Nisa 25. Ayetin Mana ve Mefhumuna Dair Birkaç Not


SÜLEYMANİYE VAKFININ TALEBİ ÜZERİNE SAYIN PROF. DR ABDÜLAZİZ BAYINDIR'IN MÜNAZARA DAVETİ VESİLESİYLE BAHİS KONUSU ETTİĞİ NİSA 25. AYETİN MANA VE MEFHUMUNA DAİR BİRKAÇ NOT

Öncelikle Sayın Bayındır’ın münazara davetini içeren yazısına, “Sayın M. Öztürk, Kur’an’ı evrensel bir kitap saymayarak tarihe gömmenizin hesabını Allah’a vereceksiniz.” ifadesiyle başlamasının talihsizlik olduğunu, zira davette bulunan zatın Kur’an eksenli bir meseleyi ilmî platformda hall-ü fasl etme gayretinden öte, “dinsize din öğretmek” veyahut “imansızı imana getirmek” gibi bir hedef gözettiğini ve kendini Allah adına hesap sormaya yetkili gördüğünü belirtmem gerekir. Ancak ben bu parmak sallama üslubuna rağmen Sayın Bayındır’ın Nisa 25. ayet bağlamında bana yönelttiği tenkitlere “bârika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar” fehvasınca kısa bir cevap vermenin faydalı olacağı kanaatindeyim.

Evvela, Kur’an’da birçok tarihsel içerikli ayet bulunduğunu savunan biri olarak Nisa 25. ayetin de mana ve muhteva açısından nüzul tarihiyle ilgili olduğunu ve bugünün dünyasına dair hiçbir şey söylemediğini belirtmeliyim. Klasik tefsir literatüründeki bilgiler ışığında Nisa 25. ayet bize göre şöyle çevrilmelidir.

İçinizden hür mümin kadınlarla evlenmeye maddi gücü yetmeyenler, elinizin altındaki mümin cariyelerle evlenebilirler. Allah sizin kadrinizi imanınızla bilir. Sonuçta hepiniz mümin olarak birsiniz. İffetli ve namuslu olmaları, zina etmemeleri, gizli dost tutmamaları şartıyla ve aynı zamanda efendilerinin iznini alarak o cariyelerle evlenin; örfe uygun olarak mehirlerini de verin. Evlendikten sonra zina ederlerse, onlara verilecek ceza zina eden hür mümin kadınlara uygulanan [yüz sopa] cezasının yarısıdır. Mümin cariyelerle evlenme izni, zinaya düşme korkusu yaşayan bekârlar içindir. Ancak şu da var ki bekârlığa katlanmanız cariyelerle evlilik yapmanızdan daha hayırlıdır. Allah çok affedicidir, çok merhametlidir.


Bu çeviriyi yanlış bulan Sayın Bayındır’ın çevirisi de şöyledir:

Mümin ve iffetli hür kadınları nikâhlayacak kadar varlıklı olmayanlar, yönetiminiz altında olan mümin kızlarınızda nikâhlayabilirler. İmanınızı en iyi bilen Allah’tır. Hepiniz birbirinizdensiniz. Onları ailelerinin izni ile nikâhlayın ve mehirlerini marufa uygun olarak verin. Onlar da iffetli olsunlar, zinadan uzak dursunlar ve gizli dostlar edinmesinler. Evlenirler, sonra da zina etmiş olarak karşınıza çıkarlarsa onlara verilecek ceza, hür kadınlara verilenin yarısı kadardır. Bu ruhsat, içinizden zor duruma düşmekten korkanlar içindir. Ama sabretmeniz daha iyi olur. Allah bağışlar ve merhamet eder.”

Bayındır’ın ayetle ilgili mülahazaları da şu şekildedir:

1. Allah, Muhammed suresinin, 4. ayetinde, esirlerin karşılıklı ya da karşılıksız serbest bırakılmasını emretmiştir ve köleleştirilmelerinin önünü kapamıştır. Bu ayette sözü edilen esir kızların karşılıksız serbest bırakılmadıkları açıktır. Onlar evlenmeyi hürriyete kavuşmanın bir yolu olarak görebilirler. Çünkü alacakları mehire biraz ekleme yaparak fidyelerini verip hürriyete kavuşabilirler. Böyle bir evlilik, problemli olacağından ayette şu ifade geçmiştir: “Bu ruhsat, içinizden zor duruma düşmekten korkanlar içindir. Ama sabretmeniz daha iyi olur.”

