"İlahiyat"ın Adı ve Amaçları

*01-04 Haziran 2014 tarihleri arasında Termalya Termal Hotel Kaplıcalar Mevkii Kozaklı/Nevşehir’de yapılan Tartışmalı İlmî İhtisas Toplantısı’nda katılımcılar tarafından sunulan tebliğlerin “Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır? Sorunlar Ve Çözümleri, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı,  Mayıs 2015, İstanbul” olarak kitaplaştırılması ile yayınlanan kitabın 29 ila 59. sayfaları arasında yer alan ve Prof. Dr. Mustafa Öztürk’ün “İlahiyat”ın Adı ve Amaçları başlığıyla sunduğu tebliğini okumaktasınız.

"İlahiyat"ın Adı ve Amaçları

Giriş

Eski Ahid’in Ketuvim bölümünde yer alan Vaiz kitabında, Davud oğlu Vaiz’in, “Güneşin altında yeni bir şey yok. Var mı kimsenin, ‘Bak bu yeni’ diyebileceği bir şey?” şeklinde bir sözü kayıtlıdır.

“Gökkubbe altında söylenmemiş söz yok” diye de ifade edilen bu çarpıcı söz fehvasınca, İlahiyat’ın adı ve amaçlarına dair bu bildiri metninin de icat, ihdas, ibda gibi kelimelerle karşılanabilecek türden hiçbir yenilik ve özgünlük iddiası yoktur. Çünkü hepimizin bildiği ve çok yakından takip ettiği üzere 15 Ağustos 2013 tarihinde YÖK genel kurulundan sadır olan ve 28 Şubat dönemindeki siyasî ve askerî bürokratik erkânın buyurgan, dayatmacı, tepeden inmeci üslubuna benzer bir üslupla İlahiyat fakültelerine yeni bir ayar verme girişimi anlamı taşıyan karar1 geniş ölçekli ve hararetli bir tartışmaya yol açtı ve her ne kadar sistematik tarzda olmasa da bu tartışma ekseninde söylenmedik bir şey pek kalmadı. İlahiyat alanının dışından ve içinden tartışmaya iştirak edenlerden bir kısmı YÖK kararının ne kadar isabetli olduğunu savunurken, büyük bir kısmı da bunun isabetsiz olduğunu anlatmaya çalıştı ve sonuçta konuyla ilgili olarak hatırı sayılır bir literatür oluştu.2 Bu literatürde İlahiyat’ın adı ve amaçlarına dair çok boyutlu değerlendirmeler bulunduğundan, biz de bildiri metninin fikrî muhtevasını büyük ölçüde söz konusu değerlendirmelerin isabetli gördüğümüz kısımlarından zengin iktibaslarla oluşturduk.3

Bilindiği gibi din ve İlahiyat alanı Cumhuriyet döneminin başından beri resmi ideoloji açısından hep sorunlu ve sıkıntılı bir mesele olmuştur. Bunun böyle olması son dönem Osmanlı modernleşmesinin erken tarihlerinden itibaren dinî muhtevalı hemen her konunun hassas, netameli ve aynı zamanda paradoksal olarak algılanması, Cumhuriyet devrinde ise kurucu irade ve siyasî merkezin din ve dindarlarla ilişkisini en başından itibaren kimi zaman paranoyaya varan bir tehdit algısıyla sürdürmüş ve aynı zamanda dinî eğitim-öğretimi irtica kalıpları içerisinde değerlendirerek modernleşme yolunda ayak bağı olarak görmüş olmasıdır.
Gerçi Osmanlı modernleşmesinin ilk aşamalarında dinin yeni yorumlara tabi tutulması veya dinî kültürün dönüştürülmesi aslî değil, tali bir mesele olarak mütalaa edilmiş, diğer bir ifadeyle, mevcut din anlayışını tashih/tadil etmek ve çağdaş bir İslâm yorumu üretmek için modernleşme yoluna girilmemiştir. Başlangıçta biraz da “vazgeçilmez kötü” olarak algılanan modernleşmeyi mümkün kılmak adına yeni İslâm yorumlarına ihtiyaç hissedilmiştir. Bununla birlikte Osmanlı’nın modernleşme tecrübesinde, yapılan/yapılması düşünülen her şeyin, ana mantığı elverişli olmasa da- doğrudan veya dolaylı olarak dinî bir mantık ve muhteva ile açıklanmaya çalışılması, tabiatları gereği modern alanla dinî alan arasındaki boşluğun tehditkâr olmaktan uzaklaştırılması, yani modernleşme ile bir tür dinîleşmenin atbaşı götürülebilmesi doğrultusunda ciddi gayretler sarf edilmiştir.4

Bu tespitlerin sahibi İsmail Kara’ya göre dinin kendi tabiatı ve mantığı hâkim olduğunda modernleşmeye halkın katılımını sağlamak ve bu yönde başarılı adımlar atmak pek mümkün olmamakta, buna karşılık zamanın icbarları ve ıslahat projelerinin talepleri istikametinde modern bir din yorumu üretildiği zaman da dindar halktan kopma veya uzaklaşma tehlikesiyle karşılaşılmaktadır. Bunun bir adım ötesinde ise ne zaman hangi sertlikte karşımıza çıkacağı yeterince kestirilemeyen pasif fakat ısrarlı bir muhalefet tarzına da zemin hazırlanmış olmaktadır. Nitekim Cumhuriyet devrinde, özellikle 1924 sonrasında bu süreçlerin her iki ucunun da çok problemli, netameli ve nazik bir hâl aldığı malumdur. İlahiyat fakülteleri bu çift taraflı süreçlerin neticelerinden, ürünlerinden sadece birisidir. Bir açıdan bakıldığında hem bilgi düzeyi ve dinî-entelektüel hayata katkı, hem de uygulama/hizmet alanı itibariyle Türkiye şartlarında küçümsenemeyecek bir başarı ve katılım sağlanmış görünmektedir. Bu başarının hem siyasî merkezin hem de İlahiyatların başarısı olduğu söylenebilir. Bir başka açıdan ise müslüman halkın dindarlık kodlarıyla büyük ölçüde çeliştiği için din etrafında problem alanları oluşturan, entelektüalist, modernist, neo-selefî akımlara hayli yakın, bazen Vehhabi meşrep, yer yer Türkiye’den kopuk, Batı’dan yahut Doğu’dan gelen rüzgârlara çok açık, oryantalistik dile katılmaya hevesli bir karakter ve vasat ortaya çıkardığı da görülmelidir. Bu da siyasî merkezin ve İlahiyatların başarısı olarak not edilebilir. 

Kara’nın bazı çekincelerle birlikte büyük ölçüde iştirak ettiğimiz tespitleriyle devam edersek, hâl-i hazırda Cumhuriyet ideolojisinin din politikalarını esas itibariyle İmam-Hatip Okulları ve İlahiyatlar tashih etti, dersek hata etmiş olmayız. Laiklik politikalarını yürütmek, modern İslâm yorumları üretmek ve bu yorumları savunmak da aynı insanların ve kurumların omuzları üzerindedir, dediğimiz zaman da büyük ölçüde doğruyu söylemiş oluruz. Hem ümit vadeden hem de tedirginlik ve yetersizlik doğuran bu çift taraflı gelişmeler İlahiyat Fakülteleri’nin dün olduğu gibi bugün de ciddi biçimde yeniden ele alınmasını, yapıcı fakat adamakıllı tenkit süzgecinden geçirilmesini ve Türkiye’yi taşıyacak bir yapıya kavuşturulmasını gerektirmektedir.5 

Cumhuriyet Türkiye’sindeki diğer birçok fakültenin aksine İlahiyat’ın gerek kurum, gerek program ve müfredat açısından çok değişken olması ve bu yönüyle sık sık tartışma gündemine oturması, esas itibariyle rejimin din konusundaki bilindik refleksleri ve din-siyaset ilişkisinin müzminleşmiş gerginlikleriyle çok yakından irtibatlı bir meseledir. Bilindiği gibi Cumhuriyet döneminde İlahiyatla ilgili ilk tecrübe, 3 Mart 1924’te yürürlüğe giren Tevhid-i Tedrisat Kanunu uyarınca lağvedilen medreselerin yerine kurulan İstanbul Darülfünûn İlahiyat Fakültesi’dir.6 

Modern din bilimleri ağırlıklı bir müfredatı bulunan bu fakülte Batıdaki teoloji fakültelerini anımsatır tarzda modern/laik bir kurum olarak tesis edilmiştir. Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu’nun (ö. 1978) söz konusu fakülte için “sosyoloji fakültesi” tabirini kullanması hem Türkiye’deki İlahiyat Fakülteleri’nin mantık olarak “modernist, laik” istikametine hem de siyasî merkezin bu fakültelerle ilgili beklentisine işaret etmektedir. Ne var ki Baltacığolu’nun acı bir itiraf kabilinden “sosyoloji fakültesi” diye nitelendirdiği bu fakülte modern ve laik karakterine rağmen varlığını sürdürememiş, dahası buna bile tahammül edilemeyerek 31 Mayıs 1933 tarihli üniversite reformuyla ortadan kaldırma cihetine gidilmiştir.7

Türkiye’de çok partili siyasî hayatın başlamasını müteakiben din öğretimi konusu gündeme gelmiş, 14 Ocak 1948’de bazı milletvekilleri bir İlahiyat Fakültesinin açılması yönünde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne kanun teklifi sunmuş, nihayet 4 Haziran 1949 tarih ve 5424 sayılı kanunla Ankara Üniversitesi’ne bağlı İlahiyat Fakültesi kurulmuş ve bu fakülte 21 Kasım 1949’da öğretime başlamıştır.8 Aslına bakılırsa, İkinci Dünya Savaşı sonrası şartlarda katı laiklik politikalarının tadil ve tashihe tabi tutulduğu zor bir dönemeçte, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâmî ilimlerin tedrisine yönelik bir fakülte olarak kurulmamıştır. Ayrıca Türkiye’de modern anlamda akademik İlahiyatçılığın mazisi olmadığı için, Ankara İlahiyat öğretimini bir süre dilbilimci, sosyalbilimci ve felsefeci akademisyenler marifetiyle ve akademik unvan taşımayan Diyanet İşleri Başkanlığı personelinin yardımlarıyla sürdürmüştür. 

İlk kez 1951 yılında doktora unvanına sahip bir İlahiyat profesörü olarak Yugoslav kökenli mülteci Muhammed Tayyip Okiç (ö. 1977) diğer İslâmî ilimlerin yanı sıra Tefsir ve Ulûm-ı Kur’ân tedris etmeye başlamıştır. Yayın düzeyinde fazla üretken olmamakla birlikte, Türkiye’nin ilk akademisyen İlahiyatçılarını yetiştirmiş ve İslâm’a karşı mesafeli Cumhuriyet aydını refleksinin hâkim olduğu İlahiyat atmosferine dindar İlahiyatçılık lehine aykırı bir nefes taşımış olması itibarıyla Okiç’in Türk akademik dinî düşüncesinde önemli bir dönüşüme start verdiği teslim edilmelidir. Akademik İlahiyatçılığın duayenlerinden biri olan ve özellikle 1980 sonrası süreçte akademi dışı dinîentelektüel çabalar üzerinde de ciddi etkisi bulunan Mehmed Said Hatiboğlu ve Süleyman Ateş gibi isimlerin yanı sıra Türkiye’nin ilk tefsir profesörü ve ikinci nesil akademisyen tefsircilerin hemen tamamının doktora hocası olan İsmail Cerrahoğlu merhum Tayyib Okiç’in öğrencilerindendir.9

Ankara İlahiyat Fakültesi’nin kurulmasından on yıl sonra, 1959’da İstanbul’da ilk Yüksek İslâm Enstitüsü kuruldu ve buna 1965’den itibaren yenileri eklendi. Felsefe, sosyal bilim ve teoloji ağırlıklı İlahiyat geleneğinin ürettiği eleştirel ve yeniliğe açık din anlayışına karşı Yüksek İslâm Enstitüleri geleneksel dinî ilimlerin ve yeniliklere karşı kuşkulu din anlayışının temsilciliğini üstlenecek şekilde yapılandırıldı. 20 Temmuz 1982 tarih ve 41 sayılı kanun hükmünde kararname ile Yüksek İslâm enstitülerinin İlahiyat fakültelerine dönüştürülmesinden10 sonra da bu durum varlığını önemli ölçüde korumakla birlikte Ankara İlahiyat’tan bu yeni fakültelere kurucu öğretim üyesi sıfatıyla transfer edilen akademisyenler, yenilikçi ve eleştirel akademik geleneği farklı düzeylerde de olsa buralara taşıdılar.11 Bugün itibarıyla toplam sayısı 100’e yaklaşan İlahiyat Fakülteleri’nin her birinde farklı yoğunlukta olmakla birlikte yenilikçilik-gelenekçilik gerilimi varlığını korumaktadır. Bu gerilimin en belirgin olduğu tartışma alanı ise Kur’ân ve hadis araştırmalarıdır.

