Özür Beyânı
En son katıldığım bir televizyon
programında bizi “müşrik” ve “şeytanın dölü” gibi ifadelerle eleştiren kişiye
ve geçenlerde Caner Taslaman’ın yazdığı bir yazıya verdiğim cevapta kullandığım
ağır ifadeler ilk vehlede nefsî bir ferahlık verdi; ancak sonradan yüreğimi
ezdi. Çünkü kötü söz en nihayet sahibine aitti. Şayet bu kavga gürültü, şahsi
bir mesele olsaydı, “ağır sözler sahibini bağlar” denilir ve belki de az çok
tolere edilebilirdi. Ama bu çirkin kavganın tam ortasında “Ben Müslümanım”
diyen herkesin ortak değerleri olan İslam, Kur’an gibi kutsallar yer alıyor ve
maalesef her kavgamız bizden çok, bu kutsalların zedelenmesine yol açıyor. Mademki
biz görünür oldukça kavga gürültü de büyüyor; bu yüzden bize daha az görünür
olmak düşüyor.
İşte bu sebeple, her kim bundan
böyle bizim hakkımızda ne kadar ağır söz söylerse söylesin, kendi adıma “dövene
elsiz, sövene dilsiz” olacağıma dair söz veriyorum. Bu mübarek Ramazan
vesilesiyle, şu veya bu sebeple kendileri hakkında ağır ifadeler kullandığım
herkesten içtenlikle özür diliyorum; bizi seven insanlardan, kendilerini
sukut-ı hayale uğratmam sebebiyle hassaten özür diliyorum. Ayrıca, bundan böyle
sadece ilmî düzeyde çalışıp yazarak konuşacağımı, özellikle Kur’an’ın
tarihselliği fikrimin sonuna kadar arkasında durduğumu ve hiç kimseyle polemiğe
girmeksizin bu konuyla ilgili kitap çalışmasını tamamlayıp yayımlamanın zorunlu
olduğunu belirtmek istiyorum.
Dövene
elsiz gerek
Sövene
dilsiz gerek
Sen
derviş olamazsın
Derviş
gönülsüz gerek
YunusProf. Dr. Mustafa Öztürk - 7 Haziran 2016
Tesettür Modası ve Yozlaşma Tartışması
Geçen
günlerde İstanbul Haydarpaşa Gar’ında “muhafazakâr moda haftası”
etkinliği olarak “tesettür defilesi” düzenlendi ve bu defile İslâmî
duyarlığa sahip çevrelerce “tesettürün yozlaştırılması” olarak
değerlendirildi. Yine aynı etkinlik bazı yazarlarca, “Başörtüsü
mücadelesini kazandık ama tesettürü kaybettik; 30 küsur yıllık başörtüsü
mücadelesini, hakikati kapitalizme kurban eden bu tür soytarılıklar
için mi verdik?” diye eleştirildi. Tesettür kavramındaki mana itibariyle
bu eleştiriler gayet isabetliydi.
Arap dilinde tesettür,
“örtünmek, kendini saklayıp korumak, başkaları ile kendisi arasına
perde koymak” demektir. Bu kelimeyle kökteş olan sitr ise mecazen hayâ
anlamına gelir. Ayrıca sitr, “hetk” kelimesiyle birlikte
kullanıldığında, hayâ perdesinin yırtılmasını belirtir ve hayâ duygusunu
yitirmiş insan “mehtûkü’s-sitr” (hayâ perdesi yırtılmış) diye
nitelendirilir. Kısacası, tesettür belli uzuvları elbiseyle örtmekten
çok daha geniş ve derinlikli bir anlam alanına sahip olup her şeyden
önce ar, hayâ ve iffetle ilişkilidir.
***
Bu açıdan
bakıldığında, tartışmaya konu olan defilenin tesettür değil, teberrüc
(teşhir ya da “Beni fark et” davetiyesi) işlevine sahip olduğu
söylenebilir. Dolayısıyla bahis konusu defileyle ilgili “yozlaşma”
tespiti isabetlidir ve fakat büyük resim açısından bakıldığında tespit
kesinlikle eksiktir. Zira muhafazakâr çevrelerdeki yozlaşma çok geniş
bir spektruma sahiptir. Yozlaşmanın temel dinamiği, dünyaya bakış ve
hayatı kavrayışta, Nurdan Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” adlı kitabının
giriş kısmındaki ifadeyle söylersek, “feragat kipinden istek kipine,
yani “İstemem namertten bir yudum çare”den, “Ben de isterem” evresine
geçilmiş olmasıyla ilgilidir.
***
Bu evreye tanı koymak
gerekirse, en doğru tanı “dünyevileşme” olsa gerektir. Kur’an’da
Kureyş’in kaymak tabakasını oluşturan mütref müşriklere atıfla, “Habire
servet biriktirmek ve biriktirdiği serveti sayıp dökmekle meşgul olmak”,
“dünyaya kazık çakacağını sanmak”, “daha çok dünyalık sahibi olma
sevdasıyla oyalanmak” şeklindeki çarpıcı ifadelerle tanımlanan
dünyevileşme olgusu bugün itibariyle kendini siyaseten muhafazakâr,
diyaneten gelenekçi gören sayısız varlıklı Müslüman’ın yaşam tarzına
karşılık gelmekte, dahası hem kendini mıh gibi Müslüman olarak
algılamak, hem de tüketime doymayan bir insan olarak yaşamak gayet
normal görülmektedir. Başka bir ifadeyle, Kur’an’ın nazil olduğu
toplumsal matriste zengin müşriklerin ilâhî yergiye konu olan varlık ve
eşya tasavvurları, bugün itibariyle, varoluşu hayattan azami fayda/çıkar
sağlamaya bağlama çabası olarak muhafazakâr dünyada yeşertilmektedir.
