V
Çağdaş İslam düşüncesindeki Selefî ıslahçılığın en belirgin
vasıflarından biri de taklit karşıtlığı ve yeni içtihat taraftarlığıdır.
Islahçı zihniyete göre geleneksel ilim otoritelerine, daha açık
ifadeyle âlimler, şeyhler ve mezheplere körü körüne bağlanmak anlamına
gelen taklit ve taklitçilik İslam dünyasının geri kalmasının başta gelen
sebeplerinden biridir. Hz. Peygamber ve Selef’in yoluna avdet etmeyi
taklitten farklı olarak ittibâ diye nitelendiren ıslahçı zihniyete göre
hicrî 4. asırdan itibaren içtihat kapısının kapandığı telakkisi düpedüz
bir uydurmadır. Bu sebeple, inanç ilkeleri, ibadetler ve şer’î yasaklar
dışında kalan her meselede Kur’an ve Sünnet’ten hareketle yeni
içtihatlar yapılmalıdır. Bu noktada icma kavramına klasik usuldekinden
farklı bir içerik yükleyen Selefî ıslahçılık nazarında gerçek icma
müçtehitlerin belli bir dönemde belli bir mesele üzerindeki ittifakına
hasredilemez. İcmada aslolan ümmetin ittifakıdır; fakat ümmetin bütün
efradının toplanması mümkün olmadığından onları temsil edenlerin, yani
otorite ve yetki sahiplerinin (ülü’l-emr) bir araya gelmesiyle maksat
hâsıl olur.
Taklidi reddedip içtihat ruhunu diriltme fikri son dönem İslam
dünyasının hemen her köşesinde kendine taraftar buldu ve Mısır’da M.
Abduh, R. Rıza ve Menâr çevresinden, Türkiye’de bazı Dârülfünûn hocaları
ile
Sırât-ı Müstakîm/Sebîlürreşâd ve
İslam Mecmuası
gibi dergilerin yazarlarına, Hint alt kıtasında Seyyid Ahmed Han’dan
Muhammed İkbal’e, Suriye’de Cemâleddîn el-Kâsımî’den Tataristan’da Musa
Carullah’a kadar ıslahçı hareketin hemen bütün temsilcileri içtihadın
elzem olduğunu anlatmaya çalıştı. Genel olarak savunmacı ve bir ölçüde
ideolojik bir üslup taşıyan ve şer’î ahkâmın tüm zamanlarda
geçerliliğini ispat gayesi güden bu yeniden içtihat projesinin temelini,
mevcut olumsuz durumun baş sorumlusu görülen geleneksel anlayışların
terk edilip Kur’an ve Sünnet naslarında mündemiç bulunan ilkelerden
hareketle modern çağın ihtiyaçlarına cevap verme ve İslam’ın her çağla
çağdaş olduğunu gösterme düşüncesi oluşturuyordu.
İçtihat konusu yakın geçmişte Fazlur Rahman tarafından daha iddialı bir
söylemle yeniden gündeme taşındı. “İslam hukukunun dinamizmini içtihad
oluşturur. İçtihadın bulunmadığı yerde tatbike elverişli bir İslam
hukukundan söz etme imkânı yoktur.” düşüncesine sahip olan ve müslümanın
bütün fikrî çabalarını içtihat olarak tanımlayan Fazlur Rahman’a göre
fıkhın ibadetlerle ilgili hükümleri muhtevi kısmı artık sabitleşmiş ve
kesinleşmiştir. Bu alanda içtihat imkânı yok denebilecek kadar azdır.