1924’ten bu yana siyasî merkezin din ve İlahiyat alanına birçok kez doğrudan müdahalede bulunmuş olmasının da etkisiyle Türkiye’de İlahiyat ilmî ve toplumsal bir gereklilik olarak değil, siyasî bir lütuf olarak algılanmakta, hâliyle İlahiyatçılar da toplumun ihtiyacına cevap veren saygın bir kadro, bir ilim ordusu olarak değil, tabir caizse, sığıntı ve/veya besleme olarak konumlandırılmaktadır. Daha da vahimi, bu algı biçiminin çoğu İlahiyatçının bilinçaltını da kuşatan bir kültür haline gelmiş olmasıdır. Nitekim İlahiyatçılarımız güvenilir danışman olarak hizmet verirken de, zor zamanlarda tarihe tanıklıktan içtinap ederken de, muhtaç oldukları meşruiyeti hep bu kültürden devşirirler.12

İlahiyat Fakülteleri’nin öteden beri siyasî bir inayet/lütuf olarak algılanması ve bu algının bizzat İlahiyat camiası tarafından da kanıksanması, camianın kendisini hem besleme olarak görmesi hem de lütuf sahibine şükran borçlu olduğunu hissetmesi gibi kötü bir sonuç doğurmuştur. Bunun yanında, İlahiyatçı akademisyenlerin toplumsal taban olarak Cumhuriyet tarihinin özellikle Tek Parti döneminde aşağılanan, kimi zaman da çok sıkı takibata uğrayan dindar-muhafazakâr kesime mensup olması ve aynı zamanda Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan dinî alana tazyik neticesinde kayıt dışı yapılanmalar şeklinde vücut bulup hayatiyetlerini uzun yıllar boyunca bu minvalde sürdürme mücadelesi veren dinî grup ve cemaatlerle çok sıkı bir bağının bulunması İlahiyat akademyasında “din içinde din” ya da “dine karşı din” diye ifade edilebilecek çatışma ve ayrışma zeminleri oluşturmuştur ki bu olgunun çarpıcı tezahürlerini belli bir dinî cemaat ve harekete mensubiyeti bulunan İlahiyatçı akademisyenler ile İlahiyat öğrencilerinde gözlemlemek mümkündür.

Türkiye’de Cumhuriyet tecrübesi, özellikle başlangıçtan Tek Parti döneminin sonuna kadar, Osmanlı bürokratik elitinin bir başarısı olarak tarihe geçen Tanzimat fermanından itibaren halka tepeden bakan ve kendi iradesini taşımaya müsait olmadığı noktasında halktan şüphe duyan, ama halkın da kendisinden şüphe duyup nefret ettiği aydın tipinin söz sahibi olduğu bir dönemolarak karşımıza çıkar. Bunun yanında bilhassa Tek Parti’nin iktidar yıllarındaki uygulama itibariyle Cumhuriyet dönemindeki modernleşme tarzı Osmanlı’daki sentezci tarzın aksine geçmişi tümden reddedici ve kök sökücü bir özellik taşır. Öyle ki bu dönemde devletçi elitin tarih ve gelenekle irtibatı koparmaya yönelik siyasî modernleşme politikası devletin toplumla bağlarının kesilmesi gibi bir sonuç vermiştir. Hâl böyle olunca devlet toplumla işe koyulmak, toplumla birlikte hareket etmek yerine, muhayyilesindeki ulusa tekabül edecek hayali bir toplum üzerinden politikalar üretme yoluna gitmiştir. Dahası, devlet gerçekte var olan toplumu silip süpürmüş, toplumsal tabandan gelen hiçbir talebi meşru görmemiştir. Devletçi elitin bu tutumu, geniş toplumsal katmanları resmî modernleşme/modernleştirme projesine küstürdüğü gibi muhafazakâr kesimlerin hem reaksiyoner hem de ürkek ve korkak bir tavır takınmasına sebebiyet vermiştir. 

Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren dinî alana uygulanan baskı politikaları bir yandan muhafazakâr halk kesimlerini Osmanlı döneminden tevarüs edilen ve o dönemin toplumsal dokusunda çok önemli bir işlev gören tarikatlar, cemaatler, vakıflar gibi sivil yapıların çatısı altına sığınmaya sevk ederken, bir yandan da bu kesimlerde devlete karşı iflah olmaz bir güvensizlik duygusunun güçlenmesi ve bununla bağlantılı olarak ürkeklik ve korkaklığın özümsenmesi gibi çok kötü bir sonuç vermiştir. Kuşkusuz tarikatlar ve cemaatlere yönelik rağbetin arka planında göç, şehirleşme, metropollerde hayata tutunabilme ve dinî tecrübeyi yoğun biçimde yaşama arzusu gibi daha birçok sosyolojik ve psikolojik etkenden de söz edilebilir; fakat bütün bu etkenler bir yana, cemaatler ekseninde oluşturulan alt kimlikler ve mensubiyetler İlahiyat akademyasına da önemli ölçüde taşınmış ve bu durum İlahiyatçı akademisyenlerde çift kimliklilik gibi patolojik bir duruma yol açmıştır. 
Bu durum kimi zaman resmi İlahiyat çatısı altında cemaat, tarikat menşeli asıl kimlik ve aidiyetini gizleme, temekkün şartı oluştuğunda ya da yeterli güç tedariki hâsıl olduğunda ise kendi cemaatinin çıkarlarına hizmet etme şeklinde dışa vurmuştur. Yine aynı durum çok kere de İlahiyatçı akademisyenin kendi cemaatinden bağımsız hareket etmemesi, kendi adına görüş bildirmemesi ve hep cemaat hiyerarşisindeki üst mercilerden gelecek talimatlar uyarınca tutum ve davranış tarzını belirlemesi gibi sonuçlar doğurmuştur ki 17 Aralık sürecinde tanık olunan İlahiyatçı suskunluğu bir yönüyle cemaat ve tarikat menşeli bu alt kimlikler ve mensubiyetlerle, diğer bir yönüyle de Cumhuriyet’in başından beri sık sık yaşanan dinî alana baskı politikasının kalıcı yan etkilerinden biri olan ürkeklik, korkaklık ve özgüvensizlik travmasıyla ilgilidir.13

Cumhuriyet döneminde İlahiyatlara ve İlahiyatçılara var olma hakkı “lütfedilmesi”nin ardındaki siyasî mülahaza güncel politik önceliklere bağlı olarak değişse de bu algı hep aynı kalmakta ve İlahiyatları “lütuf sahibi”nin her türlü müdahalesine açık hâle getirmektedir. Bu sebeple gerek İlahiyat Fakülteleri’nin tarihine dair ulaşabileceğimiz bütün metinlerde, gerekse yakın geçmişteki meşhur YÖK genel kurul kararının sebep olduğu tartışmada, İlahiyat alanının gerekliliğine, gereksizliğine, içeriğine, yapılanma biçimine, müfredatına dair öne sürülen hemen her argümanın bu algının izlerini taşıması hiç şaşırtıcı değildir. Ancak şunu da itiraf etmek gerekir ki son YÖK müdahalesinin yoğun bir itirazla karşılaşmış, karşılaşabilmiş olması yeni ve şaşırtıcı bir gelişmedir. 

En çok şaşıran, böyle bir itirazı hiç hesaba katmadıkları anlaşılan, kararın kurum içindeki mimarları ve onların İlahiyat camiasındaki destekçileri olsa gerektir. Karara sahip çıkması beklenen bu kesimin tartışma boyunca suskun kalmayı tercih etmesi, bu tasarrufun arka planında kamuoyu önünde savunulabilir, İlahiyatçılarla ve ilgili diğer kesimlerle paylaşılabilir nitelikte hiçbir gerekçenin olmadığını, hatta böyle bir gerekçe hazırlama gereğinin dahi duyulmamış olduğunu düşündürmektedir.14  

İlahiyat ve Ad/Adlandırma Meselesi

İlahiyat Fakülteleri’nin “İlahiyat” diye adlandırılması, bu fakültelerin yapısı ve programıyla ilgili sorunlar yumağının bir parçası olarak zaman zaman tartışılan bir meseledir. Nitekim bu mesele 15 Ağustos 2013 tarihli YÖK genel kurulu kararıyla bir kez daha tartışma gündemine girmiştir. Söz konusu kararla ilgili söylentilere göre İlahiyat Fakülteleri’nin ismi kanunla belirlendiğinden, YÖK’te bu değişikliğin yasal açıdan sorun doğurabileceği, bu yüzden de isim/isimlendirme konusundaki yasal engelin aşılması meselesi üzerinde durulmuş, ancak sonuçta isim değişikliği en azından şimdilik askıya alınmıştır. Aslında bu süreçle bağlantılı olarak son birkaç yıl içinde çok sayıda İslâmî İlimler Fakültesi açılmış ve bu fakültelerin ismi, müfredatı ve bölüm yapısı kimilerince YÖK’ün İlahiyat fakültelerini hem isim hem de muhteva olarak tercih etmediğine, bu yüzden de alternatif arayışına girdiğine hamledilmiştir. 

Bir yaklaşıma göre Türkiye’de İlahiyat kelimesinin öne çıkması oldukça yeni bir gelişmedir. İlahiyat, Osmanlı’nın son döneminde açılan Dârülfünûn’daki Ulûm-i Şer’iyye şubesinin Cumhuriyet döneminin hemen başında (1924) İlahiyat şeklinde isimlendirilmesiyle modern Türkiye’nin yükseköğretim literatürüne girmiştir. Bu fakültenin 1933 yılında kapatılmasından sonra, 1949’da açılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde de bu isim muhafaza edilmiştir. Ankara İlahiyat’ın açılmasıyla ilgili kanun teklifinde “Batı dünyasındakine benzer” bir fakültenin kurulmasından bahsedilmesi fakültenin niçin “İlahiyat” diye isimlendirildiği hususunda açık bir fikir vermektedir. Bu açıdan bakıldığında, “İlahiyat” ismi geleneksel olarak yaygın ve kuşatıcı olmadığı gibi, özellikle seçilmesi bakımından da politiktir. 

İlahiyat ismini bir şemsiye kavram olarak koruma gayreti bilimsel ve geleneksel olarak doğru görünmemektedir. Aynı istikametteki diğer bir yaklaşıma göre ise İlahiyat isminin İslâmî anlamda herhangi bir çağrışımı olmadığı gibi “İlahiyat nedir?” sorusunun da doğru düzgün bir cevabı yoktur. İlahiyat muhtemelen Batıdaki “divinity” veya “teoloji” fakültelerinin bize tercüme edilmesidir ki bunun sakatlığı açıktır. Oysa hâl-i hazırdaki İlahiyat fakültelerine ait müfredatla örtüşen isim “İslâmî İlimler”dir.15 İlahiyat ve teoloji aslında felsefeyle aynı alanda bulunur. Oysa din, kutsal kitapların, peygamberlerin ve klasik yorumcuların sınırları içinde kendi dogmasına ve Allah sevgisine, saygısına sadık kalarak kendine özgü alanda durur. 