***
İstitrat notu:
Görüldüğü gibi Kur’an’ı tarihselci nazarla okumak, onu tarihe gömmek
değil, bilakis nüzul ortamından hareketle tespit edilen asıl mana ve
maksadının bugünkü tarihsel düzlemde neye tekabül ettiğini
belirlemektir. İnanç, ahlak ve ibadet alanları ontolojiyle (varlık ve
varoluş) ilgili olduğundan, Kur’an’ın ilk hitap çevresindeki her beyanı
bugün de fazlasıyla karşılık bulmakta; ancak toplumsal düzen ve hukuk
alanıyla ilgili beyanlar dinamik ve değişken sosyoloji içerisinde illete
mebni olduğundan, bugünkü sosyolojide menatsız kalabilmektedir.
Dünyevileşme arızası
açgözlülük, sonradan görmüşlük ve tüketim gibi refikleriyle buluştuğunda
arzu ve istek tasarrufunun yerini hırs, tamah ve şehvet israfı alır.
Haliyle kanaatkârlık, diğerkâmlık, saygınlık ve çıtı pıtı erdemlilik
gibi değerler mazi repertuarında kalır. Böylece, “Allah, nimetinin
tezahürlerini kulunun üzerinde görmeyi sever” diyerekten, dünyaya
abanılıp maddi olan her şeye adeta saldırılır. Ekşi Sözlük’ten çarpıcı
bir alıntıyla, “Para tatlı, saldır Anadolu kaplanları!”
Ne tuhaftır ki
dünyevileşme ve tüketim yozlaşması malign tümör gibi toplumsal bünyenin
hemen her hücresine metastaz yaptığı halde, bu büyük problem özellikle
tesettür ve kadın imgesi üzerinden eleştirilir. Bu durum en azından bir
yönüyle ataerkil kodlarımızla ilintilidir. Çünkü ataerkil kodlamada
kadın fitneyle özdeştir. Fitnenin öznesi kadın, nesnesi ise erkektir.
Ataerkil kodlamada ırz, namus ve iffet gibi ahlâkî değerler aslında
kadının meselesidir. Dolayısıyla mezkûr değerlerin muhafazası kadına,
kadının namus bekçiliği erkeğe aittir. Namus bekçiliği onur, haysiyet ve
şeref kodlarıyla da pekiştirilen erkek için, kadının ciddi bir tehlike
ve tehdit olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Haliyle yozlaşma tesettür
ve kadın bağlamında hatırlanması gereken bir sorundur; erkek yozlaşması
diye bir sorun yoktur; oysa gerçekte kadın-erkek ayrımı söz konusu
olmaksızın yozlaşma diz boyudur.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 21 Mayıs 2016
Kaynak: http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/tesettur-modasi-ve-yozlasma-tartismasi-1133
Kaynak: http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/tesettur-modasi-ve-yozlasma-tartismasi-1133
Fazlur Rahman'a Vefa
Malatya
İnönü Üniversitesi 05-06 Mayıs 2016 tarihlerinde Uluslararası Fazlur
Rahman Sempozyumu düzenledi. 1997 yılında da İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanlığı’nca “İslam ve Modernizm: Fazlur Rahman Tecrübesi”
konulu bir uluslararası sempozyum düzenlenmiş ve Cumhurbaşkanı Erdoğan o
dönemde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak sempozyum
kitapçığındaki sunuş yazısında Fazlur Rahman’la ilgili olarak, “Kardeş
Pakistan’ın yetiştirdiği büyük bilim adamı ve düşünür Fazlur Rahman,
İslam dünyasında olduğu kadar Batı’da da önemsenen, düşünce ve tezleri
üzerinde geniş tartışmalar açan bir şahsiyettir. Düşünce hayatıyla
yakından ilgilenenler merhum Fazlur Rahman’ın Türkiye’de ne büyük bir
etkiye sahip olduğunu bilirler.” şeklinde ifadeler serdetmişti. Ne var
ki o günden bugüne köprünün altından çok sular akıp geçti.
Bildiğim kadarıyla
Türkiye’deki üniversite camiasında ilk defa Fazlur Rahman’la ilgili bir
sempozyum düzenlendi. Kuşkusuz bu çok önemli ve dikkat çekiciydi. Ancak
sempozyumun İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nce değil, rektörlük,
yani Rektör Prof. Dr. Cemil Çelik ve danışmanı Doç. Dr. Cafer Mum’un
özel gayretleriyle gerçekleşmesi çok daha dikkat çekiciydi. Cemil Çelik
Hoca tıpçı, Cafer Mum Hoca edebiyatçı... İnönü Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi’ndeki hocalar ise malumunuz İlahiyatçı… Ama iki gün boyunca
hemen hiçbir İlahiyatçı ortalıkta yoktu; ihtimal ki daha önemli işleri
vardı.
