Kitap | Kur’an ve Tarihsellik Üzerine Çerçeve Yazılar, Örnek Konular

Tarihselcilik, “Kur’an’ın söylediği her şey sadece nüzul dönemindeki muhataplar içindir, demek değil, tam tersine o gün müşriklere hitap eden ayetlerin muhatabı bugün pekâlâ müminler olabilir” demeyi de gerektiren bir okuma, anlama ve yorumlama biçimidir. Günümüz insanına hangi ayetin ne söylediği veya söylemediği meselesine kafa yormak ve bu konuda sonuç ortaya koymak hiç şüphesiz biz müminlerin işidir. İki yüz elli, hadi bilemediniz azami nispette üç-yüz elli ahkâm ayetinin lafzî mana sınırları dâhilinde, miladi 632 yılından kıyamet gününe kadar ortaya çıkacak tüm içtimaî, hukukî, iktisadî olaylar ve sorunların çözüleceğini savlamak, Allah’ın biz müminlere bahşettiği akıl nimetiyle alay etmek değildir de nedir?

Sipariş Seçenekleri:
kitapyurdu
babil.com

Kitap | Tefsir Geleneğinde Anlam-Yorum, Nüzul-Siret İlişkisi

Yirmi üç yıl gibi çok uzun metrajlı bir siret filminin sayısız sahnesine ait replikler mesabesindeki Kur’an ayetlerini filmin senaryosundan yalıtarak sadece replik düzeyinde anlayıp yorumlamaya çalışmak, çoğu zaman anlamsız bir anlam arayışı olarak neticelenir. Çünkü burada aranan esas anlam replikte değil, filmin bütünündedir. Daha önce söylendiği gibi filmin bütünü yirmi üç yıllık siret, filmin seyircide uyandırdığı his veya seyirciye verdiği mesaj ise “Sünnet”tir.

Sipariş Seçenekleri:
kitapyurdu
babil.com
PTT Kitap
eganba

Kitap | Karar Yazıları

Bugüne değin yazdıklarımın hemen hepsinin genelde İlahiyat, özelde tefsir alanıyla ilgili olması daha ziyade bu alan dâhilinde yazmamı gerektirse de İlahiyat’ın dinler tarihinden felsefeye, sosyolojiden antropolojiye kadar çok geniş bir bilgi ve kültür alanını kapsaması hem yazı imkânımızı hem de yazacağımız konuları genişletmektedir. Tefsir dışındaki alanlarda kalem oynatmamız ancak şahsi kanaatlerimizi belirtmekten ibaret olabilir. Güncel ve aktüel bağlamda sürpriz gelişmeler olmadıkça, konu tercihlerimiz daha ziyade insan, varlık, tarih, din, ahlak, dünyaya ve eşyaya bakış gibi tarih-üstü meselelerle çerçevelendirilebilir.

Sipariş Seçenekleri:
kitapyurdu
babil.com
PTT Kitap
eganba

Tefsir Çalışmasının Mukaddime Duasından Bir Bölüm

Allah’ım! Yüce Mevlâm!

Sen “Rahmân”, Sen “Rahîm”sin; Sen Raûf, Sen Gâfûr, Sen Latîf, Sen Alîm’sin. Kişiyle kalbi arasına giren “Sen”sin. Kalpleri hâlden hâle dönüştüren “Sen”sin. Sen evvel, Sen âhir, Sen zâhir, Sen bâtınsın. İçimizi dışımızı, sinemizde neler sakladığımızı bilen Sen’sin. 

Bu mümin kulunun, sana güvenip sana sığınan bu aciz kulunun niyetini de en iyi bilen yine Sen’sin. Ben aklı ve idraki sınırlı bir kul olarak hem çok değerli, hem çok meşakkatli ve hem de mükellefiyeti çok ağır olan bu tefsir çalışmasının altına halis bir niyetle girdim; belki birçok ayetin tefsirinde yanlış şeyler söyleyebilirim, hatta haddimi aşan şeyler de yazmış olabilirim; ama bunların hiçbirini kasd-ı mahsusla yapmadığımı ve yapmayacağımı en iyi bilen elbette “Sen”sin. 

Her insanoğlu gibi ben de hata ve nisyanla malul bir beşerim. Hatalarım ve kusurlarımdan dolayı affını dilerim. Bu dünyaya yapayalnız gelmemizi ve buradan göçüp giderken de yapayalnız gitmemizi takdir eden Sen’sin. Bizim malikimiz, sahibimiz, velimiz, vekilimiz de Sen’sin. Sen Ğanî ben fakirim, Sen Kadîr ben âcizim. Engin rahmet ve merhametine sığınan bu âciz kulunu af ve merhametine gark etmeni istirham ederim; Sen’den merhamet ve şefkat dilerim.

