Fikir tarihimizde üç temel akım: Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük… Osmanlı neden modernleşme ihtiyacını duydu? Modernleşme konusunda İslamcılar ve Türkçüler ne düşünüyordu? Sosyalizm ve liberalizm Türkiye’de neden daima çok zayıf kaldı? İslamcılığın günümüzdeki sorunları neler? Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman ve Prof. Dr. Mustafa Öztürk Eğrisi Doğrusu’nda Taha Akyol’un sorularını cevaplandırdı.
Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük | Eğrisi Doğrusu / CNN Türk | 30 Haziran 2017
Etiketler:
Batıcılık,
CNN Turk,
İslamcılık,
Konuk Olduğu Programlar,
Modernizm,
Osmanlı,
Türkçülük,
Video
Te'vil Varsa Tekfir Yoktur!
Te’vil,
İslâmî ilimlerde, özellikle de kelam ve fıkıh usulünde anahtar kavram
denebilecek bir hüviyete sahiptir. Arapçada “bir şeyin hem evveli hem
akıbeti” anlamındaki evl kökünden türemiş bir kelime olarak te’vil başta
Yûsuf suresi olmak üzere Kur’an’ın birçok suresinde/ayetinde de geçer
ve ilgili ayetlerde, “önceden vuku bulacağı bildirilen bir hadisenin
bilahare meydana gelmesi, rüyada görülen sembollerin dış dünyada nelere
karşılık geldiğinin izah edilmesi (rüya tabiri), bir şeyin akıbeti, iç
yüzü ve gerçek mahiyeti” gibi anlamlar içerir. Istılahta ise te’vil,
“Kur’an’daki bir kelime veya lafzı müdellel olarak ilk ve açık manası
dışında ikincil bir muhtemel manaya hamletmek” diye tarif edilir. Fakat
bu ıstılâhî anlam “te’vil”in Kur’an’daki anlam ve kullanımına pek
muvafık değildir. Hâl böyleyken te’vil İslâmî ilimler geleneğinde
“Kur’an yorumu” anlamında terimleşmiştir.
***
Klasik İslâmî kaynaklarda tefsir ile
te’vil arasında kategorik bir ayrıma gidilmiş, tefsirin “ilâhî maksat ve
muradın ne olduğu hususunda kesin konuşmak”, te’vilin ise “ayetlerdeki
muhtemel manalar arasında bir tercihte bulunmak” anlamına geldiği
belirtilmiştir. Buna göre tefsir vebal riski yüksek bir faaliyettir.
Çünkü tefsir “Allah’ın bu ayetteki muradı şudur” demekle eşdeğerdir. Bu
yüzden İmam el-Mâtüridî, “tefsir”i Kur’an vahyinin nüzulüne şahitlik
eden sahabeye özgü bir faaliyet olarak nitelendirmiş, te’vilin ise
tefsire kıyasla çok daha risksiz olduğuna dikkat çekmiştir. Çünkü te’vil
isabetlilik ve isabetsizlik ihtimallerine açık olup kesinlik iddiası
içermemektedir. Bu yüzden Mâtüridî, “Tefsir sahabenin, te’vil fukahanın
(ulemanın) işidir” demiştir.