***
Sempozyuma yurt
dışındaki çeşitli üniversitelerden Prof. Dr. Ahmed Syafii Maarif, Prof.
Dr. Ernest Wolf Gazo, Asst. Prof. Dr. İmtiyaz Yusuf, yurt içinden ise
Fazlur Rahman’ın iki meşhur talebesi Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç ve Dr.
Bekir Demirkol ile Prof. Dr. İbrahim Özdemir ve bendeniz iştirak etti.
Buna mukabil Prof. Dr. Ömer Özsoy, Prof. Dr. İlhami Güler ve Prof. Dr.
Adil Çiftçi başlangıçta sempozyuma katılacaklarını bildirmelerine rağmen
son demde mazeret beyanıyla vazgeçtiler. Oysa Fazlur Rahman ismini
zikretmenin dahi günah sayıldığı bugünlerde Türkiye’deki bir üniversite
tarafından Fazlur Rahman adına sempozyum düzenlenmiş olması çok anlamlı
bir hadiseydi. Dolayısıyla hem bu sempozyumu düzenleyen hocalarımıza
şükran, hem de fikirlerinden çok istifade ettiğimiz üstada vefa borcu
olarak, iki el kanda da olsa programa iştirak bir zaruretti.
***
Her neyse, bendeniz
kendi adıma vefa borcumu ifa ettim; üstelik bu vesileyle Dr. Bekir
Demirkol Hoca’dan Fazlur Rahman’la ilgili özel bilgiler öğrendim.
Demirkol Hoca şunları söyledi: Fazlur Rahman’a göre en değerli ve önemli
tefsir kitabı Taberî’nin Câmiu’l-Beyân’ıdır. Tefsiri hedefinden saptırıp şirazesinden çıkarmanın tipik örneği ise Fahreddîn er-Râzî’nin Mefâtîhu’l-Ğayb’ıdır.
Fazlur Rahman pratik hayatında gelenekçi, mesela evinde yerel Pakistan
kıyafeti giyen birisidir. Kanaatkâr ve sufi-meşrep bir şahsiyettir…
Sigaraya düşkün birisidir; kalp krizi geçirdikten sonra zorunlu olarak
sigarayı terk etmiş ve fakat arada bir, “Bekir ver bir sigara deyip
yarıya kadar içmekten de vazgeçememiştir. Chicago’da Cuma namazlarını
Fazlur Rahman kıldırmış, Bekir Demirkol ve Alparslan Açıkgenç hocalar da
müezzinlik yapmıştır.
***
Tavzih notu:
Geçen haftaki yazımızın, “Namazda Kur’an’ın Farsça veya diğer
dillerdeki tercümesi okunabilir diyen İmam Ebû Hanîfe ve Hanefî fakihler
de Sünnîdir” şeklindeki kısmıyla ilgili olarak, “Ebû Hanîfe sadece
Farsça’yı zikretmiş; başka dillerden söz etmemiştir”, “Bazı Hanefî
âlimler İmam Ebu Hanîfe’nin bu görüşünden rücu ettiğini söylemiştir”
gibi itirazlar geldi. Öncelikle, geçen haftaki yazının, “Ebû Hanife’nin
namazda kıraat meselesiyle ilgili ictihadı doğru mu yanlış mı?” sorusuna
veya namazda kıraat konusuna değil, Ehl-i Sünnet bünyesindeki zenginlik
ve çeşitlilik olgusuna parmak bastığını belirtmek gerekir. İkinci
olarak, namazda kıraat meselesinde Farsça’nın yanı sıra Almanca,
İngilizce gibi diğer bütün diller için de ayrı ayrı ictihadda bulunmak
gerekmediğini anlamak için ortalama zekânın kâfi geldiği de bahusus not
edilmelidir. Üçüncü olarak, Ebû Hanîfe’nin söz konusu içtihadı Hanefî
mezhebinin kuruluş dönemindeki temel görüşlerini içeren zâhirü’r-rivaye
eserlerinde, yani İmam Muhammed’in el-Asl ve el-Camiu’s-Sağîr’inde, keza Cassâs’ın Muhtasaru İhtilâfi’l-Ulemâ’sı ve Ahkâmu’l-Kur’ân’ı, İmam el-Matüridî’nin Te’vîlat’ı
(A’lâ 87/18-19. ayetlerin tefsiri) gibi temel eserlerde “rücu” kaydı
olmaksızın zikredilir. Hülasa, ilmî ve entelektüel edep, bir yazının ana
konusunu bütünlük içinde anlamayı, dolayısıyla belli bir ifadeyi sağa
sola çekip hedef şaşırtmamayı ve malumatfuruşluk yapmamayı gerektirir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 14 Mayıs 2016
Yeni Ehl-i Sünnetçilik: Ben Sıffînsiz Yapamam; Tekfirsiz Hiç Duramam!