Aslına bakılırsa, “İlahiyat”ın isimden önce bir disiplin olarak ne ifade ettiği meselesine kafa yormak gerekir. Zira bu mesele Türkiye’de yeterince tartışılmış değildir. Böyle olunca da İlahiyat’a ilişkin metodolojik problemlerin derinlikli biçimde ele alındığından söz edilemediği gibi, yeterli bir ilgi uyandırdığı da söylenemez. Aksine Türkiye özelinde ele alındığı her seferinde İlahiyat ya modern Cumhuriyet’in laiklik temasını tamamlayan işlevsel bir aygıt olarak tanımlanmakta ya da benzersiz bir tersyüz edilişle, sekülerleştirme programına kaynaklık eden bir alan açma girişimi olarak değerlendirilmektedir. Böylece İlahiyat Cumhuriyet’in kozmik açılımı olarak kodlanmakta ve pratikte de dindışı alanlara gönderme yapılmasına imkân veren tipik bir özelliğin altı çizilmektedir. Sonuçta İlahiyat alanı ve bu alanla ilgili uğraşlara çeşitli açılardan kuşkuyla bakılmaktadır. Bütün bunlara İlahiyat Fakülteleri’nin teolojiden çok, popüler siyasetin etrafında şekillenen sunumu da eklendiğinde kavram daha da muğlâklaşmakta ve sonunda İlahiyat alanının özgüllüğü, özerkliği gibi hususlar somut akademik birimler ekseninde ele alındığında, ortaya tanımlanması oldukça güç bir kavram çıkmaktadır.16

Bütün bu sorunların yanında kimi zaman “İlahiyat” kelimesinin “ilahlar” anlamına geldiğinden dem vurulması ve bu çerçevede birtakım spekülasyonlar yapılması gibi trajikomik durumlara da tanık olunmaktadır. İlahiyat kelimesi sözlükte “ilahî olanla ilgili” anlamına gelir; terimsel olarak da İslâm dininin kavramlarını, temel esaslarını, tarihini, kültürünü ve medeniyetini derinlemesine inceleme, araştırma, anlama ve yorumlama anlamına gelen genel bir isimlendirmeyi ifade eder niteliktedir. Ayrıca İlahiyat alanında diğer dinlerin de temel esaslarını inceleyerek, onları anlayıp yorumlayarak farklı dinî geleneklerin kavram ve temel esasları arasında objektif karşılaştırmalar yapabilmek için dinî ilimlerin yanı sıra tabiî ve beşerî ilimlerden de istifade gerekmektedir. Bu sebeple İlahiyat sadece tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve tasavvuf gibi temel İslâm bilimleriyle sınırlı bir alan değildir.

Din bilgisi, ilimler tarihimizde zaman temel İslâm bilimleriyle sınırlandırılmamıştır. İslâm kültüründe İlahiyat, teoloji geleneğine bakıldığında kelam disiplininin, felsefe geleneğine bakıldığında metafiziğin karşılığıdır. Türkiye’deki İlahiyat fakülteleri, İngilizce karşılık olarak kendilerini “teoloji” değil, “divinity” olarak niteleseler de işin gerçeği böyledir. Ayrıca İlahiyat kimilerinin iddia ettiği gibi nevzuhur bir kavram değildir. Birçok büyük âlimin İlahiyat kelimesini hem kavram olarak hem de ilimlerin tasnifinde kullandığı bilinmektedir. 

Örnek vermek gerekirse, İslâm kelam geleneğinde Mu‘tezile kelamcılarınca benimsenen “usûl-i hamse”ye karşılık Ehl-i sünnet kelamcıları İslâm inancının üç ana esası (usûl-i hamse) ile akaid-kelam kitaplarının muhtevasını oluşturan üç temel bölümden biri olarak “İlâhiyyât” kelimesini kullanmışlardır. İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî (ö. 478/1085) el-Akîdetü’n-Nizâmiyye adlı eserinin İlâhiyyât bölümünde Allah’ın varlığı, sıfatları, fiilleri, kader ve insanın ihtiyarî fiilleri gibi konuları incelemiş; Teftazânî (ö. 792/1390), Seyyid Şerîf el-Cürcânî (ö. 816/1413) ve Taşköprizâde (ö. 968/1561) gibi âlimler ise aynı bölümde Allah’ın varlığı, sıfatları, fiilleri, kader ve kullara ait fiiller, ecel ve rızık meselelerine yer vermişlerdir. Diğer taraftan İslâm felsefe geleneğinde Ebû Bekr er-Razî (ö. 313/925) İlmü'l-İlâhî adlı eserini bir metafizik kitabı olarak telif etmiştir. 

İhvan-ı Safa metafiziğin araştırma alanını teoloji, akıl ve nefis gibi fizik ötesi varlıkların bilgisi, nebevi ve ahlaki yönleriyle siyaset metafiziği olarak belirlemiştir. Farâbî (ö. 339/950) ise Aristo’nun Metafizika’yı yazma amacını dile getirdiği ve metafiziği teolojiden (ilm-i tevhîd) ibaret zannedenlere karşı açık bir uyarıda bulunduğu Ğarazu Aristotalis adlı eserinde disiplinin tümel (küllî) niteliğini vurgulamıştır. Farâbî’den sonra yaşamış olan Ebû Abdillah el-Hârizmî (ö. 387/997) terminolojiye dair Mefâtîhu’l-Ulûm adlı meşhur kitabında Grekçe karşılığını “tavlûcya” (theologia) şeklinde verdiği metafiziğin maddeden ayrık varlıkları inceleyen en yüksek ilim olduğunu belirtmiş, müslüman kelamcıların bazı metafizik terimleri kullandığının farkına varmakla birlikte teoloji ve kelamı birbirinden ayrı mütalaa etmiştir. İbn Sina (ö. 428/1037) ise eş-Şifâ adlı felsefî külliyatının son kitabı olan el-İlâhiyyât’a yazdığı girişte metafizik hakkındaki yanlış kanaatleri gidermek amacıyla disiplinin konusu ve problemlerini geniş biçimde ele almaktadır. İbn Haldûn (ö. 808/1406) da mutlak varlığı konu edinen metafiziğin İslâm dünyasındaki gelişimini aktarırken müteahhirîn kelamının gerek konusu gerekse problemleri itibariyle metafizikle nasıl aynı disiplin haline geldiğini ve Fahreddîn erRâzî’nin (ö. 606/1210) el-Mebâhisü’l-Meşrikiyye fî İlmi’l-İlâhiyyât’ıyla pekiştirilen süreçte kelam eserlerinin yukarıda belirtilen plana göre nasıl tertip edildiğini açık biçimde vurgulamıştır.17

Görüldüğü gibi İslâm düşünce tarihinde “İlâhiyyât” felsefe ve kelam geleneğine ait bir terim ve kavram olarak kullanılagelmiştir. Cumhuriyet döneminde kurulan İlahiyat fakültelerine bu ismin seçilmesiyle ilgili arka planda laikçi, sekülarist niyet ve hedeflerin varlığından söylenebilir; ancak İlahiyat ismine bu niyetler veya niyet sahipleri üzerinden kıymet biçmemek gerekir. Öte yandan, İlahiyat kelimesindeki anlam içeriğini teknik ve dar anlamda metafizik ve teolojiye indirgememek, bu kavramlar arasında semantik özdeşlik de kurmamak gerekir. Bu açıdan bakıldığında, İlahiyat kelimesine Cumhuriyet devrindeki resmi ideolojinin din konusundaki bütün günahlarını yüklemek suretiyle son derece menfi/pejoratif biçimde içeriklendirip ardından kötü bir fikrî nesep tayin etmek ve buradan kalkarak hâl-i hazırdaki İlahiyat Fakülteleri’nin ismini “İslâmî İlimler” şeklinde değiştirme teklifinde bulunmak sağduyulu ve isabetli bir yaklaşım olmasa gerektir.

İsim değişikliği önerisinde dinî geleneğe sahip çıkmak adına, Türkiye Cumhuriyeti’ne asıl rengini veren kök sökücü modernleşme ve sekülerleşme projesiyle hesaplaşma arzusundan söz edilebilirliği yanında köken itibariyle İslâm ortaçağına kadar giden ve bilhassa Ehli hadis çizgisine yakın duran fakihler ile eski ve yeni Selefîlerin kelam ve te’vil metodu ile felsefeye yönelik olumsuz bakış açısını yansıtan bir fikrî damarı ihya gayreti de sezinlenmektedir.

Bilindiği üzere İslâm ortaçağında kelam ve felsefeyle ilgilenmenin caiz olmadığı yönünde pek çok fetva verilmiştir. Bu fetvalarda kelamcılar ve İlahiyatçı filozoflar genellikle ilhad, zındıklık, küfr gibi sözcüklerle anılmıştır. Mesela Kâdî İyâz (ö. 544/1149) eş-Şifâ adlı eserinde İslâm filozoflarına ait bazı görüşlere yer verdikten sonra onların tevil noktasında kâfir olduklarından söz etmiştir.18 Ehl-i hadisin en önemli savunucuları arasında yer alan İbnü’s-Salâh (ö. 643/1245) ise İbn Sina’nın eserleriyle meşgul olmanın ve onun kitaplarını okumanın caiz olup olmadığına dair bir soruya, “Bu caiz değildir. Kim böyle bir iş yaparsa dinine ihanet etmiş, çok büyük bir fitneye düşmüş olur. İbn Sina ulema sınıfına mensup olmak şöyle dursun insan cinsinden bir şeytandır ve pek çok işinde/fikrinde yolunu şaşırmıştır.” diye cevap vermiştir.19 Bilindiği gibi Gazâlî (ö. 505/1111) de İslâm felsefesinin Batı felsefesiyle girdiği sıcak ilişkiye sistematik olarak karşı çıkmış, salt akla dayalı felsefeyi İslâm dinini yozlaştıran bir araç olarak kullandıkları gerekçesiyle Farâbî ve İbn Sina gibi isimleri adeta topa tutmuştur. Anlaşılan o ki bugünün Türkiye’sinde de İbnü’s-Salâh ve Gazalî damarı halen canlı, üstelik çok da etkili/yetkili bir konumda bulunuyor. Ne var ki bu damar çok üst düzey bir dille İslâm medeniyetini besleyen entelektüel damarları kurutuyor. 

İlk nazarda dinî motivasyonlarla İslâmî İlimler ismini teklif ettiği intibaı uyandıran zihniyet haddi zatında İslâm’ı parçalanmış bir bilinçle tanımlayan ve belki de farkında olmayarak aslında derin bir sekülerleşme etkisi altında kalan bir zihniyetin temsilciliğini yapmaktadır. Yine böyle bir zihniyet modern dönem İslâm dünyasındaki neoselefiliği anımsatmaktadır.20 Bütün bunlar bir yana, “İlahiyat”ın yerine önerilen “İslâmî İlimler” isminin ne manaya geldiği ya da bundan ne anlamak gerektiği de önemlidir. Şayet “İslâmî İlimler”den sadece temel İslâm bilimleri olarak adlandırılan tefsir, hadis, fıkıh gibi ilim dalları kastediliyorsa, bu kasıt/maksat kesinlikle yanlıştır. Bu anlamda sanıldığının aksine Batı’daki teolojinin karşılığı “İlahiyat” değildir. 