Mâtüridî’nin söyledikleri önemlidir; fakat
bilhassa Âl-i İmrân 3/7. ayet dikkate alındığında, Allah’ın muradı
hakkında kesin konuşma iddiasının “tefsir”le değil, “te’vil”le ilgili
olduğunu söylemek, dolayısıyla Mâtüridî’nin naklettiği ayrımı tersine
çevirmek gerekir. Ancak her nedense İslam uleması “te’vil”i bir tür re’y
ve ictihad olarak öznellik ve hata payı en başından müsellem bir
faaliyet olarak tanımlamayı yeğlemiştir. Sonuçta tefsir ile te’vil
arasındaki mezkûr ayrım dikkate alındığında hem Kur’an çalışmalarının
hem de bu alanda yazılan kitapların çoğunlukla te’vil diye
nitelendirilmesi gerektiği düşünülebilir. Fakat gelenekte
-Hanefî/Mâtüridî literatür kısmen hariç- te’vilden ziyade tefsir
nitelemesinin ön plana çıkması dikkat çekicidir. Ehl-i Sünnet
zaviyesinden bakıldığında, bunun muhtemel sebeplerinden biri, aşırı Şiî
İsmâiliyye (Bâtıniyye) fırkası ile “bâtınî te’vil” kavramı arasında
özdeşlik bulunması ve bu fırkanın bâtınî te’villerinde Kur’an’daki açık
anlamların buharlaşmasıdır. İkinci bir muhtemel sebep, özellikle Ehl-i
Sünnet’in nüvesini oluşturan Ehl-i hadis ekolüne göre te’vil
“Zanâdıka”nın (Zındıklar), yani Cehmiyye ve Mu’tezile gibi fırkaların
alamet-i farikasıdır. Te’vil aynı zamanda dinî alanda akıl ve re’ye alan
açılmasıdır ki Ehl-i hadise göre dinde re’y ve te’vile mahal yoktur.
Gelenekte te’vilden ziyade tefsir
kavramının ön plana çıkmasıyla ilgili bir diğer muhtemel sebep, Kur’an’a
referansla konuşan hemen herkesin “vallahu a’lem” kaydına rağmen kendi
görüş ve kanaatini zımnen murad-ı ilâhî ile eşdeğer tutma veya en
azından bu yönde bir algı oluşturma arzusu olsa gerektir. Nitekim
gelenekte hiçbir mezhep veya âlimin, “Ayranım ekşi” demediği iyi
bilinmektedir. Bütün bunlar bir kenara, te’vil geçmişte ve günümüzde
sayısız istismara konu olmasına rağmen yine de dinî alanda rahat nefes
almamızı sağlayacak büyük bir imkândır. Özellikle tekfir sorunu dikkate
alındığında, te’vilin kıymeti çok daha iyi anlaşılır. Bu vesileyle
meşhur Hanbelî fakihi ve usûl âlimi Muvaffakuddîn İbn Kudâme’nin,
“Te’vil varsa tekfir yoktur!” diye özetlenebilecek ifadelerini kısaca
aktarmakta fayda vardır.
***
İbn Kudâme, şer’an haram kılındığı
hususunda hiçbir şüphe bulunmayan zina, domuz eti yemek gibi fiillerin
helal olduğu görüşüne sahip bir kişinin küfre girdiğini, fakat böyle bir
görüş ve kanaatin te’vile dayanması halinde durumun değiştiğini söyler
ve bunu Hâricîlerin tavrıyla örnekler. Hâricîler müslümanların canlarını
ve mallarını helal saydıkları, hatta müslüman kanı dökmeyi Allah’a
yakınlaşma vesilesi gibi algıladıkları halde fukahanın çoğunluğu bu
fırkayı tekfir etmemiş, Hz. Ali’yi öldüren İbn Mülcem’i de kâfir olarak
nitelendirmemiştir. Fukahanın bu ihtiyatlı yaklaşımı Hâricîlerin yapıp
ettikleri yanlış işleri te’vil yoluyla Kur’an’a dayandırmış olmalarına
müstenittir. Kudâme b. Maz’ûn ve Ebû Cendel el-Âs adlı sahâbîlerin iman
ve salih amelde sebatkâr ve duyarlı davranan müminlerin vaktiyle
tattıkları şeylerden dolayı sorumlu tutulmayacaklarını bildiren Mâide
5/93. ayeti delil göstererek içki içmeye devam etmeleri ve bundan dolayı
cezalandırılmamaları gerektiğini söylemeleri de “te’vil varsa tekfir
yoktur” ilkesine dair ilginç bir örnektir (Bkz. Ebû Muhammed
Muvaffakuddîn İbn Kudâme, el-Muğnî, Dâru Âlemi’l-Kütüb, Riyad 1997, XII.