Geçen
hafta sonu İstanbul’da Kur’an Çalışmaları Vakfı’nca düzenlenen “Bütün
Boyutlarıyla Din Gerçeği” sempozyumunda sunduğum tebliğde mealen şöyle
demiştim: Cumhuriyet’in kuruluşundan beri bu ülkede din, Hz. Yûsuf’un
te’vil ettiği rüya gibi ya uzun zaman boyunca kıtlık ya da bolluk konusu
olmuştur. Tek parti döneminde kamusal alan ve din konusunda kıtlık
yaşandığı malumdur. 28 Şubat sürecinde Kemalist ve laikçi çevrelerin
sözde laiklik adına ensemizde boza pişirdikleri de malumdur. Bugünkü
Türkiye’de ise dinî bolluk yaşanmakta; fakat bu defa da din israf konusu
olmaktadır.
Hususen son zamanda peyda olup hormon
takviyesiyle gürbüzleştikleri intibaı uyandıran ve ulusal ölçekli
televizyon kanallarında din adına sürekli olarak dedikodu yapıp dinî
alanda kendileri gibi düşünmeyen birçok ilim-fikir adamını karalamayı
marifet sanan birkaç fütursuz zevat yüzünden genelde din, özelde Ehl-i
sünnet konusu şirazesinden çıkma aşamasına gelmiş durumdadır. Din
konusundaki israf bu minvalde sürdüğü takdirde, İslamcılık gibi Ehl-i
sünnet kavramının da çok yakında haraç mezat nesnesi olacağı
kuşkusuzdur.
***
Ehl-i sünnet geçmişte olduğu gibi bugün
de İslam dünyasının kahir ekseriyetine atıfta bulunan genel bir
isimlendirme olup bünyesinde sayısız farklı görüş ve yorum barındıran
çok büyük bir gövdedir. Bu itibarla, günümüzdeki birkaç fütursuz
şımarığın sözde Ehl-i sünnet müdafiliği yaparken ne kadar sığ, sakil ve
dar çerçeveli bir zihniyeti temsil ettiğini gözler önüne sermek için
İslam düşünce tarihinde Ehl-i sünnetin temsil alanına ve/veya İslam’ın
Sünnî yorumunun kendi içinde nasıl dallanıp budaklandığına dair birkaç
örnek vermek faydalı olabilir.
***
Allah’ın gökte olduğuna inanan Ehl-i
hadis Sünnîdir. Allah’ın her yerde hazır ve nazır olduğuna inanan
Mâtüridî ve Eş’arî kelamcılar da Sünnîdir. “Namazda Kur’an’ın Arapçası
okunmalı” diyen Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî fakihler Sünnîdir. “Namazda
Kur’an’ın Farsça veya diğer dillerdeki tercümesi okunabilir” diyen İmam
Ebû Hanîfe ve Hanefî fakihler de Sünnîdir. Vahdet-i vücûd fikrini
savunan Molla Fenarî Sünnîdir. Bu fikri eleştiren Teftazânî de Sünnîdir.
“Kadından peygamber olmaz” diyen Mâtüridiyye Sünnîdir. “Kadından
peygamber olur” diyen Eş’ârîyye de Sünnîdir. Hz. Ömer’in müellefe-i
kulûbla ilgili meşhur ictihadını, “İctihad yoluyla nesh” diye tanımlayan
İmam Mâtüridî Sünnîdir. Bu konuda farklı düşünen sayısız Hanefî, Şâfiî,
Mâlikî müfessir/fakih de Sünnîdir. “İnsanlar fıkıh konusunda Ebû
Hanife’nin çoluk çocuğu mesabesindedir” diyen İmam Şafiî Sünnîdir. “Ebû
Hanife Hz. Muhammed’in dinini değiştiren, hadise hezeyan diyen,
küfründen dolayı iki kez tövbeye davet edilen bir fitnecidir” diyen İbn
Hibbân da Sünnîdir. Anlaşıldığı kadarıyla bugünkü sekter Ehl-i
sünnetçiler İbn Hibbân’ın fikrî nesebine müntesiptir.
***
Bu mesele bir tarafa, Ehl-i sünnet
birkaç şımarığın sığ ve sakil söylemlerine kurban edilemeyecek kadar
önemli ve değerli bir ilmî-fikrî zenginliktir. Ayrıca şunu belirtmek
gerekir ki din (şer-i münezzel) insan ve tarihle buluştuğunda
müevvelleşir. Başka bir ifadeyle, din ve dinî metnin (nass) insan
zihnine taalluk ettiği an itibariyle farklı şekillerde yorumlanması
kaçınılmaz bir gerçektir. Bu gerçekliğin tarihsel tecrübedeki karşılığı
ise “mezhep”tir. Sorun mezhepte değil, faşizan mezhepçilikte, yani belli
bir dönemdeki beşerî din yorumunun mutlak hakikatle
özdeşleştirilmesindedir. Bizatihi din ile belli bir mezhebî yorum
arasında özdeşlik kurmak ve tek hakikatçi dille konuşmak ya katıksız
cahilliğin ya da “Ben Sıffînsiz yapamam; tekfirsiz hiç duramam” demeye
çalışan hastalıklı bir ruh halinin dışa vurumu olsa gerektir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 7 Mayıs 2016
İslam’ın Altıncı Şartı: Haddini Bilmek!