İmdi, Sayın Bayındır’a sormak gerekir. Bu ayetteki “mâ meleket eymânüküm min feteyâtikümü’l-mü’minât” ifadesi esir kızlara mı yoksa yönetinimiz altında bulunan -ne demekse!- kızlara/kadınlara mı delalet ediyor? Şayet “esir kızlar”a delalet ediyorsa, “mümin esir kızlar” ne demektir? Bunun nüzul dönemindeki karşılığı nedir? Başka bir ifadeyle, “Medine döneminde esir alınmış müslüman kızlar” kimlerdir? Bunlar kimin elinde esirdir? Eğer müşriklerin elinde esirlerse, evlilik yoluyla hürriyete kavuşmak ne demektir? Müşrikler evlilik yoluyla hürriyetlerine kavuşmayı isteyen esir mümin kızlara böyle bir imkân vermişler midir yahut tarihte böyle bir hadise hiç gerçekleşmiş midir?

Şayet, “mâ meleket eymânüküm min feteyâtikümü’l-mü’minât” ifadesi “yönetiminiz altında olan mümin kızlarınız” anlamına geliyorsa -ki Bayındır ifadeyi mealde böyle karşılamıştır- “Müslümanların yönetimi altında mümin esir kızlar” ne anlama gelmektedir? Yahut “yönetiminiz altında olan mümin kızlarınız” kimlerdir? Bir kızın hem mümin olması hem de müminin elinin altında esir bulunması nasıl izah edilebilir?

Sayın Bayındır, “Bu ayette sözü edilen esir kızların karşılıksız serbest bırakılmadıkları açıktır. Onlar evlenmeyi hürriyete kavuşmanın bir yolu olarak görebilirler. Çünkü alacakları mehire biraz ekleme yaparak fidyelerini verip hürriyete kavuşabilirler” demektedir. Hâlbuki ilgili ayette -bizzat Bayındır’ın mealinden de anlaşıldığı gibi- esir kızların evlilik yoluyla özgürlüklerine kavuşmasından söz edilmemekte, aksine bekâr mümin erkeklere hitaben, “Mümin ve iffetli hür kadınları nikâhlayacak kadar varlıklı olmayanlar” ifadesinin ardından, daha az maliyetli bir evlilik alternatifi olarak, cariyelerle –Bayındır’ın ifadesiyle, “yönetiminiz altındaki müslüman kızlarla evlenin” denilmektedir. Bizzat kendi mealinin de tanıklık etmesine rağmen, bu ayette esir kızların karşılıksız serbest bırakılmamaları sebebiyle onların evliliği hürriyete kavuşmanın bir yolu olarak görmeleri meselesi nereden ve nasıl çıkarılmaktadır?

Öte yandan, Sayın Bayındır Muhammed 4. ayete atıfla, “esirlerin karşılıklı ya da karşılıksız serbest bırakılmasını emretmiştir ve köleleştirilmelerinin önünü kapamıştır.” demektedir. Lakin bu ayet köleliğin ilgasından filan söz etmemekte, aksine savaş neticesinde derdest edilip esir alınmış müşriklerin/kâfirlerin karşılıksız veya fidye karşılığı serbest bırakılmasından söz etmektedir. Esirler konusunda müslümanlra iki seçenek sunulması, Hz. Peygamber’in Bedir savaşında esirleri karşılıksız serbest bırakmasından dolayı ilahi itaba muhatap olması, dolayısıyla bu seferde çekingen davranması, bunun üzerine Allah’ın Hz. Peygamber ve müslüman toplumun Enfal 67. ayette “hattâ yüshine fi’l-arz” şeklinde belirtilen güç, kuvvet ve sağlam iktidar şartının artık teşekkül etmiş olması hasebiyle, “esirleri dilerseniz karşılıksız olarak serbest de bırakabilirsiniz” buyrulmuş olmasıyla ilgilidir. Ayrıca bu ayette söz konusu edilen esirler mümin değil, müşriktirler. Oysa Bayındır Nisa 25. ayetteki “feteyât-müminât”ı “mümin esir kızlar” diye izah etmektedir. Burada bir kez daha sormak gerekir: Bu mümin esir kızlar kimin nesidir?