Bizim mevlâmız Sen’sin. Senden başka sığınacak kapımız yok, bilirim. Beni dünyaya getiren, büyüten, yetiştiren ve senin kelamına hizmet etmem için adeta didinen anne ve babamı da hesap gününde “Sen”in huzuruna çıktıklarında mahcup etmemeni; bana, anne-babama, tüm mümin kardeşlerime ve hatta insanlığa hizmet için çalışmış ama bir şekilde hidayetle buluşamamış diğer bütün kullarına da af ve mağfiretinle muamele etmeni niyaz ederim.

Rabbim! Benim bu kusurlu küsurlu çalışmamı dergâh-ı izzetinde makbul ve sa’y-i meşkûr eyle; günahlarımı affeyle… Allâhümme’stur uyûbenâ, vağfir zünûbenâ, vahfez îmânenâ ve nevvir kulûbena ve tahhir annâ seyyiâtinâ… istecib duâenâ yâ rabbe’l-âlemîn.

Mustafa Öztürk - 13 Ağustos 2018

Tefsire Dâir


Sevgili Kardeşlerim, Tefsir çalışmamın şu an itibariyle yaklaşık 600-700 sayfalık ilk cildi tamamlanmak üzere…

Fâtiha suresinin tefsiri yaklaşık 300 sayfalık bir hacme sahip; çünkü bu sure gerçekten çok özel bir sure…

Her surenin başında, o surenin nazil olduğu dönemin genel siyer zeminine dair yirmi, otuz, elli sayfalık hacimlerde arka plan bilgisi mevcut…

Her ayet müstakil olarak tefsir edilmekte, kıraat ihtilaflarından edebi sanat ve belağat inceliklerine, Kur’an’daki her bir kelimenin etimoloji, semantik ve tarihi süreçteki anlam değişmelerine dair geniş bilgi ve değerlendirme...

İman, gayb, müttaki, mümin, kâfir, münafık gibi birçok anahtar kelime ve kavrama dair hem temel İslami kaynaklardaki bilgiler hem de tarihi tecrübede ve gelenekte olan bitenler ışığında yeni bir bakış ortaya koyma çabası ama bu sırf farklı bir görüş icat etmek adına değil, daha sağlıklı bir anlayışı yakalama amacına yönelik olacaktır…

Tefsir çalışmasında kelimeler ve kavramlarla ilgili olarak müstakil ve mufassal denebilecek düzeyde bir Kur’an sözlüğü oluşturma hedefi…

Nüzul dönemindeki özgün anlamla bugünkü dünyaya taşınacak mesaj arasında bağ kurma, yani “Kur’an ilkin ilk muhatap kitleye ne dedi, bize ne demek istedi” meselesini açıklığa kavuşturma. Bütün bunların yanında geleneksel yorumları da kritik edip “Kur’an aslında bunu demedi” meselesini de ortaya koyma…

Kelime ve kavram analizlerinde sözgelimi, “müttaki” kelimesinin Mekkî ve Medeni ayetlerde farklı bir anlam kazanıp kazanmadığı, İslam geleneğinde müttaki kelimesine yüklenen derin dindarlık anlamının Kur’an’da da referansının bulunup bulunmadığı -ki bu ayrımın Kur’an’da da referansları var- gibi hususları müstakil başlıklar altında kimi zaman otuz kırk sayfalık hacimde ele alıp açıklamaya çalışma…

Kaynak olarak Mukatil b. Süleyman’dan Taberi’ye, İbn Hişam’dan İbn Şebbe’ye, İbn Habib’ten İbn Abdirabbih’e, İmam Matüridi’den İbn Teymiyye’ye, Muhyiddin İbnü’l-Arabi’den Rabiatü’l-Adeviye ve Gazali’ye, İbn Sina’dan İbn Rüşd’e, Spinoza’dan’dan Pascal’a, Wittgenstein’den Braithwaite’ye kadar hem İslam dünyasının hem Hıristiyan ve Yahudi dünyasının, kısacası bütün Sami gelenek ve genel insanlık ailesinin medeniyet birikiminden istifade gayreti ve ve bu büyük birikimini ideolojik saplantılar adına heder etmeme hassasiyeti…