İslam’ın Altıncı Şartı: Haddini Bilmek!
Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK - 12 Mayıs 2016
Dün akşam
yazıp arkadaşlar vesilesiyle internet ortamında yayımladığım “Dinî Alanda Gündemsiz ve Sermayesiz Kalmanın İlacı: Tarihselcilik ve Tarihselci Söyleme Laf Sokmak!” başlıklı yazımıza itiraz mahiyetinde birkaç haddini bilmezin sözde
yorumuna muttali oldum ve maalesef bu satırları yazma ihtiyacı duydum.
Öncelikle söz
konusu yazıya itiraz yorumu yazanların müşterek vasfının haddini bilmezlik
olduğunu vurgulamak ve İslam’ın altıncı şartının haddini bilmek olduğunu
hatırlatmak zorundayım. Hazretin birisi, “Neden
geveleyip duruyorsunuz. Caner gibi mertçe hakaret ve küfür etmeden
sinenizdekini neden dökemiyorsunuz ortaya…” diyor ve kendince anlamlı bir şey
yazdığını düşünüyor.
Sayın hazret, tarihselci söylemden daha açık bir beyan
tarzı var mıdır? Yani “Kur’an’ın îlâdan zıhara, haram ay hukukundan savaş,
ganimet ve köle hukukuna kadar birçok hükmü tarihseldir” demekten daha mertçe
bir görüş beyanı var mıdır? Buna karşılık, tıpkı sizin gibi tarihselci söyleme
karşı çıkanların dünkü yazımızda tek tek sıraladığımız Kur’an ahkâmını bugünkü
düzlemde nasıl uyguladıkları, ne zaman uygulamaya başlayacakları veya bu
hükümlerin uygulanması için ne yaptıkları sorusunu görmezden gelip, tek
kelimelik cevap verme ihtiyacı hissetmeyip meseleyi başka bir mecraya çekmesinden
daha namert bir yaklaşım var mıdır?
Bizi “Bu son atışma göstermiştir ki beşikten itibaren
din tahsil etseniz de "şüphesiz müminler kardeştir" sözünü idrak
edememişsiniz ki çıkıp TV'lerde saatlerce ne anlatıyorsunuz?” diye eleştiren zata
gelince, bu zatın bilmesi gerekir ki bu son atışmanın bizimle ilgili boyutu can
sıkıntısı yüzünden bir sataşma yazısı yazmak gibi bir şeytani ihtiyaçtan değil,
birilerinin televizyon kanallarında veya sosyal mecralarda bizim adımızı açıkça
zikrederek “tarihselcilik kâfirliktir” dercesine sürekli ama sürekli olarak istiskalde
bulunmaları karşısında sabır taşının çatlamış olmasından mütevellittir.
Dünkü yazımızın ilk kısımları niçin böyle bir yazı
yazma ihtiyacı duyduğumuzun anlaşılmasına kâfidir. Dikkat edilirse, televizyon
programlarında hiçbir isim zikrettiğim vaki değildir; buna mukabil pek çok
zevatın din konusunda birilerinin isimlerini zikrederek konuşmaktan başka bir
sermayesinin bulunmadığı da aşikâr bir gerçektir. Şu halde, olan bitenleri sağduyuyla yeniden
düşünüp değerlendirmek, kimin kardeşlik hukukuna re’sen saldırdığını iyi ölçüp
tartmak gerekir. Hoş, Cübbeli Ahmed hocaya intisap etmek de pekâlâ bir
alternatiftir. Tercih sizindir.
Son olarak, kendisini muhtemelen bizimle asker
arkadaşı sanan ve yine muhtemelen bu sebeple, “Delil getirdiklerin de doğru
olsa” diye yorum yazan hadsize gelince, bu hadsizin “tevhide gel tevhide”
ilahisini hatırlatan bir üslupla “Kur’an’dan konuş Kur’an’dan” diye yazdıkları,
kelimenin tam manasıyla acınası bir zavallılıktır. Bu hadsizin aklı sıra bize
eleştiri yazmadan önce, dünkü yazımızda tek tek sayılan Kur’an ahkâmının
evrensel tatbik alanlarını izah etmesi, ondan sonra ulema ve nesh konusunda
ahkâm kesmesi lazımdır. Ancak bu hadsizler familyası hadlerini bilmekten aciz
olduklarından böyle küstahlıkları marifet sanmaktadır. Ama ben yine de “Kur’an’dan konuş Kur’an’dan” diyen
bu hadsize, bir örnekle Kur’an’dan konuşayım.
Örnek: Necva
sadakası ayetleri (Mücadile 58/12-13).
Mücadile 12.
ayet: Ey Müminler! Peygamberle özel bir
konu hakkında konuşmadan önce sadaka verin. Böyle davranmanız sizin için son
derece nezih ve hayırlı bir iştir…
Mücadile 13. ayet:
Peygamberle özel bir konu hakkında konuşmadan önce sadaka vermekten yüksündünüz
değil mi? Madem yüksündünüz; o halde Allah da sizi bağışlayıp bu yükümlülüğünüzü
kaldırdı…
Soru 1: Necva
sadakası bugün kime verilecektir?
Soru 2: Hz.