Buna mukabil toplumsal düzen ve hukuk alanında içtihat elzemdir. Şer’î
ahkâmın mahiyeti konusunda, “Kur’an’ın her zaman geçerli olan hükümleri
cüz’î/fer’î meselelerle değil genel ilkelerle ilgilidir.” fikrini
savunan Fazlur Rahman her konuda ayet ve hadis iktibas etmenin yersiz
olduğunu vurgulamıştır. Çünkü gerçek manada müslüman, Kur’an ve Sünnet’i
benliğine sindirdiği için, ileri sürdüğü bir hükmün bu iki temel
kaynakla çelişmeyeceği açıktır. Nitekim Hz. Peygamber’den sonraki ilk
nesil müslümanların mevcut durumla doğrudan ilişkili olmadıkça tek tek
ayetler iktibas etmedikleri, bir bütün olarak Kur’an’ı yaşadıkları,
tecrübeler ışığında karar verip çözümler ürettikleri bilinen bir
gerçektir. Hâl böyle iken gelenekçi fakihler, Kur’an’daki genel hükümler
ve ilkelere öncelik vererek çözüme ulaşmak, böylece Kur’an’ın değer ve
ilkelerini sistemli bir şekilde ortaya çıkarmak yerine kifayetsiz
yöntemlerle uğraşmış ve tek tek naslara takılıp kalmışlardır.
XIX. yüzyıl tecrübesine dönersek, bu yüzyılın sonlarından itibaren
fıkıhta yenilik söylemlerine paralel olarak içtihat ve tercihe yer veren
eserler de telif edildi. Son dönem Osmanlı’da ise fıkhî alandaki en
önemli yeniliklerden biri kanunlaştırma şeklinde kendini gösterdi.
Tanzimat’tan sonra iyice belirginleşen kanunlaştırma faaliyeti çoğu
zaman Batı kanunlarından iktibasta bulunma, bazen de İslam dünyasının
ilk medeni kanunu olarak kabul edilen ve 1869-1876 yılları arasında
peyderpey hazırlanan
Mecelle-i Ahkâm-i Adliyye ile 157 maddeden oluşan 1917 tarihli
Hukûk-i Aile Kararnamesi
örneğinde olduğu gibi, klasik fıkıhtan istifadeyle dinî-millî bir hukuk
oluşturma şeklinde gerçekleşti. Buna benzer çalışmalar İslam dünyasının
diğer bölgelerinde de gerçekleştirildi. Sözgelimi Mısır’da, XX.
yüzyılın ilk yarısında aile, miras, vasiyet, hibe gibi konularla ilgili
647 maddeden oluşan
Kânûnü’l-Ahvâli’ş-Şahsiyye ve muamelatla ilgili 641 maddeden oluşan
Mürşidü’l-Hayrân gibi İslamî literatüre dayalı kanunlaştırmalar meydana getirildi.
Diğer taraftan fıkhî alandaki içtihat ve tercih görüşleri, “Ezmânın
tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki Mecelle
kaidesinin ruhuna uygun olarak, şer’î ahkâmın değişmesi konusunda
maslahat ve makâsıd gibi kavramların da sıkça telaffuz edilmesine yol
açtı. Bu arada Ebû İshâk eş-Şâtıbî’nin (ö. 790/1388) usûl-i fıkıhtaki
temel konuları makâsıd açısından incelediği
el-Muvâfakât adlı eseri M. Abduh’un telkinlerinin de etkisiyle geniş çaplı tanınıp yayılmaya başladı. Seyyid Bey
el-Muvâfakât’ı
“yenilikçi bir metotla yazılmış, zamanımız için çok önemli bahisleri
muhtevi bir kitap” diye tavsif ederken, Musa Cârullah İslâmî literatürde
gerçek anlamda usûl-i fıkh olabilecek yegâne eser olarak değerlendirdi.
Benzer şekilde Fazlur Rahman da eseri bir hukuk felsefesi ve
metodolojisi olarak nitelendirdi ve Şâtıbî’nin kesin/küllî hükümlerin
tespitinde istikraya dayanma yöntemini, iki yönlü hareketten ibaret olan
kendi tefsir usûlünün ilk basamağında çok önemli bir referans kaynağı
olarak istimal etti. Bilhassa Fazlur Rahman’ın atıflarından sonra
Şâtıbî’nin makâsıdla ilgili görüşleri Kur’an ve tarihsellik
tartışmalarında sıkça gündeme getirildi.