Aslında bugün “İlahiyat Batı’daki teolojinin karşılığıdır” diyerek “İlahiyat”a karşı çıkanların kendi geleneğimizde “İslâmî İlimler” olarak kabul ettiği çerçeve tam da teolojinin karşılığıdır. Klasik dönemlerdeki Nizamiye, İznik, Fatih, Süleymaniye medreseleri gibi eğitim-öğretim kurumlarında tahsil görenler, bugünkü anlam ve kullanımıyla “medrese mollası” olarak değil, toplumun çok boyutlu ilmî birikime sahip insan kaynağını oluşturmak üzere yetişiyordu. Bu müesseselerde takip edilen müfredat “âlim” diye adlandırılan ve topluma hemen her alanda önderlik eden bir zümrenin yetişmesini sağlıyordu. Bu sebeple, “İslâmî İlimler” adlandırmasının geleneksel eğitimin sisteminin bütününe değil, sadece bir bölümüne tekabül ettiğini söylemek gerekir.21 Dolayısıyla “İlahiyat”ı “İslâmî İlimler” diye yeniden isimlendirme talebi ilk bakışta bu alanı yerli yapma girişimi gibi görünse de esasında sekülerleşmenin talep ettiği gibi “İlahiyat” çok dar bir alana hapsedilmiş olmakta, böylece “İslâmî İlimler” adı altında sekülerleşmenin talebi tekrarlanmaktadır. 

İlahiyat alanını “İslâmî İlimler” ilimler adı altında dar bir çerçeve içine sıkıştırmak aslında sorun çözmekten çok, sorunu derinleştirmeye müncer olur. Kaldı ki bugün İlahiyat alanı tam da kendi dışındaki alanlara cevaplar üretemediği için ciddi bir açmazdadır. İnsanların gündelik hayatlarına yeterince cevap üretemediği, bilimsel gelişmelere dair görüşler serdedemediği, beşerî bilimlerin yeni sorun alanlarına çözümler öneremediği için İlahiyat alanı ve dolayısıyla din insanların ilgi alanı dışına itilmektedir. Buna mukabil pratik hayat alanı sekülerleşmekte, çünkü İlahiyat sırf kendisiyle yetinmektedir. Bu açmaz şimdi de dıştan, dışarından bir müdahaleyle derinleştirilmek istenmektedir. Temel İslâm bilimleri kendisiyle yetindiği sürece dinamik ve değişken pratik hayat alanına cevap üretmekten yoksun kalacak, haliyle sekülerleşme ciddi anlamda teşvik edilmiş olacaktır. 

Aslolan isimler değil ilkeler, prensipler, hedefler ve içerikler olmakla birlikte dinî bilgiye nasıl bir medeniyet perspektifiyle bakıldığı da kuşkusuz çok önemlidir. Bununla birlikte, itiraz konusu olan isme yüklenen olumsuzluk ile hüsn-i kabulle karşılanan isme yüklenen anlamlar da önemlidir. Bu mesele bir tarafa, 15 Ağustos 2013 tarihli YÖK genel kurul kararıyla gündeme gelen isim değişikliği meselesini ifade ve tatbik mevkiine koyma biçimi hem akademik hem de etik açıdan uygun görünmemektedir. Uzun yıllara dayalı bir geçmişi bulunan ve hâl-i hazırda gelenekselleşmiş olan bir ismi değiştirmek bu kadar kolay olmamalıdır. Dahası, hangi gerekçeyle olursa olsun, bugüne kadar binlerce kişinin mensubiyetinin olduğu ve hâlâ aynı mensubiyet içerisinde bulunan bir fakülte ismini merkezi bir kararla değiştirmeye kalkmak etik açıdan uygun olmamıştır. Böyle bir tutum ve yaklaşım üniversite ve akademinin ruhuna da aykırıdır. Kaldı ki Ezher, Medine İslâm Üniversitesi, Pakistan Uluslararası İslâm Üniversitesi, Malezya İslâm Üniversitesi gibi bütün dünyadan öğrenci alan uluslararası eğitim kurumları ile İslâm ülkelerinde hemen hemen her üniversite bünyesinde bulunan Şeriat fakülteleri gibi fakültelerin hem geçmiş müktesebatı gelecek nesillere güncelleyerek aktarmada, hem çağın meydan okumalarına cevap vermede, hem de bugünü imar geleceği inşa etmede yetersiz kaldıklarını tespit etmek için İslâm coğrafyasında yaşanan krizlerde İslâm bilginlerinin içine düştüğü acıklı durumu görmek yeterlidir.22

Osmanlı’nın son dönemlerinde Batı’dan gelen meydan okumalara karşılık vermekte yetersiz kalan geleneksel eğitim sistemini aşmanın bir imkânı olarak gündeme gelen İlahiyat’ın bu topraklarda iki asra yaklaşan bir geçmişi vardır. Osmanlı moderniteyi ve modernitenin meydan okumalarını çok yakından kavradığı ve ona mukabelede bulunma kararlılığında olduğu için her alanda modern çağın ruhuna/doğasına uygun iyileşmeler, yenilikler ve sentezler yapma yoluna gitmiştir. İlahiyat işte bu idrakin bir ürünüdür. Öyle anlaşılıyor ki bugün İlahiyat’ın adı ve programı üzerinde birtakım tasarruflarda bulunmak isteyenler, yaşadıkları çağın ruhunu ve meydan okumalarını dikkatten kaçırdıkları gibi kendi geleneklerini de göz önünde bulundurmuyorlar. Rasim Özdenören’in ifadesiyle, “İlahiyat Fakülteleri’nin adlarının ‘İslâmî İlimler Fakültesi’ şeklinde değiştirilmesi kararı, modern zamanların, tarihsel birikimi, tecrübeyi, kurumsallığı, kadim olanı ve geleneği yok sayan, tasfiye eden aklının bir yansımasıdır.23 Genel olarak İslâm dünyasındaki müfredatlar dikkate alındığında kendi çağına yabancı, kendi geleneğine bigâne neo-selefi akımlardan etkilenmiş bir idrak tutulmasıyla karşı karşıya olunduğu fark edilir. İlahiyat fakültelerinde felsefe, mantık gibi derslerin okutulmasından hareketle bu fakültelerde halkın inançlarını zedeleyecek fikirlerin üretildiği yönündeki bir kanaat tamamen yanlıştır. Unutmamak gerekir ki din alanıyla ilgili en uç fikirler bugün felsefeye nispetle değil, çok kere Kur’ân’a nispetle ortaya konulmaktadır. Bunun önemli sebeplerinden biri Kur’ân’ı literal okuma ve dini çok dar kalıplarla anlatma çabasıdır.

Bilindiği gibi İslâm ilim ve düşünce tarihinde en netameli meseleler dahi çok yönlü tartışılmıştır. Bu sebeple İlahiyat alanında her türlü düşüncenin tartışılmasında sakınca yoktur. Klasik İslâmî ilimler içinde çok güçlü bir mantık dersinin yanında hilaf, cedel ve münazara gibi dersler de vardır. Geçmiş dönemlerde bir yönüyle ilim adabı ve mahremiyetine riayet, diğer bir yönüyle de kitle iletişim araçlarından mahrumiyet sebebiyle hilaf, cedel gibi derslere konu olan tartışmalar daha çok ilim çevrelerinde cereyan ederdi. Bugün bu tartışmaların rahatsız edici yanı, kitle iletişim araçları sayesinde milyonlarca insanın huzurunda yapılıyor olmasıdır. Oysa doğru olan, bu tartışmaların ilmî ve akademik ortam içerisinde yapılmasıdır. Akademik anlamda ilmî konuların tartışılarak vuzuha kavuşması, İslâm medeniyetinin inkişafında önemli etkenlerin başında gelmektedir. 

Bugün İslâm dünyasında dinî metinleri mana ve maksattan uzak bir şekilde lafızcı, şekilci ve hayatın gerçeklerinden kopararak anlayan, nassları kanun metni, hukuk kodu ve slogan gibi okuyan anlayış kendini hakikatin yegâne temsilcisi gibi görmektedir. Bilgi ve hikmetten yoksun biçimde dini anlamanın hangi sığlıkları doğuracağını iyi düşünmek gerekir. İlim geleneğimizde hüküm ve hikmet daima birlikte tahsil edilmiştir. Hikmetsiz hüküm bilgisi zayidir. Hikmet insanlığın düşünce birikimidir. Olaylara ve varlığa farklı cephelerden bakmak, görülmeyeni görebilme kabiliyetini kazanmak, birbirinden farklı düşünceler üzerinde düşünmek ancak hikmetle mümkün olabilmektedir. Din hakkında, varlık hakkında ve insan hakkında, derin ve anlamlı bir yapı ortaya koymak, tarihte hikmet yoluyla olmuştur.24

Öte yandan, küresel dünyada İslâm bilginleri sadece müslümanlar ile konuşmak değil, bütün inanç sahipleriyle konuşmak, tebliğ etmek ve tartışmak durumundadırlar. Bu nedenle, söz konusu felsefî zemine dayanan İlahiyat fakülteleri sadece İslâm inanç ve ibadet öğretimi veya saf dinî ilimlerin eğitimi ile kendisini sınırlandıramaz. Evrenin niçin yaratıldığı, varoluşumuzun anlamı gibi temel varlık sorularının cevaplarını din ve felsefe vermektedir. Felsefe olmaksızın bu sorulara tatmin edici cevaplar verilemez. Felsefe hakkında negatif yargılar taşıyanlar, İslâm filozoflarının felsefe ile değil, hikmet ile meşgul olduklarını ileri sürmektedirler. Oysa hikmetsiz felsefe ol(a)maz. Felsefe bir anlamda, hikmetin akılla birleşip bütünleşmesi, akılla kavranmasıdır. Felsefenin kadim geleneğinin teistik bir temele dayandığı söylenebilir. Ülkemizdeyse felsefe yapmanın önkoşulu olarak dinî alandan izolasyonun gerekliliğini öngören bir algı sürekli körüklenmektedir. Halbuki bu iki alanın (felsefe ve din) akademik yapılanma içerisinde üniversal bütünlüğü söz konusudur.25

Bütün bu mülahazaların ardından bir kez daha belirtmek gerekir ki İlahiyat kavramı İslâm düşünce geleneğinde her ne kadar metafizik ve teoloji gibi alanlarla ilişkili biçimde kullanılmış olsa da en azından bugün için bunlardan birine indirgenebilecek düzeyde dar içerikli değildir. Çünkü İlahiyat Türkiye’nin Cumhuriyet tecrübesinde İslâm felsefe ve kelam geleneğinde kullanılan dar ve teknik anlamının ötesinde çok sancılı bir kavramlaşma ve kurumlaşma hikâyesine sahiptir. Bu başlık altında son bir not olarak şunu da eklemek gerekir ki bir asra merdiven dayanan Cumhuriyet döneminde üretilen tefsir, hadis gibi İslâmî ilimler literatürünün hâlen en seçkin ve en niteliklisi olma vasfını koruyan Hak Dini Kur’ân Dili adlı tefsirin müellifi Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ile Tecrîd-i Sarih Terceme ve Şerhi’nin ilk üç cildine imza atan Babanzâde Ahmed Naim İslâm felsefesi alanında esaslı bir donanıma sahip isimlerdir. Babanzâde’nin Darülfünun Edebiyat Fakültesi'nde felsefe, mantık ve ruhiyat dersleri müderrisliği görevinde bulunduğu bilinmektedir. Öte yandan Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’ân Dili tefsirindeki en önemli kültür alanlarından biri felsefedir. O kadar ki kelam ve felsefe birikimi bulunmayan birinin İhlâs suresinin ilk ayetine ayrılan otuz küsur sayfalık bölümü okuyup anlaması pek mümkün değildir. 

Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki felsefe İslâm entelektüel geleneğinin sadece mütemmim bir cüz’ü değil, kavramsal, metodolojik ve teorik planda İslâm düşüncesinin kurucu etmenlerinden biridir. Bunu büyük sentezlere ulaşmış ünlü din bilginlerinin eserlerinden felsefî terim, yöntem ve teorik yapıları çıkardığımızda geriye ne kalacağı sorusunu cevaplamakla rahatlıkla anlayabiliriz. Esasen, İslâm medeniyetinin klasik çağındaki bilim geleneği, zengin felsefî birikimin ardından gelen çabaların bir sonucudur. Önceleri sadece bilgi anlamına gelen el-ilm kelimesi, filozoflar tarafından ilmî araştırma metotlarının geliştirilmesi ve bilim tasniflerinin yapılması sayesinde bilim (science) anlamını kazanmıştır. Ayrıca dinî ilimlerin temel konuları, kavramları ve başlıca problemleriyle temel bir ilmî metodolojiye kavuşturulma süreci de bu ilimlerin felsefe ve mantık disiplinlerinden ne kadar mümkünse o kadar istifade etmesi sayesindedir. Bu sebeple İslâm bilim tarihi İslâm felsefe tarihinden tecrit edilerek ele alınamaz.26

İlahiyat ve Amaç/Amaçlar Meselesi 

1924’de Tevhid-i Tedrisat kanunu uyarınca İstanbul Dârulfünûn’da açılan İlahiyat Fakültesi’nin söz konusu kanunda belirtilen amacı “yüksek dîniyyât mütehassısları” yetiştirmektir.27 1949’da açılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin amacı ise ilgili kanun tasarısında, “Din meselelerinin sağlam ve ilmî esaslara göre incelenmesini mümkün kılmak, meslekî bilgisi kuvvetli ve düşüncesinde ihatalı din adamlarının yetişebilmesi için lüzumlu şartları sağlamak maksadıyla memleketimizde de garptaki örneklerine benzer bir İlahiyat Fakültesi kurulması” diye belirtilmiştir. Buna mukabil 1982’de yeniden yapılandırma yoluna gidilen İlahiyat Fakülteleri’nin amaçlarından hiç söz edilmemiştir. 

1998-1999 öğretim yılında yeni bir İlahiyat lisans programı uygulamaya konulmuştur. Öncekilere göre bilimsel program geliştirme ölçütlerine daha uygun biçimde hazırlanmış olmasına rağmen bu programın da istenen düzeyde olduğu söylenemez. Zira söz konusu programda “Hangi mesleğin bilgi ve becerilerinin öğrencilere kazandırılması amaçlanmaktadır?” sorusuna cevap teşkil edecek yeterli açıklamalar mevcut değildir. Bununla birlikte programın baş tarafında, “İlahiyat Fakülteleri Lisans Programlarının Geliştirilmesine ve Uygulamasına Yön Veren Temel İlkeler” başlıklı kısa açıklama yer almaktadır. 

Bu açıklamalar arasında programın amaçları konusunda şunlar kaydedilmiştir: “İlahiyat Lisans Programı, ‘Kur’ân’ı referans alan, kültürel mirası değerlendirebilen, yaşanan hayatı yorumlayabilen ve problemlere çözüm üretebilen İlahiyatçılar yetiştirme’ hedefine yönelik olarak hazırlanmıştır. Dersler bu amacı gerçekleştirecek içerik zenginliğine sahip olmalıdır… Dersler mesleğe yönelik bir içerik taşımakla beraber, daha işlevsel bir anlayışla sosyo-ekonomik ve kültürel şartların gerektirdiği temel nitelikleri kazandırmayı amaçlamaktadır. Bu nitelikleri şöyle sıralamak mümkündür: (1) Kültürel mirası değerlendirebilen, hayatı yorumlayıp, problemlere cevap verebilen ve olgulara Kur’ân’a referansla bakabilen; (2) Genel bir tarih ve kültür bilincine dayalı olarak, İlahiyat alanında temel bilgi, zihniyet ve yaklaşıma sahip olan; (3) Hayat boyu öğrenme alışkanlığı sergileyebilen kişiler yetiştirmek”.

Görüldüğü gibi bu programın amaçları az çok açıklanmaya çalışılmış, fakat vuzuha kavuşturulmamıştır. Amaçlar bağlamında öne çıkan “İlahiyatçı” kavramından anlaşıldığı kadarıyla bu programla yetiştirilecek meslek adamı “İlahiyatçı”dır. Bu sebeple, “İlahiyatçı kimdir, ne iş yapar? İlahiyatçılık nasıl bir meslektir?” gibi soruların cevaplarını bulmak ve açıkça ortaya koymak gerekir. Yukarıdaki program metnine göre bu soruların cevabı şöyle ifade edilebilir: İlahiyatçı Kur’ân’ı referans alan, kültürel mirası değerlendirebilen, pratik hayatı yorumlayabilen, (her ne kadar mahiyeti ve türü belirtilmemiş olsa da) problemlere çözüm üretebilen, İlahiyat alanında temel bilgi, zihniyet ve yaklaşım sahibi kişidir.

Buna göre “İlahiyatçı” kelimesinin genel bir anlam taşıdığı ve imam, vaiz, müftü, din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni, İmam Hatip Lisesi meslek dersleri öğretmeni gibi meslekleri icra eden herkesin ortak vasfını ifade ettiği sonucu ortaya çıkmaktadır ki bu noktada şöyle bir soru sorulabilir: Söz konusu mesleklerden her birini, genel anlamda bir İlahiyatçı olan her kişi, ilave bir formasyona gerek kalmaksızın başarıyla yürütebilir mi? Söz gelimi, imam olan kişi bu formasyonuyla çok başarılı bir öğretmen, başarılı bir vaiz, iyi bir müftü olabilir mi?28

İlahiyat lisans programı mezunları doğrudan öğretmen olamadığına göre bu mezunların Diyanet İşleri Başkanlığı'nın çeşitli kademelerinde görev alacakları düşünülmektedir. Fiili durum bu programın amaçlarını belirlemektedir, denebilir. Soruna bu açıdan yaklaşınca imamlık, vaizlik, müftülük gibi her biri farklı formasyonlara sahip uzmanlar tarafından yerine getirilmesi gereken görevlerin farklılıklarının görmezden gelindiği görülmektedir. Zira bu kadar farklı mesleklerin uzmanları tek bir programla yetiştirilmektedir. Alan olarak birbirine çok yakın duran fizik ve kimya öğretmenlerinin bile ayrı ayrı programlarla yetiştirildiği bir ülkede, uzmanlık alanlarının iyice daraldığı bir çağda bu durumu olumlu karşılamak oldukça zordur.29

Diğer taraftan, hâl-i hazırda yaşanan tartışmalar şu yaygın kanaati gün ışığına çıkarmış bulunmaktadır: İlahiyat fakültelerinde ne iyi imam, vaiz, müftü, ne de iyi İlahiyatçı yetişmektedir. Muhtemelen öğretmenler konusunda da kanaat pek farklı değildir. Genel memnuniyetsizliğe yol açan bu sonucun asli müsebbibi, aynı kurumda ve aynı müfredatla üç ayrı ihtiyaca cevap verilebileceğini vehmetme yanılgısıdır. Oysa İlahiyat mezunlarının hizmet verdikleri bu üç temel faaliyet alanının bütün müşterekliklerinin yanı sıra, oldukça farklı hususi donanımları da gerektirdiği ortadadır. Bu yanlış tedrisat sisteminde ısrar, sadece kaynak israfına ve başarısızlığa mal olmuyor, daha önemlisi, binlerce genç İlahiyatçının hak etmediği bir yetersizlik duygusuna itilmesine yol açıyor. Gerçekten kalıcı bir çözüme doğru yol almak isteniyorsa, üç tarz-ı tedrisat önerisi böyle bir tartışma için uygun bir başlangıç noktası teşkil ediyor.30

Elbette İlahiyat Fakülteleri’nin öncelikli amacı, İlahiyat talebesine, ehlince tartışılarak üzerinde uzlaşılmış donanımı ve yeterliliği edindirmek olmalıdır. Müfredat bu amaca hizmet eden aygıtlardan sadece birisidir ve arkasında bir bilim felsefesi, İlahiyat tanımı, İlahiyatçı profili, tedrisat stratejisi yatmayan hiç bir müfredat başarı vaat edemez. Her yönüyle iyi tartışılmış temel bir İlahiyat programı üzerine, pratik ihtiyaçlara göre muhtelif müfredat programları bina etmek, ilgili kurumların katılımıyla kolaylıkla mümkün olabilecektir. Diyanet İşleri Başkanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın istihdam edeceği kadrolara hitap edecek programların belirlenmesinde bu kurumların söz sahibi olmasından daha doğal bir şey olamaz. Sonuçta, pratik amaçlara yönelik bu programların önemli bir kısmı İlahiyat müfredatıyla kesişse de İlahiyat fakülteleri bünyesinde kazandırılması mümkün olmayan donanım ve becerilerin de söz konusu olduğu görülecektir. 

Bu eksikliğin telafisi için, imkân ölçüsünde diğer branşlardan katkı alınabileceği gibi ilgili kurumlar kendi mekanizmalarını devreye sokmak durumunda da kalabilir. Böylece ortak alanları olmakla birlikte, üç ayrı profile hitap eden üç ayrı müfredat programıyla, hem genç İlahiyatçılara tercih hakkı verilmiş, hem de her üç alanda da daha yetkin kadroların yetişmesi mümkün hale gelmiş olacaktır. Dahası, bu üç ayrı tedrisat faaliyeti için muayyen fakülteler de belirlenebilir. Vakıa, böyle bir uygulama fiili duruma da uygun düşer. Zira kimi fakülteler din görevlisi yetiştirme, kimileri din dersi öğretmeni yetiştirme arzu, imkân ve becerisine sahipken, kimi fakülteler de bilim olarak İlahiyat yapma konusunda ısrar etmektedir. Bu memnuniyet verici bir durumdur; zira bu hedeflerin üçü de aynı derecede değerli, gerekli ve önemlidir.31

Kanımca İlahiyat’ın kendisinden beklenen amaçları gerçekleştirememesi bir yönüyle ölçüde bu kurumun meşruiyet krizi yaşamasıyla ilgili olduğu tespitinde bulunmak mümkündür. Bu kriz önemli ölçüde İlahiyatların kuruluş amacını dünyevileştirme ve çağdaşlaştırma gibi kavramlarla hatırlayan toplumsal hafızayla irtibatlıdır. Toplumun önemli bir kesimine göre İlahiyat fakültelerine biçilen bu misyon, toplumsal ihtiyaçların bir ifadesi değil, siyasal elitlerin tercihlerinin bir yansıması olduğundan İlahiyat için meşruiyet temeli sağlamaktan uzaktır. Aynı hafızaya sahip başka bir kesime göre ise İlahiyat tam da bu hedeflerden saptığı için meşruiyetini yitirmiştir. İlahiyat fakültelerini şamar oğlanına çeviren bu krizi aşmak için, ivedilikle kamu tarafından finanse edilen İlahiyat Fakülteleri’nin toplumsal ve bilimsel meşruiyetlerinin sorgulanması gerekmektedir. 

Toplumsal meşruiyet, İlahiyat Fakülteleri’nin toplumun hangi ihtiyacına cevap verdiği sorusunun ikna edici biçimde cevaplanmasıyla sağlanabilir. Herkes bilmektedir ki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yürüttüğü din hizmetleri için din görevlileri, Millî Eğitim Bakanlığı’nın yürüttüğü din öğretimi faaliyetleri için öğretmenler ve İlahiyat Fakülteleri’nin devamlılığı için bilim insanları İlahiyat fakültelerinde yetişmektedir. Bu istihdam alanlarını ve bu alanlarda yetkin kadroları toplumsal ihtiyaç haline getiren ise Cumhuriyet Türkiye’sinin, Fransız tipi laiklik anlayışından saparak, dini toplumun bir ihtiyacı ve kurucu unsuru olarak görmesi ve devlete bu konuda kontrolör destekçi rolünü vermesidir. Bu tercihin kendisi ve uygulamada sadece İslâm ve müslümanlarla ve çoğu kez de İslâm’ın muayyen bir yorumuyla sınırlı tutulması tartışmaya değer olabilir; ancak Türkiye bu tercihini değiştirmediği sürece Türkiye’deki İslâm İlahiyat fakülteleri toplumsal bir ihtiyaç olarak görülmek durumundadır. Yani Türkiye’de İlahiyat fakülteleri devletin herhangi bir toplumsal veya dini kesime lütfu değil, toplumun bir ihtiyacının sonucudur. 