Peygamber hayatta olmadığına göre söz konusu sadaka hususunda onun temsilcisi
kimdir?
Soru 3: Necva
sadakasıyla ilgili ikinci ayette, hükmün kaldırıldığına işaret edildiğine göre
bugün bu sadaka her kime verilecekse ilkin verilip sonra geri iadesi mi
istenecektir?
Soru 4: Sayın
evrenselciler ve ümmetselciler! Hayatınız boyunca bu ayetlerdeki hüküm
gereğince hiç necva sadakası verdiniz ve ikinci ayet mucibince bu uygulamadan
vazgeçtiniz mi?
Soru 5: İlk ayette
hüküm vaz edildiğine, ikinci ayette hükmün sona erdiğine işaret edildiğine göre
bu iki ayetten biri her halükarda işlevsiz değil mi?
Soru 6: Ümmet-i
Muhammed, nüzul döneminden bugüne değin necva sadakası ayetleriyle bir kez
olsun amel etmiş midir?
Soru 7: Hz. Ali’nin,
“Kur’an’da bir ayet var ki o ayetle benden önce benden sonra bir tek kişinin
amel ettiğini bilmiyorum. Söz konusu ayet necva sadakası ayetidir.” sözü ne
anlama gelmektedir?
Soru 8: Siz sayın evrenselciler ve diğer bütün müslüman
kitleler nüzul döneminden bugüne değin necva sadakası ayetlerindeki hükmü
tatbik etmedilerse -ki zaten ikinci ayet ilk ayeti hükümden düşürmüştür- buna
neshten başka ne denir?
Soru 9: Kendi
hayatınızda bir gün olsun uygulamadığınız, uygulama zemini bulamadığımız,
üstelik bu durumdan rahatsızlık duymadığınız halde gerek Kur’an, gerek ulema ve
gerekse nesh gibi konularda bu denli pervasızca konuşmanın âlemi nedir?
Dinî Alanda Gündemsiz ve Sermayesiz Kalmanın İlacı: Tarihselcilik ve Tarihselci Söyleme Laf Sokmak!
Dinî Alanda Gündemsiz ve Sermayesiz Kalmanın İlacı: Tarihselcilik ve Tarihselci Söyleme Laf Sokmak!
Prof.
Dr. Mustafa ÖZTÜRK - 11 Mayıs 2016
Günümüz
Türkiye’sinde dinî alanda bolluk ve bereketin artmasından olsa gerek, din hal-i
hazırda basbayağı israf nesnesi haline gelmiş durumdadır. Belli ki bu konuda
israfı mübah sayan bazı zevat, kendi uzmanlık alanlarıyla ilgili işlerini
muhtemelen avukata havale ettiklerinden olsa gerek, üstlerine vazife olmayan
işlere burun sokup sabah akşam ahkâm kesmek gibi kötü bir alışkanlık kazanmış
gibi görünüyor. Yine din alanındaki bolluktan olsa gerek, Kur’an yorumculuğu
artık harc-ı âlem ve/veya anonim bir meslek dalı haline geldiğinden, sosyoloğundan
psikoloğuna, hatta botanikçisinden uzay bilimcisine kadar bütün herkes cümle âleme Kur’an
ve tefsir dersi vermeyi marifet biliyor.
Bu bağlamda derslerin
popüler olmasına ve geniş kitleleri kışkırtmasına da hayli özen gösteriliyor.
Zira “Kur’an’da bilim, big bang” gibi popüler ve fantastik tefsir dersleri
özellikle şöhret açısından iyi gelir getiriyor. Ama gün geliyor, bu derslerin albenisi
azalıyor; çünkü her Allah’ın günü aynı şeyleri anlatmak insanları bayıyor;
kaldı ki anlatanlar da bir noktadan sonra tabir caizse geviş getirmeye
başlıyor. İşte tam bu noktada,
kitlelerin dikkatlerini celbedecek, hatta kışkırtıp galeyana getirecek temcid
pilavına avdet ediliyor. Tefsir sahasındaki temcid pilavı “tarihselcilik” diye isimlendiriliyor.
Konuşacak konunuz kalmadığında, mevzular tekrara sarmaya başladığında, behemehâl
bu pilava kaşık sallama ihtiyacı hissediliyor. Çünkü tarihselcilik ve
tarihselcilere çakmanın sabit ve standart bir müşteri kitlesi hazırda bekliyor.
Hele de gelenek ve gelenekçiliğin fetişletiştiği şu dönemde ortalık müşteri
kaynıyor.