Ayetler, hadisler, Arap şiirinden şahitler, kimi zaman İbranca, kimi zaman İngilizce metinlerden referanslarla tefsirin daha ilmi ve müdellel olmasını sağlama hedefi…

İşte tefsir çalışmamız bu minvalde… Bu çalışma belli bir okur kitlesi hedef alınarak değil, tefsir ilminin hak ettiği kıymet hesaba katılarak kaynak eser olması amacıyla telif edilmekte, dolayısıyla sözgelimi otuz cilt olması gerekiyorsa ömür vefa ettiği sürece otuz cilt olması hedeflenmekte…

İlk cilt, Allah izin verirse 2018 Eylül veya Ekim ayı içinde elinizde olacak ve muhtemelen her yıl iki cilt yayımlanacak...

Cenâb-ı Hakk’ın bu çalışmamı tamamına erdirmesi ve sa’y-i meşkûr kılması niyazıyla…

Selam ve muhabbetle

Mustafa ÖZTÜRK - 29 Temmuz 2018

Cemaatler ve Tarikatlar Nasıl Ortaya Çıktı? | Enine Boyuna / Habertürk | 19 Temmuz 2018


FETÖ ile yoğun mücadele, Adnan Oktar grubuna operasyonlar cemaatler ve tarikatlar konusunu Türkiye’nin gündeminden düşürmüyor.

Cemaatlerin ve tarikatların dindeki yeri ne? Nasıl ortaya çıktılar, modern hayatta nasıl dönüşümler geçirdiler? Cemaatlerin ve tarikatların toplumsal işlevleri ne? İnsanlar hangi nedenlerden dolayı bu oluşumlara yöneliyor? Devletin cemaatler ve tarikatlarla kurduğu ilişki nasıl olmalı? Denetim mekanizmaları nasıl oluşturulmalı?

Buse Biçer sordu ilahiyatçı ve akademisyenler Prof. Dr. Hilmi Demir, Prof. Dr. Caner Taslaman, Prof. Dr. Servet Bayındır, Prof. Dr. Mustafa Öztürk, sosyolog Doç. Dr. Vehbi Başer ve psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan Enine Boyuna’da yanıtladı.

Batı ve İslam’ın Dünya Görüşü (Fuat Sezgin) | Enine Boyuna / Habertürk | 5 Temmuz 2018


Prof. Dr. Mustafa Öztürk Habertürk'te Enine Boyuna programına konuk oldu. Fuat Sezgin'in vefatı üzerine yapılan programda din-bilim ilişkisi ve İslam dünyasında bilimin yeri konusu Caner Taslaman, Yusuf Kaplan, Şaban Ali Düzgün, Ergi Deniz Özsoy ve Şafak Ural'ın da katkılarıyla konuşuldu.

Kudüs Neden Önemli? | Gündem Özel / CNN Türk | 20 Mayıs 2018


Gündem Özel, ABD'nin İsrail'deki büyükelçiliğini Tel Aviv'den Kudüs'e resmen taşımasıyla başlayan gerginliği masaya yatırdı.

Dünyanın en kadim kentlerinden Kudüs, bugün neden Ortadoğu'daki sorunların merkezinde yer alıyor? Üç semavi din için Kudüs neden kutsal ve önemli? Deniz Bayramoğlu sordu, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Ekopolitik Kurucusu-Yazar Tarık Çelenk, Dinler Tarihi Uzmanı Prof. Dr. Ömer Faruk Harman ve Siyaset Bilimci Prof. Dr. Tayyar Arı yanıtladı.

Kefen-berduş Neyzen ve Âh u Zâr


Neyzen Tevfik, “Hiçoğlu Hiç” başlıklı bir yazıdaki dokunaklı anlatımla yersiz yurtsuz, neyi göğsünde, evi omzunda “hane-berduş” bir şahsiyettir. Neyzen hem “meyzen” hem “heccav”dır ama aynı zamanda feylesof kıvamında bir şahsiyettir. Ama gelin görün ki bizim “kaba softa ham yobaz” taifesinin nazarında muhtemelen sefil, rezil ve serserinin tekidir. Hâlbuki Neyzen, velilik ile delilik arasındaki imtiyaz farkını ortadan kaldıran biraz kalenderî biraz melâmî meşrep bir derviş gibidir. Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’ye “şeyh-i ekfer” diyenden, Ömer Hayyam’ın “mey/bâde” sembollerini bildiğiniz şarap zanneden nobranlar “kefen-berduş” Neyzen’imizi de ancak rezil ve sefil biri olarak algılayabilir. Nadanlık, nobranlık, çapsızlık ve vasatlık ne yazık ki mebzul miktarda Kadızadeli müsveddesinin cirit attığı bu topraklarda hem insanlık hem de o güzelim müslümanlık için gerçekten çok yakıcı bir imtihandır.