Son dönem İslam dünyasındaki fıkhî reform ve yeniden içtihat projesinin
bir konusu da telfik, yani fıkhî bir meselenin hükmünü farklı
mezheplerden seçilen unsurları bir araya getirerek oluşturma yöntemiydi.
Aslında bu bir taklit yöntemi olmasına rağmen, modern dönemde
mukallidin belirli meselelerde başvurduğu bir çözüm niteliğinden
çıkarılarak bir içtihat ve kanunlaştırma metodu olarak düşünüldü. Telfik
lehine geç dönemde ortaya atılan görüşler, modernleşme sürecinde bir
yandan İslam dünyasındaki mezhebî fıkıh anlayışını eleştirmek, diğer
yandan Batı menşe’li kanunlaştırma çalışmalarına karşı alternatifler
üretmek için kullanıldı. Telfik sayesinde müslümanların kendi
tarihlerinden yola çıkarak modern dünyanın ihtiyaçlarına uygun çözümler
üretilebileceği görüşü, Batı kanunlarını tercüme etme teklifi kadar
fikrî ve siyasi maliyeti düşük bir yöntem oluşturdu.
Fıkıh sahasındaki reform projeleri usul düzeyinde de kendini gösterdi.
Bu bağlamda Reşid Rıza klasik fıkıh usûlünün yetersizliğinden söz etti
ve
Muhâveretü’l-Muslih ve’l-Mukallid fi’l-Mes’eleti’l-İctihâd ve’t-Taklîd
adlı eserinde modern çağın ihtiyaçlarına cevap verecek bir usûlün nasıl
olması gerektiğine dair görüşler serdetti. Osmanlı Türkiye’sinde ise
Ziya Gökalp (ö. 1924) “içtimaî usûl-i fıkıh” teklifinde bulundu ve bu
teklifini
İslam Mecmuası’nda yayımladığı bir dizi makalede
savundu. Klasik fıkıh usûlünün ıslahından ziyade yeni bir usûle ihtiyaç
olduğunu düşünen Gökalp içtimaî usûl-i fıkıh teklifinde, “Ezmânın
tagayyürü ile ahkâmın tağayyürü inkâr olunamaz” kaidesinden hareketle,
örfü ve toplumsal değişimi esas alarak o dönemdeki yasama çalışmalarına
da meşruiyet zemini oluşturmayı amaçladı. Dönemin
İslam Mecmuası
müdürü Halim Sabit (ö. 1946) de bu konuda Ziya Gökalp’i destekledi.
Buna mukabil Şeyhülislam Mustafa Sabri, Said Halim Paşa ve İzmirli
İsmail Hakkı gibi isimler Ziya Gökalp ve arkadaşlarının daya ziyade örfe
dayanan ve dinî ahkâmın aslî-tâlî kaynaklarının işleviyle ilgili
meselelerin yanında hüsun-kubuh, cevaz, taklit ve telfik gibi tartışmalı
konuları da muhtevi olan içtimaî usûl-i fıkıh nazariyesine karşı
çıktılar. İzmirli
Sebîlürreşâd’ta yayımladığı bir dizi
eleştirel makalede konuyu şöyle sonuca bağladı: “İçtimaî usûl-i fıkhın
lüzumu hakkında irad olunan edillenin hiçbiri medlûl ü müstelzim
değildir. Hepsi fıkıh, usûl-i fıkıh namına merduttur. Kavâid-i usûl ve
zavâbıt-ı fıkıh hâdisât-ı içtimâiyye-i vâkıa ve mütevâkıa için kâfidir.