Peki, bu ihtiyacın karşılanması için doğru adres üniversite midir? Bu soru bizi İlahiyat alanının bilimsel meşruiyeti sorunuyla yüzleştirmektedir: İlahiyat bir bilim midir? Şayet bilim ise üniversite bünyesindeki diğer bilim dallarının boş bıraktığı hangi alanı doldurma iddiasına sahiptir? Bu ve benzeri sorular kulaklarımıza rahatsız edici gelebilir; ama Türkiye’de birçok bilim adamının İlahiyatı bilimden saymadığını, İlahiyatçıların önemli bir kısmının da kendi branşına bilim muamelesi yapmadığını konuyu yakından takip eden herkes bilir. Şayet YÖK kararı İlahiyat alanının bilimsel meşruiyetini sorgulayan bir tartışmayı tetikleseydi, kastını aşmış, hayra vesile olmuş olacaktı; fakat bütün renkliliğine rağmen tartışma bu yöne kayma eğilimi göstermedi. Oysa Türkiye’nin, en azından İlahiyat camiasının, İlahiyat Fakülteleri’nin içinde bulunduğu krizi aşabilmeleri için bu tartışmayı yapması gerekirdi.32

Bu mesele bir yana, hâl-i hazırda tartışılan aktüel problemle de irtibatlı olarak bir kez daha altı çizilmesi gereken hususlardan biri, maalesef anormal bir şekilde sayıları artan, özelleri de açılan İlahiyat Fakülteleri’nin tek tipli bir yapıdan kurtarılmasıdır. Tek tiplilikten çıkma bir taraftan bölümler ve ders ağırlıkları üzerinden sağlanabilir ve bu sayede mevcut tartışma da bir şekilde aşılabilir. Mesela bazı fakülteler modern din bilimlerinde veya aklî ilimlerde temayüz etmeyi öne alırken, diğerleri klasik İslâmî ilimler ağırlıklı bir yöneliş içine girebilir. Buna mukabil bazı fakülteler de karma bir program ve müfredat tercihinde karar kılabilir. Bir adım daha ötede bazı fakülteler modernist bir çizgiye doğru, bazıları daha geleneksel bir istikamete yönelebilir. Bunların hepsi meşru ve kendi sınırları içinde doğrudur; meşru olmayan birini tercih etmek/dayatmak ve doğrusunun sadece bu olduğunu savunmak, ağırlıklı alan tercihinin diğer İlahiyat alanlarını gereksiz ve önemsiz kılacağını düşünmektir. Çok tipli bir yapılanma farklı metodolojileri, karşıt fikirleri, anlayışları ve yapıları içinde barındırması gereken, ama YÖK’ten sonra Türkiye’de tamamen kaybolan üniversite fikrinin de bir icabı ve imkânıdır.33 

Genel Değerlendirme 

İslâm düşünce tarihinde “İlahiyat” kelimesi kelam ve felsefe alanlarında teoloji ve metafizik kavramlarıyla örtüşür biçimde kullanılmıştır. Bu sebeple “İlahiyat” kelimesinin nevzuhur olmadığı açıktır. 15 Ağustos 2013 tarihli YÖK kararıyla gündeme gelen isim değişikliği meselesinde İlahiyat Fakülteleri’nin ismini İslâmî İlimler şeklinde değiştirilmesini öneren zihniyet, anlaşıldığı kadarıyla, hem “İlahiyat” kelimesinin İslâm geleneğinde felsefî ve kelâmî içerikli olarak kullanılmasından hep huylanmış hem de dinî ilimler sahasında felsefenin bulunmaması gerektiği fikrini esas almıştır. Bunun yanında aynı zihniyet belki de neo-selefi karakterli İslâmcılık ideolojisinin sevkiyle “İlahiyat” isminin Cumhuriyet dönemindeki serencamında laikçi, sekülerist ve modernist projeleri hayata geçirme bağlamında çok bilinçli olarak seçildiğini hesaba katmıştır.

Ne var ki “İlahiyat” kelimesi bugün tartıştığımız konu çerçevesinde gelenekselleşmiş bir ismi karşılamakta, üstelik bu ismi taşıyan fakülteler resmi Cumhuriyet ideolojisinin hedeflediği din anlayışı ve din adamı profilini az veya çok tashih/tadil eden ürünler ortaya çıkarmaktadır. “İlahiyat” yerine önerilen “İslâmî İlimler” ismi özellikle dinî ilimleri tefsir, hadis, fıkıh gibi ilimlerle sınırlandırmayı, böyle bir sınırlandırma da din alanını büyük ölçüde pratik hayatın dışına atmayı gerektirdiği/gerektireceği ve sonuçta bu durum laikçi, sekülerist projenin işine yaradığı/yarayacağı için kesinlikle isabetsiz görünmektedir. 

İlahiyat’ın amaç veya amaçlarına gelince, bu bağlamda gündeme gelen program değişikliği meselesi, İsmail Kara’nın ifade ettiği gibi en azından YÖK, üniversiteler, Millî Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, akademisyenler, aydınlar gibi kurumlar ve çevrelerden bağımsız olarak bir kurum veya kurulun tek başına konuşup tartışarak sonuca bağlayacağı teknik bir konu değildir. Dahası, başta modern Türkiye’nin İslâm’la ilişkisinin düzeyi olmak üzere Cumhuriyet ideolojisi, laiklik politikaları, dinle alakalı kurumlar, din eğitimi, dinî hassasiyeti olan toplum katmanları gibi problem alanlarından bağımsız olarak gerçek bir İlahiyat tartışması yürütmek herhalde mümkün değildir. 

Tartışmanın gerçek manada tartışma olabilmesi için sadece tepkisel olmak/mevcudu değiştirmek veya yeni teşebbüse karşı çıkmak/mevcudu küçük tadillerle sürdürmek üzerine kurulmaması gerekir. Türkiye’nin tarihî tecrübeleri, bugünkü durumu ve geleceği mutlaka hesaba katılmalıdır. Bu ise dünyanın gidişini de hesaba katan başlı başına bir durum değerlendirmesi hatta bir felsefe yapmak manasına gelecektir. Zaten hiçbir ilmî faaliyet kuvvetli bir geleneğe yaslanmadan, bugünün realitesini bütün soğukluğuyla hissetmeden ve gelecek tasavvuru olmadan sürdürülemez. Ancak görünen o ki bugünkü YÖK dayatması ilimden ve tarihten değil, siyasetten güç devşiren, bunu uman, üstten inmeci ve baskıcı bir karakter taşımaktadır. Bu türden teşebbüsler İlahiyat fakülteleri için, başka eğitim kurumları ve meseleleri için önceki tarihlerde de olmuştur ve gelecekte de muhtemelen olacaktır. Bunu görmek ve bu alt seviye ile sınırlı kalmamak, ilme ve tarihe giderek, geçmiş-bugün-gelecek sacayağı üzerinde yeni bir İlahiyat tasavvurunu ve bununla zaruri irtibatlı alanları tartışmaya açmak en doğru yol olmalıdır.34

Esasen İlahiyat, iddia edildiği veya sanıldığı gibi, bütün dinleri ve bütün Tanrı tasavvurlarını bir gözlemci sıfatıyla inceleyen, araştıran bir bilim alanı değildir. Kuşkusuz İlahiyat alanında başka dinler de inceleme konusu yapabilir; ama İlahiyat’ı İlahiyat yapan en temel özellik varlık, evren, tabiat, insan, tarih ve toplum gibi temel meseleleri Allah’ın ve vahyin kabulüne dayalı olarak anlama ve yorumlama iddiasına sahip bir bilimsel etkinlik alanı olmasıdır. İlahiyat bu iddiasıyla üniversitenin tartışmasız unsurları olarak görülen tabiî bilimlerden, toplum bilimlerinden, felsefeden ve diğer beşerî bilimlerden radikal bir biçimde ayrılır. İlahiyat müminler için bağlayıcı olanın arayışıdır; ama diğer disiplinler ve inanmayanlar için bir tartışma önerisi, gerekli bir farklı ses, yerine göre rakip bir hakikat iddiasıdır ve fakat bu iddiasında mütevazı değildir. 

Bu alan tanımı bilimler korosu olarak da görebileceğimiz üniversite ortamında icra edildiği sürece İslâm İlahiyatı için de geçerlidir. İslâm İlahiyatı üniversite ortamında üstlendiği vazifeyi icra ederken, bir yandan bilimin genel geçer kabul gören kurallarına riayet etmekle ve takip edilebilir bir mantık, anlaşılabilir bir dil kullanmakla yükümlüdür; öte yandan İslâm ümmetinin kendi tarihi seyri içinde doğan ihtiyaçlara cevaben Kur’ân vahyine dayalı olarak ürettiği bilgi, yorum ve yöntem zenginliğine, yani geleneğe istinat etmekle mükelleftir. İslâm İlahiyatını diğer İlahiyat geleneklerinden ayıran temel vasıf ise insanlığın Kur’ân vahyiyle birlikte tanıştığı tevhid düşüncesidir. İslâm düşüncesi yaratılış (Allah’ın dış dünyadaki ayetleri) ile vahiy (Allah’ın Kitap’taki ayetleri) arasındaki mutlak çelişmezlikten hareket eder ve hakikati tanımlama yetkisini tekelinde bulunduran hiçbir beşerî otorite (Kilise) tanımaz. 

İslâm düşüncesinin beşerî düzlemde her türlü hakikat tekelciliğini reddeden bu Kur’ânî karakteri, sürekli hakikatin peşinde kalan, dolayısıyla dinamik ve çoğulcu bir bilim anlayışını beraberinde getirmiş ve müslüman âlimlerin yaşadıkları çağın bilgi ve hikmet birikimiyle cesaretle temas kurmalarına, bilginin ve hikmetin nesebini sorgulama ihtiyacı hissetmeksizin iktibasta ve terkipte bulunmalarına imkân vermiştir. Modern zamanlarda moda hale gelen özgünlük iddiası geleneksel İslâm’ın tanımadığı bir tutumdur ve sadece “medeniyetler tepişmesi” bağlamında bir anlam ifade etmektedir. Bugün İslâm İlahiyatının özgün unsurları olarak kabul edilen tefsir, hadis, fıkıh gibi alanlar, elbette Kur’ân vahyinin yol açtığı zihinsel faaliyetler olmaları itibarıyla müslümanlara özgüdür; ama ne mantık ne de yöntem itibarıyla özgünlük iddiası taşırlar. Bu disiplinlere can veren iki temel soru vardır ve ikisi de evrensel karakterlidir:  1) Elimizdeki metinlerin (İslâm bağlamında Kur’ân ve hadisler) ne derecede doğru aktarıldığı sorusu (sübut bahsi).  2) Bu metinlerin nasıl anlaşılacağı, yorumlanacağı ve yaşanacağı sorusu (delalet bahsi). Dolayısıyla Kur’ân’ın vahy-i ilahi oluşuna ve Hz. Peygamber’in müslümanlar için örnekliğine iman, İlahiyatın sorduğu ve sorabileceği soruların cevabını değil, bu soruları sormaya, yani İlahiyat yapmaya imkân veren epistemik zemini teşkil eder.35

Bize öyle geliyor ki bütün bu mülahazalar YÖK marifetiyle İlahiyat fakültelerine dayatmada bulunan zihniyet için pek anlamlı değildir. Çünkü bu zihniyete göre temel hedef öncelikle ve özellikle görüş/ufuk alanı olabildiğince daraltılmış bir “Ehl-i Sünnet” itikadına mutlak sadakat ilkesine bağlı bir dindar gençlik yetiştirmektir. İmam Hatip liselerinde de aynı amacın gözetildiği söylenebilir. Ne var ki din eğitimi ve dindar gençlik yetiştirme hedefini/emelini, “asr-ı saadet” ütopyasını anımsatır biçimde, geçmişi aynıyla bir kez daha yaşatma ideali üzerinden hayata geçirme çabası da kadük kalmaya mahkûmdur. 