2. Sayın Bayındır, Nisa 25. ayetteki “fenkihûhünne bi-izni ehlihinne” ifadesini, “Onları ailelerinin izni ile nikâhlayın.” diye çevirmiş ve ardından bize hitaben şunları söylemiştir:

“Siz ehil kelimesine sahip anlamı veriyorsunuz. Oysa bu gibi yerlerde ehil kelimesi sahip anlamında değil aile anlamında kullanılmaktadır. Çünkü esirler ailenin bir ferdi gibi, hatta küçük çocukları gibi kabul edilirler. Nitekim bir ayette şöyle buyurulmuştur: “Müminler! Ellerinizin altında olan esirler ile henüz ergenlik çağına girmemiş çocuklarınız üç vakitte; sabah namazından önce, öğle vaktinde soyunduğunuzda ve yatsı namazından sonra yanınıza girecekleri zaman izin istesinler. Bunlar, açık olabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitler dışında birbirinizin yanına girip çıkmakta size de onlara da bir günah yoktur. Allah size ayetlerini böylece açıklar. Allah bilir, doğru karar verir.” (Nûr, 24/58)

Eğer ehil kelimesine sahip anlamı verilecek olursa Nisa suresinin 35. Ayetinde “Karı ile kocanın arasının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden (ehlinden) bir hakem ve kadının ailesinden (ehlinden) bir hakem gönderin” ayetinde de aile yerine sahip kelimesini koymak gerekir. Bu durumda ayetin meali şöyle tuhaf bir hal alır: “Karı ile kocanın arasının açılmasından korkarsanız, erkeğin sahibinden bir hakem ve kadının sahibinden bir hakem gönderin!" Bunun kabul edilemeyeceği açıktır. Nitekim siz de kendi mealinizde buradaki ehil kelimesine aile anlamı vererek meali şöyle yapmışsınız: “… o zaman erkeğin ve kadının ailelerinden birer arabulucuyu göreve çağırın…”

Bayındır’ın bu izahatına karşılık öncelikle “ehil” kelimesinin Arap lisanında ve Kur’an’da tek, sabit ve standart bir anlam taşımadığını, dolayısıyla her ayette tek bir manada kullanılmadığını belirtmek gerekir. Bunun yanında ehil kelimesinin sadece nesep bağıyla birbirine bağlı olan ve aynı çatı altında yaşayan insanları değil, aynı dine, aynı inanca sahip olan kimseleri de tanımladığını hatırlatmak gerekir. Eğer bu kelime salt “aile” anlamında kullanılsaydı, Hûd 11/46. ayette geçen “innehû leyse min ehlike” ifadesini, “Ey Nuh! Oğlun senin ailenden değil, yani o çocuğun babası sen değilsin” anlamına hamletmek gerekirdi ki klasik tefsirlerde maalesef böyle bir yorum da vardır.

Yine eğer “ehl” kelimesi salt aile anlamına gelseydi, “hüve ehlü’t-takvâ ve ehl-ü’l-mağfire” ayeti, “Allah takva ve mağfiret ailesidir” anlamına gelirdi. Bütün bunların dışında “ehl” kelimesi Arap dilinde “veli, yetkili” anlamında da kullanılır. Mesela, “ehlü’l-emr” terkibi “vülâtü’l-emr” demektir. Sonuç olarak, İbnü’l-Cevzî’nin Nüzhetü’l-A’yün adlı vücuh-nezair eserine atıfla “ehl” kelimesinin Kur’an’da on farklı manada kullanıldığını ve Nisa 25. ayette de kelimenin aile anlamında değil, “erbab” yani efendi, sahip, patron manası taşıdığını belirtmek gerekir (İbnü’l-Cevzî, Nüzhetü’l-A’yüni’n-Nevâzır, s. 163-165).