Zuhur edecek olan hâdisât-ı içtimâiyyeyi ilm-i celîl-i fıkha tatbik
etmekle maksat hâsıl olur. Şeriat muhafaza olur.”
Türkçülük ideolojisinin sistematiğini oluşturan Ziya Gökalp, yaşadığı
dönemde ulusçuluk ve ulus devlet fikrinin hükümferma olmasının da
etkisiyle dinî alanda millîleşme taleplerinde de bulundu. Daha açıkçası,
Vatan şiirindeki, “
Bir ülke ki camilerinde Türkçe ezan okunur /
Köylü anlar manasını namazdaki duanın / Bir ülke ki mektebinde Türkçe
Kur’an okunur / Küçük, büyük bilir buyruğunu Hüdâ’nın / Ey Türkoğlu!
İşte senin orasıdır vatanın!”dizeleriyle bir bakıma İslam’ın
millîleştirilmesi/Türkleştirilmesi denebilecek bir görüşü savundu. Bu
müfrit görüş, hem II. Meşruiyet yıllarında birçok hararetli tartışmaya
konu olan Kur’an tercümesi meselesine hem de Cumhuriyet’in kurucu
kadroları tarafından 1932 Ramazan’ında uygulamaya konulan ana dilde
ibadet projesine ilham kaynağı oldu. Nitekim II. Meşruiyet’in ilanının
hemen ardından matbuatta Türkçe tercüme ve tefsirin lüzumu hakkında
şiddetli bir kalem münakaşası zuhur etti ve bu münakaşa sürerken
Tafsîlu’l-Beyân adlı
bir tercüme ve tefsirin neşrine başlandı. Bu arada başta Şeyhülislâm
Musa Kâzım (ö. 1920) ve Bereketzâde İsmail Hakkı (ö. 1918) gibi isimler
olmak üzere pek çok kimse tercüme ve tefsir denemelerinde bulunduğu
gibi, dönemin
Sırât-ı Müstakîm/Sebîlürreşâd gibi ciddi dergilerinde de muhtelif ayetlerin tercümeleri yayımlandı.
Gazeteler ve dergilerde kısmî Kur’an çevirilerinin yaygınlık kazanması
ve aynı zamanda “Hâlâ bir Türkçe Kur’ân’ımız yok” tarzındaki
şikâyetlerin günden güne artması neticesinde Bâbıâli’nin ilk Türk
yayıncılarından İbrahim Hilmi Çığıraçan (ö. 1963) Kur’an’ın Türkçesini
yayımlamaya karar verdi ve 1914 yılının ilk aylarında
Kur’an-ı Kerim Tercüme ve Tefsiri
adlı eserin ilk beş formasını neşretti ve fakat bu eserin kim veya
kimler tarafından hazırlandığını belirtmedi. Bunun nedeni, eserin Suriye
asıllı bir Hıristiyan olan Zeki Megâmiz tarafından hazırlanmış olması
ve Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlılar aleyhine propaganda malzemesi
olarak kullanılmasıydı. Cumhuriyet’in ilanından beş-altı ay kadar sonra
iki yeni tercüme daha yayımlandı. Bunlardan ilki, Seyyid Süleyman Tevfik
el-Hüseynî’ye/Özzorluoğlu’na (ö. 1939), ikincisi ise eserlerinde
genellikle Şeyh Muhsin-i Fânî müstear ismini kullanan Hüseyin Kazım
Kadri’ye (ö. 1934) aitti. Bu iki tercümeden kısa bir süre sonra Albay
Cemil Said (ö. 1964) tarafından hazırlanan
Türkçe Kur’an-ı Kerim
adlı eser de mütedavil mealler arasındaki yerini aldı. Cemil Said’in M.
Kemal Atatürk’e hediye ettiği söylenen bu meal, Türkçe Kur’an ve ana
dilde ibadet projesinde kullanılmak üzere 23 Ocak 1932 (15 Ramazan 1350)
cumartesi günü Dolmabahçe Sarayı’na çağrılan Saadettin Kaynak, Ali Rıza
Sağman, Hafız Burhan, Enderunlu Hafız Yaşar gibi hafızlara da
dağıtıldı.