Daha açık biçimde, insan kaynağı açısından İlahiyat fakültelerine alt yapı oluşturan İmam-Hatip özelinde konuşmak gerekirse, bugünkü Türkiye 20-30 yıl önceki Türkiye’den ne kadar farklıysa, İmam Hatip lisesindeki öğrenci profili de o kadar farklıdır. 1970’li yılların ikinci yarısında ortaokul kısmına kaydolup 1983 yılında lise kısmından mezun olan bir İmam-Hatipli olarak itiraf etmeliyim ki bizim kuşak o yıllarda hiçbir zaman gerçek anlamda bir birey ve özne olmadı, olamadı; bilakis evde ebeveyn, okulda meslek dersi hocaları tarafından temellük edilen bir nesne olarak yaşadı. Rüşd çağlarını, “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” fehvasınca kâh evde, kâh okulda çok kere tedip amaçlı şiddete maruz kaldı. Kısaca, çocukluk ve gençlik yıllarında çok travmalar yaşadı ve o travmalarını bugüne kadar da taşıdı. 

Böyle bir sosyolojik vasatta yaşayan İmam-Hatip öğrencisinin o yıllarda kendi tahsil hayatına ilişkin herhangi bir tercihte bulunma, kendi fikrini ortaya koyma, meram anlatma ve hatta yabancı dilini seçme imkânı bile olmadı; çünkü zamanın ruhu ona böyle imkânlar tanımadı. Kendisine ders adına her ne öğretildiyse çarnaçar onu öğrenmeye çalıştı. O yılların Türkiye’sinde din, dindarlık, din adamı, diyanet, İmam-Hatip gibi tüm kavramlara yönelik laikçi Kemalist itibarsızlaştırmanın yarattığı baskıya dayanmak da cabasıydı ama artık o günler geride kaldı; öyle ki ebeveynlerin “Eti senin kemiği benim” mottosuyla okula öğrenci kaydettirdiği yılların Türkiye’sinden, aile içi şiddetin önüne geçmek için yasal düzenlemeler yapıldığı, çocukların her türlü şiddete karşı devlet tarafından himaye altına alınmaya çalışıldığı bir Türkiye gerçeğine sahne olan yıllara gelindi. 

Etyen Mahçupyan’ın ifadesiyle, “Türkiye halkı şaşırtıcı biçimde hızla evrensel diye addedilen normları kabullendi. Bugün insan hakları, özgürlükler, çoğulculuk, hoşgörü gibi birçok kavramla ilgili yapılan araştırmalar, belirgin bir milliyetçi/ulusalcı marjinal azınlığın dışında herkesin ‘doğru olanı’ bildiğini ve savunduğunu gösteriyor. Bu durum Türkiye halkının gerçekten de özgürlükçü veya demokrat olduğuna tabiî ki ima etmiyor… 

Tarihsel açıdan son on yılın en radikal etkisi bir melezleşmenin ortaya çıkmasıdır. Bunun biri maddi diğeri ideolojik olarak adlandırılabilecek iki ayağı var. Maddi tarafı laik ve İslâmî kesimlerde gündelik zaman ve ürün kullanımı açısından belirgin bir benzeşmenin yaşanmasıdır. Kullanılan mobilyalar ve elektronik cihazlardan çocukların spor ve müzik derslerine aileler artık ortak kaygılarla hareket ediyorlar ve birbirlerinden öğreniyorlar. Boş zaman kullanımı sürtüşmelere olduğu kadar kaynaşmalara da neden olabiliyor. Henüz on beş yıl önce her iki kesim de kendi korunaklı sitelerinde oturma hevesindeyken, bugün gelir seviyesinin ve gündelik hayat imkânlarının belirlediği ortak alanlara kaymaktalar. Melezleşmenin ideolojik yanı ise zihinlerde yaşanıyor. İslâmî kesimden çeşitli insanların içki konusunda daha ‘liberal’ davrandıkları, kızlarının kılık kıyafetlerine razı geldikleri, dindarlığı kendi iç dünyalarında yaşanan hayata adapte ettikleri gözlemleniyor.”36

Günümüz Türkiye’sinin daha çok muhafazakâr kesiminde gözlemlenen bu melezleşme olgusu, “muhafazakâr” kelimesindeki anlam ve çağrışımın aksine, hemen hiçbir şeyi korunaklı ve sabit halde bırakmıyor, dış müdahalelere açık, değişken ve seyyar hale getiriyor. Kuşkusuz bundan İmam-Hatipler ve İmam-Hatipli öğrenciler de nasibini alıyor. Bu arada günümüz İmam-Hatip neslinin Gezi gençliğinin akranları olduğunu, dolayısıyla Gezici akranlarıyla aynı toplumsal ve kültürel vasatın havasını soluduğu gerçeğini de zihnimizin bir köşesine not etmek gerekiyor. Hâsıl-ı kelam, gerek İmam-Hatip özelinde, gerek ortaöğretim genelinde uygulamaya konulacak din eğitimi konusunda her şeyden önce böyle bir öğrenci profilini dikkate almak ve eğer bu genç neslin elimizden kayıp gitmesini istemiyorsak, vakıaya uygun bir dil, üslup ve/veya paradigmatik yapı kurmak ve bu yapının temel unsurlarının nasıl oluşturulacağına kafa yormak elzem görünüyor. 

Hâl böyleyken, mevcut konjonktür pek ümit vaat edici görünmüyor. Ne tuhaf ironidir ki günümüz Türkiye’si 2020’li yıllara siyasî alanda yenilikçi, dinî düşünce alanında ise gelenekçi muhafazakâr karakterli bir egemen kültür eşliğinde ve buna bağlı olarak dinî alanın malum sorunlarını aile içi mesele olarak tanımlamak suretiyle bütün kamusal iddialarından vazgeçmiş bir entelektüel rehavet içinde giriyor. Bu itibarla ne yakın geçmişin ilmî ve entelektüel yoğunluklu İlahiyat meselelerini büyük ölçüde domine eden İslâmiyât ve Tezkire gibi tartışma platformlarının piyasadan el ayak çekmesi, ne de ülkede duyulan tek sesin, konjonktürün imkân sunması dışında herhangi bir tarihsel veya düşünsel bağlama sahip olmayan Sünnî fundamentalizm olması sürprizdir. 

Aynı şekilde, 28 Şubat sürecinde ortaya koyduğu kötü performans nedeniyle itibar kaybeden ve o dönemde izlenen din eğitimi politikalarının kurgusu gereği Kur’ân ve hadis ekseni zayıflatılan İlahiyat Fakülteleri’nin Diyanet İşleri Başkanlığı ile Millî Eğitim Bakanlığı’na personel yetiştiren eğitim kurumlarına indirgendiği ve bu rolü kabullenmiş göründüğü bugünkü ortamda, dinî alanla ilgili herhangi bir görüşün ancak katı muhafazakâr, sağcı, Sünnî duyarlığın meşru gördüğü sınırlar dâhilinde kabule mahzar olması, aksi halde heretik olarak tasnife tabi tutulması da sürpriz değildir. Böyle bir vasatta, genç İlahiyatçıların bilimsel dürüstlük, akademik titizlik, düşünsel derinlik ve ahlâkî duyarlılık gibi belirleyici kriterlere referansta bulunulan bir entelektüalizme sığınmasını umut etmek dışında bir yol görünmemektedir.37 Bu bağlamda Ömer Özsoy’dan nakille38 şunu da vurgulamak gerekir ki YÖK’ün bu son program reformu girişiminin mimarlarına atfedilen, “Eski müfredatla ancak modernist yetişir” argümanı, gerekse tepkilerin kahir ekseriyetinde yer verilen “Yeni müfredatla ancak selefi yetişir” argümanı İlahiyatın pratik ve pragmatik değerine, buna bağlı olarak da İlahiyat tedrisatının hedefine dair aynı şuur altını yansıtmaktadır. Selefîlikle ve modernistlikle neyin kastedildiği, hangi İlahiyatçının selefîlikten veya modernistlikten ne kadar uzak kaldığı/kalabileceği sorularını bütün kışkırtıcılıklarına rağmen bir yana bırakalım; tıpkı diğer branşların öğrencileri gibi sonuçta bir kamu hizmeti alan İlahiyat talebesinin hangi İslâm yorumunu ve pratiğini benimseyeceğini, hatta hangi dünya görüşünü ve hayat tarzını benimseyeceğini belirlemek, üniversitenin, dolayısıyla İlahiyat Fakülteleri’nin görevi olmasa gerektir.

İlkesel olarak, bir ilim yuvasında, mesela selefîlik, modernistlik ve başörtülülük arasındaki mesafe ne ise selefi avcılığı, modernist avcılığı ve başörtülü avcılığı arasındaki mesafe de odur. Üniversitenin ve dolayısıyla İlahiyat Fakülteleri’nin görevi, genç ilim yolcularına muayyen bir doktrini veya hayat pratiğini aşılamak değil, onların kendilerini yetiştirmek istedikleri bu alanda, bütün ideolojilerin ötesinde muayyen bir donanımı ve yetkinliği kazanmalarını mümkün kılmaktır. Doğru soru, hangi müfredatın neci yetiştireceği değil, Türkiye’nin İlahiyat Fakülteleri’nin hangi donanım ve yeterlilik profilini hedeflediği ve bu hedefe ne ölçüde ulaşabildiğidir. Maalesef üzerinde uzlaşılmış tedrisat hedeflerinden de, muhtelif müfredat programlarının başarı düzeyleri hakkında konuşmaya zemin teşkil edecek araştırmalardan da mahrumuz; bu nedenle, ancak müşahede ve izlenimlerden söz     edebiliyoruz. Görünen o ki genel kanaat İlahiyatların başarısız olduğu ve durumun gittikçe kötüleştiği istikametindedir. Bu yaygın başarısızlık izlenimini kan davası mantığıyla eski müfredat-yeni müfredat eksenine sıkıştırmanın çözüme götürücü olmadığı açıktır. Sonuçta, 28 Şubat sürecinde İlahiyatların “beyin ölümü” gerçekleşmişti, YÖK’ün bu son girişimi de fetvası alınmış bir “aktif ölüm yardımı” gibi görünmektedir.  Hatırlanacağı üzere 28 Şubat sürecinde “arka bahçe, ön bahçe” gibi yaftalamalarla İmam-Hatip liseleri ve İlahiyat fakülteleri adamakıllı budanmıştı. Derken, 3 Kasım 2002 seçimiyle birlikte AK Parti dönemi başladı. AK Parti’nin iktidar yıllarında eski yaralar sarılmaya, gıdım gıdım kabuk bağlamaya başladı. Bu durum 28 Şubat’ın hışmına uğrayan pek çok insanın zihninde, “Şükürler olsun, devlet ve siyasetin İmam-Hatip ve İlahiyatlarla imtihanı artık sonladı” diye ifade edilebilecek bir düşünce oluşmasını sağladı ve aynı zamanda gidişat özellikle dindar insanlarda genel bir memnuniyet havası yarattı. Ama şu son birkaç yıldır özellikle dinî alanda çok garip şeyler olmaya başladı. 