Şimdi yine
birileri çıkmış tarihselcilik hakkında laf kalabalığı yapıyor. Bu meyanda,
“tarihselcilik, Allah’ın yap dediğine, işittik ve itaat ettik ifadesinin
eylemsel karşılığıyla mukabelede bulunmak yerine, şu zamanda bu iş yapılmaz ki
demekle eşdeğerdir" filan diyor. Ancak “tarihselcilik aslında bir tür inkâr ve
ilhaddır” demeye getiren bu zevata şöyle söylemek gerekiyor:
Mademki
Allah’ın emri karşısında evrenselci ya da ümmetselci (ne demekse?!) bir yaklaşımla,
“Başım gözüm üstüne” demek gerekiyor; o halde sayın evrenselciler ve
ümmetselcilerin aynı yaklaşımla ve tam bir itaatkarlıkla Kur’an’ın haram aylar
ve savaş hukuku, haram aylar ve nesi hukuku, fey ve ganimet hukuku, savaş ve
seyf ayeti hukuku, cihad ve fetih hukuku, savaş esiri, cariye ve köle hukuku
(Hoş, gerçi nüzul dönemindeki sosyolojik matrisi 2016 tarihinden hareketle
Beşiktaş, Nişantaşı, Bebek ve Emirgan gibi semtlerdeki sosyoloji gibi tahayyül
ve tasavvur eden bu zevata göre Kur’an’da cariye mariye filan yok; ama hiç
şüphesiz Hz. Safiyye, Hz. Cüveriyye ve Hz. Mariye var… Bu isimlerin Hz.
Peygamber’le irtibatları ya da ne zaman ve hangi şartlarda Hz. Peygamber’in
ailesine katıldıkları meselesini bilmekte azami fayda var), ganimetin beşte
birini Allah’a ve rasulüne tahsis hukuku, Ehl-i kitap ve cizye hukuku, evlilik
ve boşanmayla ilgili olarak iddet, mehir, mülaane, zıhar, ila, mehir, süt
annelikve süt anneye ücret hukuku, mirasta kelale hukuku, zekâtta müellef-i
kulub, köle, esir, amil (zekât toplama memuru) hukuku, necva sadakası hukuku,
Hz. Peygamber’in evlilikle ilgili imtiyazlılık hukuku, zina ve yüz sopa hukuku,
kazf ve seksen sopa hukuku, kısas ve diyet hukuku, hirabe hukuku, hırsızlık ve
el kesme hukuku, kardeşlik akdi hukuku, deyn/müdayene (alacak verecek ve borç) hukuku
gibi meselelerle ilgili ayetlerdeki ahkâmı sözüm ona tarihselciler gibi
maslahat, makasıd gibi yollara sapmadan, adam gibi, yani harfi harfine ve lafzî
mucibince nasıl uyguladıklarını veya ne zaman uygulamaya başlayacaklarını
veyahut bütün bu hükümlerin uygulanması için ne yaptıklarını açıkça ve etraflıca
anlatmaları ahlak, namus, şeref, haysiyet açısından bir boyun borcudur. Sayın
evrenselciler ve ümmetselciler bu boyun borcunu ödemeye yanaşmadıkları takdirde
ahlak, namus, şeref ve haysiyet kelimelerinin sonuna “sız” ve “siz”
kelimelerini eklemek de bizim boyun borcumuzdur. Sözün özü, din alanında şark
kurnazlığının, fırıldaklığın âlemi yoktur!
Son bir not
olarak, tarihselcilerin en büyük iddiası ve kanıtı, “Ben evrenselciyim” ya da “Kur’an
ahkâmı evrensel ve ümmetseldir” deyip de pratik hayatlarında tarihselcilerden farklı
ve fazla olarak belki de bir tek Kur’an ahkâmını tatbik etmeyen tipolojilerdeki
iki dünyalılık, çifte standartçılık ve çift suratlılıktır. Bir diğer delil ise
Kur’an’da bir bakıma münafıklık alameti olarak zikredilen, “Ne diye yapmadığınız
şeyleri söyleyip duruyorsunuz” ayetidir. Bir diğer delil, İslam ulemasının hemen
tamamının, şu son dönemde “Ben dinî alanda Kur’an’dan başka kaynak tanımam”
diyen türediler zümresi peyda oluncaya değin, neredeyse bütün bir İslam tarihi
boyunca Kur’an’daki birçok ayetin mensuh, yani hükmünün sona erdiğini söylemiş
olması ve üstüne üstlük “Kur’an’da nesh yoktur” diyenleri Yahudilere benzetmesi
ve dolayısıyla böyle bir görüşe sahip olan kimseleri kâle alınmaması gereken
cahiller zümresi olarak değerlendirmesidir. Ezcümle, İslam âlimleri sadece seyf
ayetinin (Tevbe 9/5) yüz küsur ayetteki hükmü ilga ettiğini söylemekte beis
görmemiş ve bu görüş asırlar boyunca tefsir ve fıkıh ulemasının hemen tamamı
nezdinde hüsn ü kabul görmüş ise, tarihselciliğin İslam tarihi kadar eski ve
köklü bir damar olduğunu bu cühelanın idrak etmesi veya en azından kendi
cahilliklerini fark etmesi gerekir.
Konuyla alakalı okunması gereken diğer yazı: Özür Beyânı - 7 Haziran 2016
Konuyla alakalı okunması gereken diğer yazı: Özür Beyânı - 7 Haziran 2016
Muhafazakâr-Gelenekçi Zihniyet ve Çift Dünyalılık Problemi
İçinde
bulunduğumuz zaman dilimi genellikle modern kelimesi ve türevleriyle
tarif edilir. Sosyoloji erbabı “modern”in önüne bir de “post” eklemek
gerektiğini belirtir. Post eklemli modernlik, kanımca Batı dünyası için
geçerlidir; bizim buralarda ise henüz ek yerine gelinememiştir. Çünkü
bizde modernlik merkezden ve iç dinamiklerden üretilmiş değildir.