Bu istitrattan sonra asıl konuya dönersek, modern dönemde dinî
ilimlerle ilgili ıslah faaliyetleri kelam sahasına da yansıdı. Dahası,
konu ve amaç yönünden kelam ilminin gözden geçirilip yenilenmesi ve
materyalizm dini reddeden modern fikir akımlarına karşı yeterli red ve
tashih işlevi görecek yeni kitapların neşredilmesi gerektiği düşüncesi
son dönem İslam dünyasının muhtelif bölgelerinde seslendirildi. Kelamda
yenilik akımının Türkiye’deki en güçlü temsilcisi İsmail Hakkı İzmirli
oldu ve
Yeni İlm-i Kelâm adlı eserinde, “Resmî ilm-i kelâmımız
el-yevm kıymet-i ilmiyesini zâyi etmiştir. Bugünkü ilm-i kelam,
nazariyyât-ı cedîde-i felsefiyye ile ta’dîl ve ihtiyâcât-ı asriyyeye
göre tevsî olunmalıdır” teklifinde bulundu. Türkiye’de Abdüllatif
Harpûtî (ö. 1914) ve Filibeli Ahmed Hilmi (ö. 1914) gibi isimler de
kelamda yenilik düşüncesini savundu. Bu düşünce Mısır’da da Muhammed
Abduh tarafından savunuldu. Abduh klasik kelam ilminin başlangıçtan
itibaren mezhepler arası tartışmalara ve felsefe kültürüne fazlasıyla
yer vermesi sebebiyle modern çağın ihtiyaçlarını karşılamadığı
gerekçesiyle
Risâletü’t-Tevhid adlı bir eser meydana getirdi. Reşid Rıza ise
el-Vahyu’l-Muhammedî adlı eserinde Kur’an’a dayalı bir inanç metodolojisine değindi. Abduh ders takrirlerinden oluşan
Risâletü’t-Tevhîd’de
akla önem atfetmesinin yanında müteahhir Selefîyye çizgisine de bağlı
kaldı ve kelamda yeniliği -İzmirli’nin nazariyyât-ı cedîde-i
felsefiyyeyi kelama dâhil etme teklifinin aksine- basitleştirme şeklinde
gerçekleştirmeye çalıştı. Abduh’un bu eseri başta Reşid Rıza, Ferid
Vecdi, Muhammed Mustafa el-Merâğî, Mahmud Şeltut gibi Mısır uleması
olmak üzere
Sırât-ı Müstakîm/Sebîlürreşâd çevresinde yer alan Osmanlı ilim ve fikir adamlarını da etkiledi. Nitekim Mehmed Âkif eserin bir kısmını çevirerek
Sebîlürreşâd dergisinde neşretti.
Kelam ilminin gözden geçirilip yeniden yapılandırılması gerektiği fikri
Hint alt kıtasında Seyyid Ahmed Han, Şiblî Nu’mânî ve Muhammed İkbâl
gibi isimlerce de dile getirildi. Temel İslâmî ilimlerle ilgili
çalışmalarında kelama ağırlık veren Şiblî Nu’mânî bu ilmi çağdaş dinî
akılcılık açısından hareket noktası ve ilham kaynağı olarak gördü;
ayrıca eski kelam metodunun yetersiz kaldığı gerekçesiyle yeni bir kelam
kitabı yazma ihtiyacını vurguladı ve
İlm-i Kelâm-ı Cedîd (Yeni İlm-i Kelam) adlı eseriyle bu ihtiyacı karşılamayı amaçladı. Muhammed İkbal ise
The Reconstruction of Religious Thought in Islam
(İslam’da Dinî Düşüncenin Yeniden Teşekkülü) adlı eserinde klasik
kelamın çeşitli konularını eleştirel bir yaklaşımla ele aldı ve bu
bağlamda Kur’an’daki fikrî dinamizme tekrar dönüş yapılmasını özellikle
vurguladı.