Bizim bu ayette “ehl” kelimesine takdir ettiğimiz anlam başta Taberî olmak üzere tüm müfessirlerin ittifakla tespit ve tayin ettiği anlamdır. Gerçi sizin için “bütün müfessirler ve tüm tefsirler” yok hükmündedir. Hatta tüm müfessirler tefsir açısından dalalet içindedir. Ama burada hatırlatmak isterim ki çok kere tefsirde hidayet vesilesi olarak görüp kullandığınız o Arap dili sözlüklerini yazan âlimler de benim tercih ettiğim manayı tercih etmiştir. Bu sebeple, hiç değilse temel başucu kaynağı olarak kullandığınız Arap dili sözlüklerinin bilgisine itimat edin veya en azından onlara saygı gösterin. Bakın, sizin gibi fıkıhçı olan İbn Aşûr da Nisa 25. ayette geçen “ehl” kelimesi hakkında ne demiş: Ehl burada “efendiler, sahipler” demektir. Ehl kelimesinin “kölenin sahibi, efendisi” manasında kullanımı İslami terminolojide çok yaygındır. Zannımca ehl kelimesi Kur’an terminolojisinde kölelere telattuf olarak kullanmıştır. Tıpkı kölenin efendisine “seyyidim” demesinin yasaklanması, bunun yerine “mevlam” tabirinin tavsiye edilmesinde olduğu gibi.

Sayın Bayındır, “esirlere dayanıklı mal diyen Kur’an değil, fıkıh geleneğidir” demiş ve ardından, “Esir kadının evlendirilmesi ne satış ne de kiralama kapsamına sokulabilir.” diye eklemiştir.


Evet, bu konuda Sayın Bayındır’ın özellikle son ifadelerine iştirak ediyorum. Hatta ben bir insan evladının köle kabul edilmesini ilkelliğin en önemli göstergelerinden biri olarak görüyorum. Şükür ki kölelik en azından müesses formuyla bugünün Türkiye’sinde mevcut değildir. Ancak bu kurumun lağvedilmesiyle ilgili ilk adımın müslümanlarca atılmamış olmasının bizim için büyük bir ayıp olduğunu da belirtmek gerekir. Öte yandan köleyi “mütekavvim mal” sayan fıkıh geleneğinin dayandığı temeller Roma hukuku filan değil, Kur’an, sünnet, icma vesairedir. Diğer bir deyişle, fakihler kölelik hukukunu kendi kafalarından icat etmiş değildir. Bilal-i Habeşi’nin köle olduğu, Hz. Peygamber’in azat olma konusunda Zeyd’e nakdi yardımda bulunduğu gibi şeyler de uydurulmuş bir tarih değildir.

Yine Hz. Peygamber’in 627 yılında Beni Mustalik Gazvesi’nde ele geçirilen kadın ve çocukları köle olarak müslüman askerlere dağıttığı, Hz. Ebu Bekr’in Fezare kabilesine karşı düzenlenen sefer sırasında ele geçirilen insanları köle statüsüne dâhil edip askerler arasında ganimet olarak dağıttığı, ridde savaşlarında ele geçirilen Arap esirleri köle statüsünde geçirmekte tereddütsüz davrandığı da uydurulmuş bir tarih değildir. Bu konudaki tarihi bilgiler için Ebu Ubeyd, İbn Hişam, Belazüri gibi müelliflerin eserlerine bakılabilir. Eğer kölelik ve cariyelik tarihsel açıdan yok sayılır, Hz. Peygamber döneminde kölelik gibi bir kurumun olmadığı, Kur’an’ın bu konuda hiç konuşmadığı iddia edilirse, bu iddiaya “Aslında Hz. Muhammed diye biri de hiç yaşamadı; Bedir denen yerde savaş filan da olmadı” gibi bir karşılık vermek gerekir.

3. Sayın Bayındır Nisa 25. ayette geçen “maruf” kavramıyla ilgili olarak da şunları söylemiştir: Kur’an’da geçen “el-ma’ruf”, “evrensel nitelikteki doğru” demektir. Bundan dolayı Allah ma’rufun emredilmesini istemiştir. Eğer sizin dediğiniz doğru olsa, bizim Arap örfüne uymamız ve insanları ona uymaya çağırmamız gerekir. Bu da yetmez, aynı şeyi ehl-i kitabın da yapması gerekir. Çünkü Al-i İmran suresi 114. Ayette ehl-i kitabın bir kısmı ile ilgili olarak şöyle buyurulmuştur: “Onlar Allah'a ve ahiret gününe inanan, marufu emreden kötülüklere karşı duran ve hayırlı işlerde yarışan kimselerdir. İşte iyi olanlar onlardır.” Fakat size göre şu manayı vermek gerekir: “Onlar Allah'a ve ahiret gününe inanan, Arap örfünü emreden kötülüklere karşı duran ve hayırlı işlerde yarışan kimselerdir. İşte iyi olanlar onlardır.”

Sayın Bayındır, “ehl” kelimesinde yaptığı gibi, “maruf” kelimesinde de anlamı sabitleyip tek kaleme indirgemektedir. “Her gördüğü sakallıyı dedesi sanmak” sözünü hatırlatan bu yaklaşıma karşı “Maruf madem hep evrensel nitelikli doğru demektir; o halde Nisa 25. ayetteki “Müslüman esir kızlar veya yönetimiz altındaki kızlarla evlendiğinizde mehirlerini evrensel doğruya göre verin” ne anlama gelmektedir. Mehrin evrensel doğrusu nedir? Yine “ve-lil-mutallakâti metâun bi’l-marûf” ifadesinde sözü edilen “boşanmış kadınları evrensel doğruya göre metalandırmak” ne demektir? Yine Bakara 233. ayette geçen “Annenin ve çocuğun yiyecek ve giyim ihtiyacını karşılamanın evrensel doğru olarak belirlenen ölçütü nedir? Yine sütanneye verilecek ücretteki evrensel doğru (maruf) ne anlama gelmektedir. Ayrıca, bırakın ücretle ilgili evrensel doğrunun maddi olarak neye karşılık geldiğini, sütannelik kurumu bugün neye tekabül etmektedir. Değil kendisi, ücreti dahi evrensel doğru olan bir kurumun bugün en azından benim bildiğim kadarıyla bu memlekette hemen hiçbir karşılığı yoksa evrensel doğru nasıl bu kadar kolay ve sessiz ve sedasız biçimde ortadan kalkmış, hatta buharlaşmış olabilir?

Hâsıl-ı kelam, bu bahsi şu birkaç basit soruyla kapatalım:

Bir: Nisa 25. ayetin girişinde “muhsanat-müminat” kadınlarla evlenmeye mali gücünüz yetmezse denildikten sonra, “min feteyatikümü’l-mü’minat” deniyor. Belli ki burada başlık parası pahalı olan kadınlarla ucuz olan kadınlar söz konusu ediliyor. Sizce burada muhsanât-mü’minât diye anılan ve başlık parası hayli yüksek olan kadınlar kim, bunlarla evlenmeye paranız yetmediğinde alternatif olarak sunulan feteyât-müminât kim?

İki: Bu feteyâtla evlenildiğinde, fuhşiyat kabilinden çirkin bir iş yaptıklarında bunlar için belirlenen ceza muhsanât için belirlenen cezanın yarısıdır. Sizce bu ne demektir? İslam toplumunda bugüne kadar cezalar kimler için tam, kimler için yarım uygulanmıştır?

Üç: Feteyât diye anılan kadınlarla evlilik izni, niçin zinaya düşme korkusu yaşayanlar içindir deniyor. Hani evlilik çok önemli idi, hatta Allah evliliği teşvik etmişti; hani Rasulullah biz ümmetinin çokluğuyla övünürdü. Burada niye “feteyatla evlilik zina işlemekten beriliktir” deniyor. Son olarak, ayetin sonundaki “ve-en tasbirû hayrun leküm”, yani “feteyatla evlenmektense, bekârlığa katlanmak sizin için çok daha iyidir” ne anlama geliyor?

Klasik kaynaklarda bu ifadenin tefsiri mahiyetinde nakledilen, “Kim Allah’ın huzuruna temiz pak çıkmak isterse hür kadınlarla evlensin”, “Hür kadınlarla evlilik evin salahı, cariyelerle evlilik evin helakı/fesadıdır” gibi hadislerin yanı sıra “Hangi hür erkek cariye ile evlenirse kendi yarısını/çocuğunu köleleştirmiş olur” (Hz. Ömer), “Cariye ile evlenen kişi zinadan çok da farklı bir iş yapmış sayılmaz” (İbn Abbas), “Cariye ile evlenmek zina değilse de zinaya yakındır” (Saîd b. Cübeyr), “Cariye ile evlenmek leş, kan, domuz eti gibidir; ancak darda/zorda kalan için helaldir/mubahtır” (Mücâhid) şeklinde nakledilen (Sa’lebî, el-Keşf ve’l-Beyân, II. 268; Kurtubî, el-Câmi’, V. 98; Celâlüddîn es-Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, II. 492; Ebüssuûd el-İmâdî, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, II. 307; Ebü’l-Abbas İbn Acîbe, el-Bahru’l-Medîd, II. 34; Şihâbüddîn Âlûsî, Rûhu’l-Me’ânî, III. 13. Mezkûr rivayetlerin hemen tamamı İbn Ebî Şeybe (ö. 235/849) tarafından bir başlık altında zikredilmiştir. Bkz. Ebû Bekr İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, Beyrut 1989, III. 466) bunca merviyyatın hiçbir anlamı yok mudur veya bütün bu rivayetlerin en azından nüzul ortamındaki olguyu yansıtma ihtimali sizce sıfır mıdır?

Eğer sıfır derseniz, o zaman birileri çıkıp “Ben de Muhammed’in peygamber olduğunu, Allah’tan vahiy aldığını kabul etmem” derse buna nasıl cevap verirsiniz. Şayet, “Kur’an’dan cevap veririm” derseniz, eski mantık tabiriyle müsadere ale’l-matlub ya da safsata yapmış olmaz mısınız? Zira bir şeyin iddia hem delil olması sizce komik değil midir? Kaldı ki siz, biz, hepimiz Kur’an diye bir kitabın varlığından Hz. Peygamber ve onun nübüvveti sayesinde haberdar olmadık mı? Peki, Hz. Peygamber’in varlığından nasıl haberdar olduk? Onun Hira’da vahiy aldığını nerden öğrendik? Bütün bir tarihi kapsayan bir gerçekliği tümden yok sayıp, adeta sil baştan yepyeni Kur’an yazma çabasının sizi böyle sorularla karşı karşıya bırakacağını ve en azından benim nazarımda acınası bir zavallı haline düşüreceğini hiç düşündünüz mü?

Sayın Bayındır “evrensellik” denen ideolojiye saplanıp kalmak ve bu arada Kur’an’ı Türkiye’nin özellikle Batı yakasında yaşayan insanların dünya görüşlerine uyarlamak adına Kur’an vahyini tabir caizse 2014 yılının Türkiye’sinde Süleymaniye Vakfı’na kargoyla gönderilmiş bir metin gibi okuyup anlamanın ilmî açıdan nasıl bir seviyesizlik ve pespayelik olduğu hakkında hiç kafa yordunuz mu? Size tavsiyem, bu konularda biraz düşünün ve bir an önce “Ya Rab! Keşke şu Kur’an’da kölelik, cariyelik gibi şeylerden söz etmeseydin biz de bugün bu ayetleri tevil etmek adına akla karayı seçmeseydik” dercesine oturup masa başında sırf sözlük yordamıyla yepyeni Kur’anlar telif etmekten bir an önce vazgeçin.

Not: Birkaç saat içinde çalışma ortamımdan ayrılacağım için, bu yazıyı çok dar bir vakitte yazmak durumunda kaldım; çünkü Süleymaniye Vakfı’ndan birkaç saat önce arandım. Bu yüzden, yazıdaki ifade kusurlarım lütfen mazur sayılsın. Ayrıca söz konusu vakfın internet ortamında yayınladığı/yayınlayacağı münazara davetini bir televizyon programında olmak şartıyla kabul ettiğimi bu vesileyle belirtmek isterim.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - Ağustos 2014

Kaynak: http://dusuncemektebi.com/nisa-25-ayetin-mana-ve-mefhumuna-dair-birkac-not_m17339.html

10 yorum:

  1. Bayındırın bu yazıyı anlayacak zihinsel donanıma sahip olduğunu zannetmiyorum.Yaptığı tek şey, oyun hamuruna çevirdiği mushafa sözlük yardımıyla operasyon çekmek.

    YanıtlaSil
  2. Allah razı olsun.su adama güzel bir ders verdiniz inşaallah.

    YanıtlaSil
  3. Mustafa Hocam,
    Kuran'da dine ait evrensel ilkeler ve o devrin yaşayışına ait ayetler anlatımlar var tezinize ikna olmuş durumdayım. Burdan hereketle namaz, oruç, zekat, hac gibi konularda da yorum yapma selahiyetimiz olur mu? Misal Arapların Kabe'de toplanması zaten geçmişten beri gelen bir adetleriydi, günümüzde taa Amerikalardan kalkıp oraya gitmek gerekmez diye bir akıl yürütebilir miyiz? Aynı şekilde gece gündüzün sürelerinin mevsimlere göre fazla değişmediği Arap coğrafyasının oruç ve namaz geleneklerini günümüzde farklı coğrafyalarda taklit etmeye çalışmak da yanlış değil mi? Bu konuların Kuran'da detaylandırılmamış olmasında da açılımlar yapılmasına imkan verdiği düşünülebilir mi?

    Selamlar,
    Caner

    YanıtlaSil
  4. Kalben size müteşekkirim. ..Allah size sağlık ve afiyet versin..var olun hocam

    YanıtlaSil
  5. Allah size sağlık ve afiyet versin mustafa hocam var olun..

    YanıtlaSil
  6. Değerli hocam ne olur sinirlerınızı yipratmadan yazmaya ve konuşmaya devam edin.bilmenizi isterim ki hiç ummadığınız yerlerde sizin vesilesizle doğru yolu bulanlar var...kalben size müteşekkirim...

    YanıtlaSil
  7. Sn. Mustafa ÖZTÜRK,

    ‘’..Klasik tefsir literatüründeki bilgiler ışığında Nisa 25. ayet bize göre şöyle çevrilmelidir.(diyorsunuz)
    1-Peki,nice ayetlerde yüce Rabbimiz bizleri düşünmeye, araştırmaya,aklımızı kullanmaya ve doğru mantık yürütmeye davet ederken,aklımızla kendimizi bir çok uydurma rivayetlere göre yazılan klasik tefsirlere teslim etmenin bir anlamı var mıdır?
    Ayrıca söz ettiğiniz tefsirler ve hatta fıkıh kitapları hangi
    dönemde,kimlerin etkisi altında yazıldığını,kur’an tefsiri ve fıkhı yorumların kur’an dan ziyade uydurma rivayetlere dayandığını bilmek gerekir.Ama sizin gibi birisi bir çok konuda kendini
    uydurma rivayetlere dayanan klasik tefsir ve fıkhı yorumlara bağlı yapmanız,bunlar ne demişlerse,doğru odur gibi ima de bulunmanız hiç de isabetli olmamıştır.

    2-Nisa-25.ayetle ilgili sizin gösterdiğiniz mealiniz de acizane benim anladığım kur’an Arapçasına göre hatalıdır.


    3-Öyleyse,uydurma rivayetlerin etkisi altında kalmadan ve
    Kur’an’ı kur’an la tefsir etme metodundan hareketle bana göre
    NİSA-25.ayetin açıklamalı doğru meali de aşağıdaki gibi olmalıdır.

    25-Sizden her kim,(mehir ve masrafı fazla olduğundan) iffetli,(zina yapmamış ve akli olgun) mü’min kadınları nikâhlayacak bir genişliğe/servete güç yetiremiyorsa,o takdirde (daha önce iffetini kourumamış,akli olgun olmayan,mehir ve masrafı az olan) sözleşmeniz aracılığıyla (evlerdeki hizmetçilerden) sahip olduğunuz mü’min kızlarınızdan (birini alsın.) Allah ise, înancınızı en iyi bilendir; (zaten eşler olarak) siz,birbirini bütünleyen parçalarsınız.Öyleyse, İffetli ve namuslu olmaları, zina etmemeleri, gizli dost tutmamaları şartıyla ve aynı zamanda ailelerinin iznini alarak onları (o daha önce iffetini korumamış ve akli olgun olmayan hizmetçileri) nikahlayın ve mehirlerini kendilerine güzellikle verin! Fakat evlendirildikten sonra (akılları olgun olmadığı için) iffetsiz bir davranışta
    bulunurlarsa,onlara iffetli (ve akli olgun) evli kadınlara verilen cezanın yarısı uygulanır! Bu,(iffetini korumayan ve akli olgun olmayan kişilerle evlilik izni) ise,içinizden günaha düşmekten korkanlar için uygundur.Sabretmeniz ise sizin için daha uygundur. Ayrıca Allah,çok bağışlayandır,çok merhamet edendir. ‘’ şeklindedir.

    Yani bu ayet bizleri,iffetli,ahlaklı ve akli olgun kadınlarla evlenmeye teşvik ediyor.Ancak durumu buna müsait olmayanın da,iffetini korumamış ve akli de olgun olmayanlarla evlenmesine de ruhsat veriyor.Özetle,bu ayetin hükmü her zaman geçerlidir.Bu nedenle eş siciminde insan her zaman dikkatli olmalı,iffetli, ahlaklı ve akli olgun olanları tercih etmelidir .Yani bu ayetin hükmü kıyamete kadar geçerlidir.

    Ayrıca bu ayete Cariyeler diye bir ifade asla yoktur,kur’an da ( ما ماكت ايمانكم )’’ma meleket eymanüküm ’’yani ‘’sözleşmenizle himayenizde veya hzimetinizde bulunanlar ‘’diye bir ifade geçiyor. Çünkü, kur’an da ‘’CARİYE ‘’ifadesi ‘’ أمة ‘’emet,’’KÖLE ‘’ ifadesi de ‘’ عبد‘’ Abd’’ diye geçiyor.

    BAKARA-221 ve NÜR-32.ayetler buna birer örnektir.

    (devamı gelecek)

    YanıtlaSil
  8. 5-Ayrıca Muhammed-4.ayetle kölelik kurumunu besleyen ve devam ettiren yagane etmen savaş sonunda ele geçen esirlerle ilgili mevcut kölelik düzeni idi.Yani esirler hep köle edinirdi,ama şartlar ve durumlar ne olursa olsun,Muhammed-4.ayetle bu kölelik kurumunu besleyen ve devam ettiren bataklık kurutulmuş ve tüm olanaklar kaldırılmıştır.
    6- Muhammed-4.ayetin açıklamalı doğru meali de şöyle olmalıdır.
    Muhammed-4: Ne zaman (size saldıran) inkarcılarla (savaş anında) karşı karşıya gelirseniz ilkin,kontrol merkezlerini vurun/etkisiz hale getirin. Güçlerini kırıp üstünlük sağladığınızda, kalanları sıkıca bağlayın.Savaş sona erince ister karşılıksız, ister fidye karşılığında (mutlaka o esirleri) serbest bırakın.” (Muhammed -4) (Burada köleliştirilme yolu tamamen kapatılmıştır.)
    7- Tefsir ve mealler de bir çok hatalar olduğundan maalesef,bir çok ayetin verdiği mesaj yanlış algılanmakatadır.Yani kur’an’ın Arapçasında (orjinalinde) hiçbir sorun yoktur,ama kur’an’ın mesajının yanlış algılanmasına sebep olan hatalı meal çevirisi ve yorumlardır.

    Not:Bu yorumumu Sayın A.Aziz Bayındır hocanın yerine yapmış değilim,böyle bir hakkım ve salahiyetim de yoktur,zira cevap hakkı kendisine aittir.Ama burada sizin de yapmış olduğunuz hem mealinizde, hem de yorumunuzda hatalar olduğunu kendimce bulduğum için bu yorumu yazmayı uygun buldum.Ayrıca yapmış olduğum yorumda bir nezaketsizlik,saygısızlık olmuşsa bağışlayın!

    Selam ve saygılarımla.

    YanıtlaSil