Neyzen’in en yakın ve samimi dostlarından biri, Mehmet Akif Ersoy’dur. Neyzen “Üstadım, rehberim” diye andığı Mehmed Âkif’ten Arapça ve Farsça dersleri almış, kendisi de Âkif’e ney dersleri vermiştir. Hayatı boyunca yaşadığı büyük hayal kırıklıkları, insanoğluna derin kırgınlıkları yüzünden izbe meyhanelere dadanıp “kefen-berduş” bir hayatı sürüklemeye çalışan Neyzen, Mehmed Âkif’in ısrarlarına rağmen bâdeden vazgeçememiş, ama sırf Âkif’i görmek için ikinci defa Mısır’a gitmeden de edememiştir. Neyzen’in masiyeti elbet kendinedir; rûz-i mahşerde hesap verecek olduğu yegâne mercii de hiç şüphesiz Yüce Mevla’nın kendisidir. Hukûkullah hususunda mezun olmadığımıza ve iman ölçüm istasyonu kurma ruhsatımız da bulunmadığına göre bu konuda gevezelik yapmanın âlemi yoktur. Bize düşen, “Yüce Mevla engin rahmet ve mağfiretiyle taksiratını affeyleye!” diye istirhamda bulunmak olmalıdır.

***
Dünya malıyla hiçbir işi olmayan Neyzen neyini sırf kendi zevki için üflemiş, bu işi maddî kazanca dönüştürmek gibi bir hedef gözetmemiş, hayatında kendisine maddî imkânlar sağlayacak kişilere de hiçbir şekilde iltifat etmemiştir. Aslında Neyzen tam manasıyla bir gönül adamı portresidir. “Aksedince gönlüme şems-i hakîkat pertevi/Meyde Bektâşî göründüm, neyde oldum Mevlevî” mısraları onun derûnî hayatı ve iç dünyasındaki duygu-tefekkür tarzı hakkında önemli ipuçları içerir. Keza “Felsefemde yok ötem, ben çünki sırr-ı vâhidim/Cem-i kesrette yekûnen sıfr-ı mutlak olmuşum / Yokluğumla âşikârım, Ehl-i beyt’e âidim / Secdemin şeklindeki ism-i Muhammed şâhidim” mısraları ile ölümüne yakın bir zamanda kendisini ziyarete gelen Cemalettin Server’e, “Şahit ol Server, ben şuurlu bir müminim” demesi onun inanç dünyası hakkında da az çok bir fikir verir. Her hâlinden hüzünlü, gönlü garip ve âh u zârlı bir insan olduğu anlaşılan Neyzen’in birçok şiiri varlık, hayat ve gam yüklü hayat kervanımıza dair çok yakıcı ifadeler içerir. 

İşte “Tercüme-i Hâlimden” başlıklı şiirden birkaç mısra:

O köhnemiş dem-i mazi, o küflü hatıralar,

Birer birer açılır da sehâb-ı hüzn ü keder

Saçar dumû-ı firâkı o yâd-ı pür-cenge,

Girer şu kalb-i şeğaf-dâr renkten renge.

Nedir meâli şu ömrün, hayât-ı pür-zehrin,

Tahavvülât-ı zamanın, şevâib-i dehrin?

Gınaya fakr musallat, hayata div-i memât,

Firak vuslata galip, ziyaya da zulumât

Bükâ, muakkib-i hande şebabeti pîri;

Marazsa sıhhate hâkim, bu hükm-i takdiri

Getir de nazra-i iman u ibrete bir bak,

Yekûnu cümle-i ömrün şu bir avuç toprak.

Hülasa, nîk ü bed ef’al-i vâkıa haktır,

Olan biten ne ki varsa bir emr-i mutlaktır.
 
İşte bu da “Geçer” başlıklı şiirinden birkaç kıta:

Izdırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer,

Ömr-i fani gibidir; gün de geçer, dem de geçer,

Gam karâr eyleyemez hande-i hürrem de geçer,

Devr-i şâdî de geçer, gussa-i matem de geçer,

Gece gündüz yok olur, ân-ı dem âdem de geçer.

İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,

Nefsini kurtaragör masyad-ı mâ-fîhâdan,

Niyyet-i hilkati bul aşk-ı cihân ârâdan,

Önü yoktan, sonu b..ktan bu kuru davadan,

Utanır ğayret-i gufrânla cehennem de geçer.

Ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat, ne türe,

Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre,

Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre!

Marifet mahkemesinde verilen hükme göre,

Cennet iflâs eder, efsane-i âdem de geçer.

Serseri Neyzen’in aşkınla kulak ver sözüne,

Girmemiştir bu avâlim, bu bedayi gözüne.

Cehlinin kudreti baktırtmadı kendi özüne.

Pir olur sâki-i gül çehre, bakılmaz yüzüne,

Hak olur pîr-i mugân, sohbet-i hemdem de geçer...

Hâsılı kelam, Neyzen âh u zâr eşliğinde der ki

Bugün ki yirmi yıl oldu, zavallı bak hâlâ

Bulur cehalet-i mekşûfesinde hâk u zekâ

Ne ilm ü fikr ü maârif, ne servet ü sâmân

Elinde bir kuru ney kaldı âh u meyle hemân

Onun terâcim-i hâli şu yirmi yıllık ömür;

Şu dâsîtân ı hayatı ki hîçîye gömülür.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 27 Temmuz 2018

Sessiz Bir Testere Olarak Zaman

Immanuel Kant’ın “Zaman sessiz bir testeredir” dediğinden söz edilir. Evet, zaman sessiz bir testere gibidir fakat aynı zamanda insanın fani dünya üzerindeki ömür sermayesinin de gizem dolu imgesidir. Zaman gerçekten nedir, sorusunun cevabı sanırım hâlâ muğlak ve muallaktadır. Zamanı tanımlamak çok zordur. Zaman sürekli bir oluş ve akış mıdır veya dördüncü bir boyut mudur yahut gök cisimlerinin hareket ve konumlarıyla oluşan matematik referans sistemine göre hareketin düzenli sayımı mıdır, yoksa bunların hiçbiri ve dolayısıyla mevhum bir şey midir? Görünen o ki kesin cevap hâlen meçhuldür. Zaman birçok farklı kelimeyle Kur’an’da da çok sık zikredilir; ancak genel tarif burada da müphemdir. İslam öncesi Arap kültüründe zaman (dehr) kimi müşrik Araplarca “karşı konulamayan acımasız bir kozmik güç” gibi telakki edilmiştir. Câsiye 45/24. ayette, bazı müşriklerin, “Bu dünyada yaşadığımızdan başka bir hayat filan yoktur. Biz bu devran içinde yaşar ve ölürüz. Bizi ancak zaman denen şey öğütür” şeklinde materyalist bir görüşü dillendirdikleri belirtilmiştir.

Materyalist olduğu kadar da pesimist karakterli bu görüş çerçevesinde Araplar zamanı adeta “Pandora’nın kutusu” gibi algılamışlar ve bu kutunun içinde saklı kötülükleri “kaderin cilvesi”, “kahpe feleğin sillesi” gibi anlamlar yükledikleri “raybü’d-dehr”, “surûfu’d-dehr” gibi deyimlerle ifade etmişlerdir. Bu yüzden bir hadiste, Allah’a atfen, “Dehre (zamana) sövmeyin; çünkü dehr Allah’tır” denilmiştir. Hadisteki bu ilginç ifade zamanın sahibinin Allah olduğunu belirtir. Fakat Müslüman Türk halkı zamanın sessiz bir testere gibi insanı ağır ağır kesip doğradığını veya değirmen taşının tahılı öğütmesi gibi öğütüp ufaladığını gördükçe, “Dehr Allah’tır” hadisine muhalefetten çekindiklerinden olsa gerek, zamana yönelik sitem ve serzenişlerini felek üzerinden “kahpe felek” diye sayıp dökmüştür. Türk İslam kültüründe zaman kavramı ince ruhlu insanlara çok şiirler yazdırmış, çok türküler yaktırmış ama bu edebi ürünlere konu olan zaman çoğunlukla gam, keder, hüzün ve hayıflanma duygusuyla yoğrulmuştur. Bu durum kendi aczimize, faniliğimize ve zamanın karşısında eriyip gitmemize yönelik umarsız acımız ve ağıt yakmamız olmalıdır.