Son dönem İslam dünyasında daha ziyade nübüvvet ve İslam akaidinin
materyalizm gibi din dışı fikir akımlarına yeterli cevap teşkil ettiği
gibi konular üzerinde yoğunlaşan kelamda yenilik arayışları günümüzde
ilahi adalet, teodise, kötülük, kader-kaza, insanın özgürlüğü gibi
konular etrafında yoğunlaşmış ve aynı zamanda neo-Mutezilî bir anlayışa
kaymıştır. Davud Rahbar’ın
God of Justice, M. Seyyid Cüleynd’in
Kadıyyetü’l-Hayr ve’ş-Şer fî Fikri’l-İslâmî, İlhami Gülerin
Allah’ın Ahlâkiliği Sorunu
adlı eserleri ile Hasan Hanefî’nin “Teoloji mi Antropoloji mi?” adlı
makalesi bu yeni çizginin ürünleri arasında sayılabilir. Klasik kelam
ilminin miadını doldurduğuna inanan Hasan Hanefi adı geçen makalesinde,
L. Feuerbach’ın (ö. 1872) Hıristiyanlığın antropolojik özünü
çözümlemesinden aldığı ilhamla şu iddialı görüşleri savundu:
Müslümanların çağımızdaki geri kalmışlığına sebep olan temel sorunlardan
biri, yaygın Tanrı tasavvurundaki sakatlıktır. Zira Tanrı salt
metafizik ve aşkın bir sabitlik olarak tasavvur edildiği müddetçe O’nun
pratik hayatın ve dış dünyanın sorunlarına yerinde ve zamanında müdahil
olup çözüm sunması düşünülemez. Kaldı ki yaşanan sorunlar her zaman aynı
değildir. Bazen sömürgeden, bazen de ekonomik ve sınıf ayrımcılığından
kaynaklanan sorunlar yaşanır. Tanrı kavramının her duruma uygun olarak
pozitif, yani insanların fayda ve maslahatlarını önceleyen bir noktadan
hareketle yeniden içeriklendirilmesi gerektiği halde, klasik kelam
uleması her durumda aynı sabit Tanrı kavramının geçerliliğinde ısrar
etmiştir. Ne var ki bu Tanrı kavramının yaşanan gerçeklerle ilgili hemen
hiçbir mesajı olmamış, bilakis salt kendisini ilgilendiren sorunları
zaten bin bir türlü sorunla boğuşan insanlara dayatmıştır. Oysa Kur’an
açısından bakıldığında, Tanrı’nın insana tanıtılmasında, O’nun insanları
ilgilendirmeyen hemen hiçbir özelliğinden söz edilmemiştir. Diğer
taraftan, Tanrı nesnel bilginin konusu olmadığından Tanrı bilgisinin
(teoloji) imkânından söz etmek de pek mümkün değildir. Bu konuda
aslolan, tarihin değişik dönemlerinde Tanrı’nın insan zihnine yansıyan
(fenomonolojik) tezahürüdür. Buna göre hangi çağlarda hangi tür bir
tanrının tezahür ettiğine bakılarak bizatihi Tanrı değil tarihsel insan
bilinmiş olur. Bu yüzden Tanrı bilimi (teoloji) esas itibariyle bir
insan bilimidir (antropoloji). Hâsılı, insanlar tarih boyunca farkında
olmaksızın hep kendi tanrılarını üretmiş ve ona tanrı demişlerse, şimdi
aynı şeyi biraz daha bilinçli yaparak, bize bugün lazım olan tanrının
özelliklerini tespit etmek, tabir caizse tanrımızı yeniden üretmek
mümkündür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk
Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=557