Bilakis “küffar” karşısında yediğimiz ağır askerî sadmeler yüzünden
bizde modernliğin kendini fark ettirmesi ilkin cephede kurşun ihtiyacı
olarak tezahür etmiş; derken, birkaç asırdır tarihte tatile
çıkmışlığımızın neticesi olarak imar, ekonomi, teknoloji gibi diğer
bütün alanlarla ilgili ihtiyaçlar sökün etmiştir. Hâl-i hazırdaki
bayındırlık-imar (örnek: Toki isimli konut siloları) şehvetimiz de söz
konusu ihtiyaçları henüz karşılayamadığımızın göstergesidir.
Ne var ki biz öyle necip bir milletiz ki
bir taraftan ucube görünümlü Toki silolarını, sözgelimi eski Bursa’nın
kalbine hançer gibi saplarız; bir taraftan da her vesileyle “ceddin
deden, nesli baban” diyerek ecdada layık nesiller olduğumuzu ispata
çalışırız. Şanlı tarihimiz, geleneğimiz ve medeniyetimize sadakatimizi
Ertuğrul’undan Filinta’sına kadar sükseli dizi filmlerle de ispata
hazırız. Kısacası, söylem ve teşhir düzeyinde su katılmamış gelenekçi ve
muhafazakârız; ama Tanıl Bora’nın “İnşaat Ya Resulu(e)lah” başlıklı
kitaptaki tespitiyle, gelenek lafının şaşasına pek düşkün olduğumuz
halde geleneğin maddi-kültürel varlığına karşı da son derece duyarsız ve
hoyratız. Belli ki kimlik gururuna indirgenmiş bir “öz”den başka pek
fazla tutamağı olmayan bir maneviyattan ötesi, tıpkı alet çantası gibi
portatiftir. Geleneksizliğin gelenekçilerce tescillendiği bir sosyolojik
vasatta, müteahhit ve mimarlarımızın Selçuklu motifi diye bilinen
unsurları sekiz-on katlı kunt binalara rokokolamasına, cami veya
apartman cephesine çini taklidi fayans sıvamasına şaşırmamak gerekir.
Keza Cumhuriyet'in sıfır mazi siyasetinin pek mazici İslamcılık ve
muhafazakârlık tarafından içselleştirilmiş olmasını da yadırgamamak
gerekir. Bugünkü imar felsefesi, yine Bora’nın tespitiyle, Turgut
Cansever ve Nurettin Topçu’yla değil, Kemalist modernizmin coşkun
sözcüsü Sabahattin Eyüpoğlu’nun apartman (oturma makinesi) sevgisiyle
hısımdır.
Böyle söylemek ya da Cansever gibi,
çevrenin gayr-ı muntazamlıklarına uyum gösterip ona karşı geometrik
çizgilerle diklenmemek gerektiğine inanmak yahut Topçu gibi, bina
azmanlarına karşı çıkmak, eminim, kimi çevrelerce fitnecilik diye
değerlendirilecektir. Bu mesele bir kenara, söylemde muhafazakâr ve
gelenekçi, pratik hayatta ise alabildiğine ilkesiz ve biçimsiz modernist
olduğumuz kesindir. Yani iki dünyalı, iki şahsiyetli ve iki
kimlikliyizdir. Bu patolojik halin önemli sebeplerinden biri, modernlik
olgusunu asıl mahiyeti ve kendine özgü felsefesi içinde serinkanlılıkla
teşrih masasına yatırmak yerine hep geleneklerimiz ve düşünce
biçimlerimiz üzerinde yarattığı travmalı değişimlere bakarak
değerlendirmekle ilgilidir. Daryush Shayegan’ın ifadesiyle, İslam
dünyası Batı’nın maddi gücüyle karşılaşmasının ilk safhasında kendi
gecikmesini fark ettiği zaman bu gücü hayranlıkla karşılamış, Batı
etkisine kapanıp en uçuk fantazmları diriltmeye başladığında ise aynı
gücü uğursuz olarak tanımlamıştır. İlk tepki alabildiğine coşkulu olmuş,
ikincisi ise saplantılı bir reddedişin histerili dilini kurmuştur.
Bugün gelinen noktada, hem şeriatın tüm
zamanlar ve mekânlarda geçerli olduğuna inanan ve fakat lütfedip bu
geçerliğinin nasıllığı hakkında hemen hiçbir teklif sunmayan sıkı
gelenekçi bir Müslüman, hem girişimci bir kapitalist, hem iş bitirici
bir teknokrat, hem de ateşli bir milliyetçi olma hususunda, “Neden
olmasın?!” der gibiyiz… İşbu iki, hatta üç, dört dünyalılık, modernliğin
gelenek marifetiyle asıl tabiatından uzaklaştırılması, geleneğin de
modernliğin çelmelerine maruz kalması probleminin farkına varılmamasıyla
alakalıdır ki belki de en çok muhafazakâr kitle bu vaziyetten memnun
olduğu için, sanki “sıfır sorunlu” modunda yaşamaktadır… İLAN: Dert
sahibi adam aranmaktadır!
Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 30 Nisan 2016
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)