Yanılgı katsayısı her zaman yüksek düzeyde seyreden algılarımıza göre zaman sanki içimizden geçer; yani biz zamanın içinde akarken zaman da bizim içimizde akıp gider. Douwe Draaisma “Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer” adlı kitabında bellek, algı ve zamana dair ilginç sorular sorar. Mesela şöyle der: Bellek, sakladığı anılar konusunda “paşa gönlü nereyi isterse oraya oturan bir köpek gibi” keyfi midir? Yakın geçmişteki anılarımızı doğru düzgün hatırlayamazken, nasıl olur da en eski anılarımızı daha dün yaşanmış gibi hatırlarız? Ölüm anında hayatımız neden bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçer? Çocukluğumuzda bir ay gibi kısacık bir zaman dilimi bize son derece uzun gelirken, yaşlandığımızda aylar ve yıllar nasıl olur da biz ne olup bittiğini bile anlamadan su gibi akıp gider?

Schopenhauer “Aforizmalar” adlı eserinde gençlik ve yaşlılık çağlarındaki zaman algılarına dair çok güzel tespitler yapar. Mesela şöyle der: Gençliğimizde, hayatımız için önem taşıyan ve büyük sonuçlar doğuracağına inanılan olaylar ve şahısların karşımıza davul zurnayla çıkacaklarını sanırız. Ama yaşlılık çağlarımızda geri dönüp baktığımız zaman bütün bunların sessizce arka kapıdan ve çıt çıkarmadan içeri süzülmüş olduklarını görürüz… Gençliğimizde zaman çok yavaş atar adımlarını, bu yüzden hayatımızın ilk çeyreği sadece en mutlu olan dönem değil, aynı zamanda en uzun dönemdir. Peki, ama geride bırakılan hayat yaşlılıkta neden çok kısa algılanır. Çünkü anısı az ve kısa olan yaşama kısa gözüyle bakılır. Yaşlılıkta hayatın anılar kataloğundan önemsiz ve nahoş olan her şey çıkarılır, bu yüzden geriye pek az şey kalır. Başlangıçta önemli görünen birçok şey, sık sık ve yeniden karşımıza çıktığı için yavaş yavaş önemsizleşir. İlk yıllarımızı son yıllarımızdan daha iyi hatırlıyor olmamız bu sebeptendir. Yaşam enerjisi açısından otuzlu yaşlarda faiz geliriyle yaşayan insanlara benzeriz. O yaşlarda bugün harcadığımız yarın yine elimize geçer. Ama daha sonraki çağlarda hep cepten yiyen ve her geçen gün sermayesini tüketen rantiyecilere benzeriz.

Yaşlılık çağında “artık miktar azalıyor” duygusu zihne çöreklenince zaman alabildiğine kıymete binip çok fazla önem ve değer kazanmaya başlar. Uzak geçmişi iyi hatırlayıp yakın geçmişi çabuk unutuyor olmak geçmişte yaşamayı kolaylaştırır. Bu durum doğal olarak zamanın hızla akıp gittiği algısına yol açar. Muhayyilede zaman kısalır. Bu arada arzu ve umut da azalır. Hayatımızın sonuna yaklaştıkça, “şu geçen bir yıl, şu üç yüz altmış beş gün nasıl oluyor da birkaç ay gibi geliyor bana” deyip durmaya başlarız. Elinden kayıp gitmekte olan bir hayata ve bu hayatta yaşanan acı tatlı her şeye bir anda veda edecek olma duygusu yaşlı insanı telaşlandırır. İşte bu telaş ve panik hâlinden dolayı zaman yaşlılıkta su gibi akar şekilde algılanır. 

Bütün bunların yanında, insan kendi hayat macerasında çok kere feleğin sayısız sillesiyle şamar oğlanına dönüp acınası hale düştüğü halde, çektiği onca acının hırsını çoğu zaman, “O benim kıymetlim, ölsem bile ona kıyamam” dediği insanlara olmadık silleler vurarak felek adına tetikçilik yapmayı da marifet sanır. İnsan hakikaten çok garip bir mahlûktur. Çaresizlik içinde kıvrandığı zamanlarda uçan kuştan medet umar, merhamet diye yalvarıp yakarır; ama yakın sosyal çevresinin himmetiyle kendine aktif duyarsızlık direnci geliştirip kendini toparlayınca gaddarlık ve hayınlık mesleğine kaldığı yerden devam etmeye başlar. Ne yazık ki bu gaddarlık ve hayınlığı düşmandan ziyade güya en çok sevdiği insanlara reva görmeyi de kendine hak sayar.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 21 Temmuz 2018