Vaktiyle, Muhammed Hamîdullah’a “Baîdullah”, Mevdudi’ye “Merdudi” diyen, Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh gibi isimleri “soytarı” gibi sıfatlarla zikreden Necip Fazıl’ın Doğru Yolun Sapık Kolları adlı eserinde/söyleminde en çarpıcı ifadesini bulan sıkı Sünnîci ve aynı zamanda Millîci katı muhafazakârlık alabildiğine palazlandı ve buna paralel olarak özellikle İlahiyat fakültelerinde “Modernist, Tarihselci, Fazlur Rahmancı” gibi etiketlerle etiketlenen akademisyenler defteri dürülecekler listesine kaydedildi; ardından da kimi zaman “28 Şubatçı”lık gibi alçakça ithamlarla itham edilerek cadı avına çıkıldı. Bu arada İlahiyat işlerini organizeden sorumlu birkaç YÖK üyesi yeni İlahiyat programını YÖK genel kurulundan oy çokluğuyla karara bağlatmayı başardı; ardından da, “Ben yaptım oldu” diyerekten tüm İlahiyat fakültelerine dayattı. İşte bütün bu olup bitenler devletin İmam Hatip ve İlahiyatla imtihanının son bulmadığını maalesef kanıksattı. 
Ne yazık ki İmam-Hatipler ve İlahiyatlar kuruldukları günden bu yana özellikle kriz dönemlerinde ülke gündeminden hiç düşmedi. Çünkü devleti temsil makamında olan siyasî otorite ve/veya siyasî otoritenin güdümünde edip eyleyen vesayetçi bürokrasi bu kurumların yakasından düşmedi. Başta söylediğimiz gibi AK Parti dönemine kadar özellikle İmam-Hatipler laikçi çevrelerin nazarında kestirmeden öfke kusmak, gidip gelip vurmak için akla gelen ilk hedef tahtası oldu. Şimdilerde ise güya laikçilerden, 28 Şubatçılardan rövanş almak adına İlahiyatlar bir nevi kadavra yerine konuldu. Bugün İlahiyat ekseninde yaşananlara bir ad koymak gerekirse, herhalde en güzel ad “İkinci 28 Şubat” olsa gerektir.39

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

1 Yasin Aktay’a göre işin garip tarafı, YÖK’ün aslında diğer alanlar söz konusu olduğunda yetkisizliğini yeterince müdrik olduğu halde, İlahiyat alanına gelindiğinde bu kadar kolay müdahale hakkını kendinde görmesidir. Burada ilginç olan bir tesadüf 28 Şubat’ın YÖK yönetiminin de diğer alanlara pek fazla karışmazken İlahiyat müfredatına çok daha rahat karışması ve iki dönemin uygulamalarının bu açıdan birbirine benziyor olmasıdır. Hatta bizzat eski YÖK başkanı Kemal Gürüz meslek itibariyle kimyacı olduğu halde, üstelik kendi alanındaki gelişmeleri yeterince takip edemediği için kimya hakkında konuşmaktan imtina ettiği halde İlahiyat tartışmalarına çok kolay girmiş, İslâm felsefesi hakkında kolayca konuşabilmiştir. İlahiyat alanının müdahaleye daha fazla açık olmasının çok farklı nedenleri olabilir. Bu ayrı bir tartışma konusu yapılabilir, fakat bugün YÖK’ün bu rahatlıkta müfredata müdahalesinin İlahiyat eğitiminin gelişimine darbe vuracağını görmemek mümkün değildir. Yasin Aktay, “Özgür Üniversitede, Bağımlı İlahiyat mı?”, Yeni Şafak, (09 Eylül 2013). 

2 Son dönemdeki İlahiyat tartışmalarıyla ilgili literatür Frankfurt Goethe Üniversitesi İslâm Araştırmaları Merkezi bünyesinde Kur’an ve hermeneutik konusuna dair doktora tez çalışması yapan Serdar Güneş tarafından arşivlenmiştir.  Bkz. http://serdargunes.wordpress.com. 

3 Bu metinde özellikle YÖK’ün İlahiyat programlarına yönelik müdahalesine yönelik bazı değerlendirmelerimizin fazla sert ve tepkisel olarak karşılanması muhtemeldir; ancak ilgili kısımların duygusallığımıza hamledilmesi ve hoş görülmesi ümit edilir.

4 İsmail Kara, “Din İle Devlet Arasında Sıkışmış Bir Kurum: Diyanet İşleri Başkanlığı, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 18 (2000), s. 31; a. mlf., Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslâm, İstanbul 2009, s. 27. 

5 İsmail Kara, “İlahiyatların Çuvaldızı Kendilerine Batırmalarının Tam Zamanıdır”, Star Açık Görüş, (15 Eylül 2013).

6 Geniş bilgi için bkz. Mustafa Öcal, “İlâhiyat Fakültelerinin Tarihçesi”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt: 1, sayı: 1 (1986), s. 112-114.

7 Bkz Halis Ayhan, “İlahiyat Fakültesi”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, sayı: 6 (1999), s. 261. 
8 Öcal, “İlâhiyat Fakültelerinin Tarihçesi”, s. 114-117; Halis Ayhan, “İlahiyat Fakültesi”, DİA, İstanbul 2000, XXII. 71. 

9 Ankara İlahiyat Fakültesinin kuruluş hikâyesi, ilk eğitim-öğretim kadrosu ve müfredatı hakkında geniş bilgi için bkz. Münir Koştaş, “Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kuruluş ve Tarihçesi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt: XXXI (1989), s. 5-14; a. mlf., “Ankara Üniversitesi İlahiyât Fakültesi (Dünü, Bugünü)”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Özel Sayı (1999), s. 145-156.

10 Öcal, “İlâhiyat Fakültelerinin Tarihçesi”, s. 117-118.

11 Ömer Özsoy, “Türkiye’de Kur’an Hermeneutiği Tartışmaları: Bir Soykütüğü Denemesi”, (Tefsire Akademik Yaklaşımlar II içinde), ed. M. Akif Koç-İsmail Albayrak, Ankara 2013, s. 226; İsmail Kara, “İlahiyat Fakültelerini Kim Nasıl Tartışacak?”, Star Açık Görüş, (08 Eylül 2013). Okiç’le ilgili olarak ayrıca bkz. İsmail Cerrahoğlu, “Eşsiz İnsan, Kıymetli Hoca Prof. M. Tayyip Okiç’i Kaybettik”, Atatürk Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi Dergisi, sayı: 2 (1977), s. 1-5

12 Ömer Özsoy, “İlahiyatın Meşruiyet Krizi ve Üç Tarz-ı Tedrisat”, Star Açık Görüş, (06 Ekim 2013). 

13 Mustafa Öztürk, “İlahiyatçı Akademisyenlerin Bildirisi ve İlahiyat Akademyası”, Star Açık Görüş, (13 Nisan 2014). 

14 Özsoy, “İlahiyatın Meşruiyet Krizi…”, Star Açık Görüş, (06 Ekim 2013). 

15 Yavuz Köktaş, “İlahiyat Müfredatı Üzerine Mülahazalar”, http://www.rizeninsesi.net

16 Necdet Subaşı, “İlâhiyât” Nedir?”, Tezkire, sayı: 31-32 (2003), s. 65. 

17 İlhan Kutluer, “Metafizik”, DİA, Ankara 2004, XXIX. 399-400. 

18 Ebü’l-Fazl Kâdî İyâz, eş-Şifâ, Beyrut trs., II. 283-284.

19 İbnü’s-Salâh, Fetâvâ ve Mesâilü İbni’-Salâh, nşr. Abdülmu’tî Emîn Kal’acî, Beyrut 1986, II. 208-209. 

20 Mehmet Görmez, “İlahiyat Fakülteleri ‘Felsefe’siz Olmaz”, (Röportajı hazırlayan: Ahmet Fatih Erturan, Star, (15 Eylül 2013).

21 İlahiyat alanında bütünlük konusunda bkz. Zafer Erginli, “İlahiyat Fakültesi Müfredatında İslâm Düşüncesinin Bütünlüğü Sorunu”, Türkiye’de Yüksek Din Eğitiminin Sorunları, Yeniden Yapılanması ve Geleceği Sempozyumu, Isparta 2004, s. 73-82.

22 Mehmet Görmez, “İlahiyat Fakülteleri ‘Felsefes’iz Olmaz”, Star, (15 Eylül 2013).

23 Rasim Özdenören, “İlahiyat Fakültesi mi İslâmi İlimler Fakültesi mi?”, Yeni Şafak, (12 Eylül 2013).

24 Görmez, “İlahiyat Fakülteleri ‘Felsefes’iz Olmaz”, Star, (15 Eylül 2013).

25 Özdenören, “İlahiyat Fakültesi mi İslâmi İlimler Fakültesi mi?”, Yeni Şafak, (12 Eylül 2013).

26 Beşir Ayvazoğlu, “Felsefe ve İlahiyat”, Zaman, (05 Eylül 2013). 

27 Yüksek din öğretiminin ihtiyaçları açısından Tevhid-i Tedrisat kanununu eleştiren Ali Başgil’e göre kanun, din hizmetlerini ifa edecek olan yüksek diyanet mütehassısı ile İlahiyat’lardan yetişecek yüksek ilahiyatçıyı birbirine karıştırmıştır. İslâm dininin muhtaç olduğu yüksek diyanet mütehassısı ve din âlimi yetiştirmesi amacıyla Dârülfünûn’da bir ilahiyat fakültesi kurulmasını öngören Tevhid-i Tedrisat kanunu, kapattığı dinî öğretim kurumlarının yerine aynı kalite ve ayarda yenilerini koymamıştır. Böylece İslâmî alanda yetişmiş bulunan yüksek diyanet mütehassıslarının kökünü kurutmuştur. İyi yetişmiş âlimler birer birer bu dünyadan göçtükten sonra da mütehassıs liyakatine sahip kimse kalmamıştır. İlahiyatçı din ile ilgili sosyal bilimler alanında (dinler tarihi, din felsefesi, din sosyolojisi vb.) yetişmiş bir uzman ya da filozoftur, ancak din adamı değildir. Buna karşılık yüksek diyanet mütehassısı her şeyden önce zühd ve takva sahibi bir dindardır. Buna ek olarak da muayyen bir dinde yüksek ilim ve kemâl sahibi olmuş bir din adamıdır. Yüksek diyanet mütehassısı hakkıyla iman etmiş, ilahiyatçı ise sadece iman üzerinde zekâ oyunu oynamayı öğrenmiştir. Bakanlığa ya da üniversitelere bağlı İlahiyat fakültelerinde İlahiyat felsefecisi ve sosyologu yetişebilir; ancak din adamı ve din âlimi asla yetişmez. Dünyanın hiçbir yerinde laik üniversite çatısı altında bulunan İlahiyat fakültelerinde din adamı ve âlimin çıkmadığını, bunların yetişmesi için gereken havanın bambaşka olduğunu dile getiren Başgil kayalıkta pirinç yetişmez benzetmesiyle, bu kurumlardan âlim yetişmemesine değil, asıl yetişmesine şaşırmak gerektiğini söylemiştir. Mehmet Evkuran, “Yüksek Din Öğretimi ve Dinî Kurumsallaşmanın Yakın Tarihi”, Kelâm Araştırmaları Dergisi, cilt: 10, sayı: 2 (2012), s. 38.

28 M. Şevki Aydın, “İlahiyat Lisans Programının Amaç Sorunu”, Türkiye’de Yüksek Din Eğitiminin Sorunları, Yeniden Yapılanması ve Geleceği Sempozyumu, Isparta 2004, s. 21-23.
29 Aydın, “İlahiyat Lisans Programının Amaç Sorunu”, s. 24.

30 Özsoy, “İlahiyatın Meşruiyet Krizi…”, Star Açık Görüş, (06 Ekim 2013).

31 Özsoy, “İlahiyatın Meşruiyet Krizi…”, Star Açık Görüş, (06 Ekim 2013).

32 Özsoy, “İlahiyatın Meşruiyet Krizi…”, Star Açık Görüş, (06 Ekim 2013). 

33 Kara, “İlahiyatların Çuvaldızı Kendilerine…”, Star Açık Görüş, (15 Eylül 2013).

34 Kara, “İlahiyat Fakültelerini Kim Nasıl Tartışacak?”, Star Açık Görüş, (07 Eylül 2013).

35 Özsoy, “İlahiyatın Meşruiyet Krizi…”, Star Açık Görüş, (06 Ekim 2013).

36 Etyen Mahçupyan, “Değişim ve Melezleşme”, Zaman, (06 Kasım 2013). 

37 Özsoy, “Türkiye’de Kur’an Hermeneutiği Tartışmaları: Bir Soykütüğü Denemesi”, s. 239. 

38 Özsoy, “İlahiyatın Meşruiyet Krizi…”, Star Açık Görüş, (06 Ekim 2013).

39 Mustafa Öztürk, “Yeni İlahiyat ya da İkinci 28 Şubat”, http://www.haberci28.com/tr.






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder