığında defalarca aynı kodlarla kodlanıp tezgâhlanan provokasyonlara karşı sağduyulu, serinkanlı ve aklıselimle mukabelede bulunmak, çok zor bir iş olmamalıdır. Kısacası, ister bireysel ister toplumsal planda ne kadar kışkırtılırsak kışkırtılalım, aklıselim ve sağduyuyla adım atmamız gerektiğini asla unutmamak lazımdır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 23 Mayıs 2020

Kaynak: https://www.karar.com/havada-provokasyon-kokusu-var-1565003 

Toplumsal Kutuplaşma ve Zıtlaşma

Sevda Noyan yaklaşık iki hafta önce katıldığı bir televizyon programında, “15 Temmuz kursağımızda kaldı, istediklerimizi yapamadık. 
 
Boş bulunduk. Ayaklarını denk alsınlar. Bizim sitede hâlâ 3-5 var, benim listem hazır” şeklinde çok sorumsuz laflar söyledi. Psikanalitik açıdan bakıldığında, “Ben saldırgan doğmuşum; kendime düşman yaratmadan yapamam; dalaşmadan yaşayamam” gibi bir manaya gelen bu laf kümesi aslında uzun zamandan beri toplumun özellikle siyaseten iki zıt kutba ayrılmasının ve dahi her iki kutbun fanatik kesiminin punduna getirdiği takdirde diğerini haklamaya ant içmişlik modunda olmasının dışa vurumu gibiydi. Bugünkü toplum siyasi olarak her ne kadar ortadan ikiye yarılmış gibi görünse de geniş tabanı oluşturan kitleler -bereket versin ki- aklıselim ve sağduyuyla bir arada yaşama kültürünü henüz kaybetmemiş durumda… Buna mukabil sayısal olarak fazla bir yekûn tutmamakla birlikte iki zıt kutbun içinde sivrilen küçük çaplı bir fanatik ve faşizan zümre, huzursuzluk yaratma konusundaki üstün becerilerinden ötürü bütün toplumun yarım buçuk huzuruna limon sıkmayı başarmakta ve bunun neticesinde de algı olguya baskın çıkmakta…

Toplumsal kutuplaşma ve zıtlaşmayı -korona terminolojisinden de istifadeyle- anlatmak gerekirse, kendimizi sosyal ve siyasal planda karantinaya alıp bizden farklı bir dünya görüşüne ve gündelik hayat tercihine sahip insanlara tüm kapılarımız ve pencerelerimizi kapattığımızda, bu durumun yarattığı sosyal mesafe ister istemez “açık toplum”un ruhuna Fatiha okuma sürecini başlatır ve bu süreçte her toplumsal grup kendi sosyolojik gettosunda birtakım tehdit ve düşman algıları yaratır. Konuyu bugünkü Türkiye toplumu üzerinden analiz edersek, sözgelimi içimizden birinin hem laiklik ve cumhuriyeti benimseyip özümsediğini ve hem de dinî değerler, semboller ve ritüellere hassasiyet göstererek yaşamaya gayret ettiğini düşünelim… Böyle bir insanın hem sıkı laikçi Kemalist hem de İslamcı ve katı muhafazakâr cenahın faşizan zümrelerinden yana ciddi sıkıntılar çekeceğinden adım gibi eminim…  Daha açıkçası, burada çok kısa biçimde tarif ettiğimiz melez dünya görüşüne -ki melezlik bana göre bu anlamda zenginlik ve enginliktir- sahip insanımızın zıtlaşma psikolojisinin hâkim olduğu çift kutuplu bir toplumsal vasatta kendini yersiz yurtsuz hissetmesi kaçınılmazdır. Bu hissiyatın kendiliğinden değil, iki zıt kutuptan da farklı saiklerle sudur eden dışlayıcı tavırlardan dolayı ortaya çıkması gerçekten acıdır. Aslında işin daha acı tarafı, ağacı kesen aletin balta, baltanın sapının ağaç olmasıdır.

Bugünkü Türkiye sosyolojisinde bir yurttaş/vatandaş muhafazakâr ya da dinî duyarlılığa sahip bir kültürel çevrede yetişmiş ama aynı zamanda laiklik ve cumhuriyeti de özümsemişse, İslamcı ve katı muhafazakâr çevrelerin bu vatandaşla ilgili peşin hükmü, “Yazık, Kemalizme savrulmuş” şeklinde formüle edilir. İşbu hüküm giyildikten sonra o vatandaşın muhafazakâr mahalleden taşınması ve kendine başka mahalle araması bir bakıma kaçınılmaz hale gelir. Fakat aynı vatandaş din konusundaki hassasiyetten, sözgelimi namaz, oruç, tesettür gibi ritüeller ve sembollere riayetten dolayı öteki mahalledeki fanatiklerin de peşin hükümlerine ve birtakım rezervlerine muhatap olacağından, burada da kendini öz mahalleli olarak hissedemez. Uzun lafın kısası, söz konusu vatandaşın keskin şekilde kutuplaşmış bir toplumsal bünyede yaşamak zorunda kalacağı hal ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabilme halidir. Nitekim merhum Yaşar Nuri Öztürk Hoca’nın yakın geçmişte yaşadığı hal de buna benzer bir haldir. Hoca gerek hâkim dinî düşünceye aykırı görüşleri savunması gerek sözünü sakınmaması gibi muhtelif sebeplerle muhafazakâr mahalleden taşınmak durumunda kaldı ve bu arada eski mahallesiyle tüm köprüleri attı. Fakat özel bir sohbetimiz sırasında acı itiraf kabilinden dile getirdiği üzere karşı mahallede de kendini birinci sınıf vatandaş olarak algılayamadı ve/veya sıkı laikçi ve Kemalist mahalleli nezdinde bir nevi zimmi teba yahut mevali gibi algılandığı duygusunu hep yaşadı.    

Birçok insanımıza bu berbat duygu halini yaşatan ve sonunda kendilerini yersiz yurtsuz hissetmelerine yol açan şey, iflah olmaz yobazlıktan başka bir şey değildir. Renk tonu ister yeşil ister kırmızı olsun, yobazlık her halükarda yobazlıktır. Bu noktada dindar muhafazakâr yobazlık ile laikçi Kemalist yobazlık arasında mahiyet değil, suret farkı vardır. Yobazlığı besleyen damarlar ise başta Eric Hoffer’in çok güzel tarif ettiği kesin inançlılık ve dogmatiklik olmak üzere cahillik, ufuksuzluk, dar kafalılık, kabalık, hoyratlık, bedevilik, köylülük gibi unsurlardır. Gelinen bu noktada hem sıkı laikçi Kemalist cenahın hem de İslamcı ve katı muhafazakâr cenahın iflah olmaz yobazlarına -satirik bir dille- seslenmek istiyorum: Birbirinize diş bileyerek ve didişerek yaşamaya yeminli misiniz? Acaba siz “rahat batması” denen kronik bir rahatsızlıktan mı mustaripsiniz? Yoksa siz otoimmün hastalıklarda işleyen tuhaf mekanizma gibi toplumsal bünyedeki sağlıklı hücrelere saldırmayı kendinize vazife mi edindiniz? “Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın; gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!” diyerek yaşamaya ant mı içtiniz? Bu memleket acaba ne zaman hem laiklik ve cumhuriyeti benimseyen ve hem de dinî değerler, semboller ve ritüellere hassasiyet gösteren insanların yadsınmağı bir iklime kavuşacak? Bu insanlar acaba ne zaman dinî değerler ve ritüeller konusundaki hassasiyetlerinden dolayı laikçi Kemalist çevreler tarafından, laiklik ve cumhuriyeti benimsediklerinden dolayı da İslamcılar ve katı muhafazakârlar tarafından dışlanmayacak? Bu iki cenah arasındaki keskin kutuplaşma, zıtlaşma ve dalaşma acaba ne zaman son bulacak?

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 16 Mayıs 2020

Kaynak: https://www.karar.com/toplumsal-kutuplasma-ve-zitlasma--1563539

Salgın, Diyanet, LGBT | Ruşen Çakır / Medyascope | 30 Nisan 2020


Ruşen Çakır Medyascope'ta İlahiyatçı Prof. Dr. Mustafa Öztürk ile COVID-19 Koronavirüs salgını süresince camilerin kapalı olduğu bir dönemde dini grup ve şahsiyetlerin bu duruma tepkileri ve Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş’ın eşcinsel veya LGBTI bireyler hakkında söyledikleri üzerine konuştu.

Koronavirüs, Ramazan ve 23 Nisan | TV 100 / Yüz Yüze | 23 Nisan 2020


Prof. Dr. Ahmet Kasım Han ile Yüz Yüze programında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Öztürk ile “Korona virüs pandemi sürecinde Ramazan ayı nasıl geçecek?” konusu 23 Nisan'ın yüzüncü yıldönümünde konuşuldu.