276-277).
Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 26 Ağustos 2017
Dinden Soğutan Din Tartışmalarımız
Son
zamanlarda tanık olduğumuz din eksenli birçok tartışmada bazı çevreler
örgütlü mafyatik yapıları anımsatan tavır ve tutumlarıyla dikkat
çekiyor. Bu çevreler dinî alanda cümle âleme nizam verip herkesi terbiye
etmeyi kendilerine vazife edinmiş görünüyor. Özellikle kendilerini
“Ehl-i Sünnet”çi olarak tanımlayan bir grup var ki bunlar muhalif olarak
mimledikleri herkesin defterini dürmeye çalışıyor. Bu minvalde kimi
zaman hedef gösterme gibi süflî usullere başvuruluyor, kimi zaman
“Falancayı OHAL kararnamesiyle ihraç edin” mealinde naralar atılıyor,
kimi zaman bazı ilmî kurumlara, “Kur’an’ı inkâr merkezi” gibi çirkin
yaftalar yapıştırılıyor, kimi zaman “b...k yemek/yedirmek” gibi
ifadelerle muarız çevrelere çok çirkin hakaretler yağdırılıyor. Bütün bu
rezilliklerin failleri ihtimal ki bir yerlerden destek ve himaye
görüyor. Zira kendi özgül ağırlıklarından hareketle böyle bir
kabadayılığa soyunmaları pek olası görünmüyor.
***
Öte yandan, bu taife öteden beri dinî
alanda geleneğe yaslanmanın rantını devşiriyor. Geleneğe yaslanmak hem
büyük rant sağlıyor hem de düşük maliyetle güç ve nüfuz sahibi olma
imkânı bahşediyor. Toplumsal çoğunluğu temsil eden avâm-ı nâs tarih
boyunca geleneksel dinî anlayışı benimsediği ve bu hâkim anlayış çok
yönlü okuma, girintili çıkıntılı düşünerek anlamaya çalışma, sorgulama,
tartışma gibi ilmî ve entelektüel faaliyetlere pek ihtiyaç
hissettirmediği için, dinî alanda gelenekçi söylemi sahiplenmek
hakikaten büyük kâr getiriyor. Hele de zamanın ruhu ecdat edebiyatını
kıymete bindiriyorsa, gelenekçilik çok daha kârlı bir söylem haline
geliyor. Bütün bunları söylerken asıl konumuz ve sorunumuzun dinî alanda
gelenekçi veya yenilikçi yaklaşımı benimsemeyle ilgili olmadığını da
not etmemiz gerekiyor.
Asıl can yakıcı sorunumuz din ve dinî
değerlerin kavga gürültü konusu olması, hemen her dinî tartışmanın tabir
caizse karakolda sonlanmasıdır. Daha da kötüsü, söz konusu
tartışmalarda kimi zaman edep ve haya sınırlarının zorlanması, hatta
vaaz kürsüsünden “B…k ye!” gibi tiksinç bir ifadenin pervasızca
kullanılması, buna mukabil bir başka figürün televizyon ekranında
muarızına deve sidiği içme teklifinde bulunmasıdır. Geldiğimiz nokta
itibariyle dinî tartışmalar maalesef “katı” ile “sıvı” arasında cereyan
edecek kadar pespayeleşmiş durumdadır ki bu durum hakikaten büyük bir
yıkımdır. Dinî alanda kendi ellerimizle yarattığımız bu büyük yıkımın
yakın gelecekte dinden ve dindar kitlelerden illallah etmiş
jenerasyonlar üretmesi kaçınılmazdır.
Bugün dinî kimlikleriyle ön plana çıkan
pek çok tanınmış kişi veya grup arasında cereyan eden ve seviye
itibariyle yerlerde sürünen tartışmalar hepimiz için gerçekten çok büyük
bir ayıptır. İtiraf etmek gerekir ki bu vahim tablonun oluşmasında
hemen her birimizin az çok payı vardır. Öte yandan, içinde bulunduğumuz
bu berbat durum kendi kendimizi el âleme karşı rezil rüsva etmenin belki
de en dramatik fotoğrafıdır. Şu andan tezi yok, öncelikle bizzat
kendimize “Artık yeter!” deme zamanıdır. Zaman aklımızı başımıza
devşirme zamanıdır. Zaman kendi “ben”imize dönüp, “Bize ahlak, erdem
lazım değil mi?” diyerek kendi kendimizi hesaba çekme zamanıdır. Keza
zaman sahih dinî anlayışı savunmak adına bu kadar pespaye bir dil ve
üslup kullanmanın cevazını hangi dinî kaynaktan aldığımızı sorgulama
zamanıdır. Zira hem müslüman hem ahlaksız olma lüksümüz yoktur. Keza
dinî alanda hakikatin tek temsilcisi edasıyla konuşma hakkımız da
yoktur. Bizden farklı düşünen ve farklı bir görüşü benimseyen insanları
mafyatik usullerle susturma hakkımız da yoktur. Muhtelif dinî
meselelerde benimsediğimiz her bir farklı görüş ve anlayışın sonuçta
birer kavil, mezhep ya da yorumdan ibaret olduğu malumdur. O halde
bırakın birçok kimse bizden farklı düşünsün, farklı görüş ve kanaatleri
duyup dinlesin ve hangi görüşü benimseyeceğine kendi özgür iradesiyle
karar versin...
***
Dinî alanda çok seslilik ne yazık ki
öteden beri pek hoş karşılanmamış, güçlü olan taraf zayıf olanı her
zaman saf dışı bırakmaya çalışmıştır. Daha kışkırtıcı bir şekilde ifade
etmek gerekirse, dinî düşünce geleneğinde çoğulcu demokrasi kültürü neşv
ü nema bulmamıştır. Belki de bu durum her bir dinî öğretinin hakikat
konusunda şerik tanımaması ve bu durumun genel kabul gören dinî yoruma
yansımasıyla alakalıdır. Her neyse, İslam geleneğinde İmam Ebû Hanife’ye
ne kadar ağır hakaretlerde bulunulduğu ve bu hakaretlerin Ehl-i hadis
ekolüne mensup ulemadan sadır olduğu malumdur. Tahkir ve tezyif geleneği
halen cari olduğundan tarih ne yazık ki bugün de tekerrür durumundadır.
Umudumuz, her birimizin müslümanca duyarlılığa yaraşır bir vicdan ve
ahlak sahibi olma ihtiyacı duymasıdır. Aksi halde kendi ellerimizle
yaptığımız yıkım İslam dininin en azından bu topraklardaki istikbalini
karartacak ve bu büyük cürmün hesabı rûz-i mahşerde hepimize
sorulacaktır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 19 Ağustos 2017
Kapalı Grup (Cemaat) Kimliği ve Kesin İnançlılık Psikolojisi
15
Temmuz darbe girişimiyle ilgili davalarda FETÖ’cü darbecilerin
kendilerinden gayet emin bir tavırla verdikleri saçma sapan ifadelerle
mahkeme heyetlerini tabir caizse çileden çıkardıklarına dair birçok
haber okuyoruz. Ağırlaştırılmış müebbetle yargılanmalarına rağmen kimi
darbecilerin duruşma salonlarında gayet rahat davrandıklarını ve hatta
birtakım maskaralıklar yaptıklarını duyuyoruz. Bu garip tablo
darbecilerin temel moral ve motivasyon kaynağı üzerinde düşünmeyi
gerektiriyor. Kanımca, meselenin nirengi noktası cemaat kimliği ve kesin
inançlılık psikolojisi gibi görünüyor. Cemaat kimliği söz konusu
olduğunda, FETÖ ya da bir başka müesses yapı arasında ciddi bir fark
bulunmuyor. Çünkü kapalı grup ve cemaat kimliği her koşulda kesin
inançlılık üretiyor.
Tarikat ve seyr-i sülûk geleneğinden aşina
olduğumuz, “gassalin elindeki meyyit misali” ilkesini bu bağlamda
hatırlatmak gerekiyor. Yine bu bağlamda Necmeddin Dâye ve İsmail Hakkı
Bursevî gibi mutasavvıf müfessirlerin Musa ve Bilge Kul (Hızır)
kıssasıyla ilgili ayetler münasebetiyle kaydettikleri şu ifadeleri
aktarmakta da fayda görünüyor: “Mürit, şeyhinin söz ve fiillerinde aklî
ve şer’î açıdan kabulü mümkün olmayan bir şey görse dahi susmalı,
şeyhini asla kınamamalı, onun hakkında kötü düşüncelere kapılmamalıdır.
Dahası, şeyhi hakkında hep müspet düşünmeli, onun hep doğru işler
yaptığına, herhangi bir görüş beyan ettiğinde müctehit sıfatıyla
ictihatta bulunduğuna inanmalı, yanlış olarak gördüğü şeyleri kendi akıl
ve idrakinin kıtlığına bağlamalıdır.”
***
Eric Hoffer Kesin
İnançlılar adlı eserinde kitle hareketlerinin anatomisine dair şöyle
der: Tüm kitle hareketleri kendi taraftarlarında ölümü göze almak ve
birlikte eyleme geçmek duygusu yaratır. Ortaya koydukları program ve
telkin ettikleri öğreti ne olursa olsun, bütün kitle hareketleri
aşırılığı ve nefreti körükler. Tüm kitle hareketleri hayatın belirli
bölünmelerinde güçlü bir faaliyet akışı yaratmaya muktedirdir ve körü
körüne bir inanç ve sadakat ister… Hayatlarını anlamsız ve tamiri mümkün
olmayacak düzeyde kötü gören insanlar kişisel yükselmede değerli bir
amaç bulamazlar. Kendi şahıslarına ait meslekî bir imkân onlarda büyük
bir gayretkeşlik doğurmaz. Onlar için kişisel ilerleme kötü, kirli ve
çirkindir. Kendi çıkarları uğruna yapacakları her iş, onların nazarında
verimsiz olmaya mahkûmdur. Kökü kendi içlerinde olan hiçbir şey iyi ve
yüce olamaz. Onların en içten gelen arzuları yeni bir hayattır. Yeniden
dünyaya gelmek gibi bir imkân bulunmadığına göre kutsal bir amacın
kimliğini kendi kişiliklerine katmak yoluyla yeni bir güven, umut, değer
ve övünme duygusuna sahip olmak gerekir. Aktif bir cemaat veya kitle
hareketi müntesiplerine her ikisini de vaat eder. Şayet bu kişiler kitle
hareketine aktif olarak katılırlarsa, hareketin kolektif bünyesi içinde
yeni bir hayata kavuşurlar. Sempatizan konumunda kalsalar dahi
hareketin mücadeleleri, başarıları ve ideallerinin birer taraftarı
olarak kendilerine güven ve kıvanç duygusu oluşturmayı başarırlar.
Bir insanı savaşıp
ölmeye hazır duruma getirmenin temel yöntemi, o insanın kişiliğini kendi
bedeninden ayırıp gerçek kimliğine sahip olmasını önlemektir. Bu iş,
söz konusu kişinin kapalı bir topluluğun içinde eritilerek o topluluğa
uydurulmasıyla yapılabilir. Bir insanın kendi nefsinden vazgeçmesi için
onun bireysel kimliğinden büsbütün sıyrılması gerekir. Bunu sağlayacak
en etkili yöntem, kişiyi kolektif bir kimlik içinde asimile edip
eritmektir. Asimile edilmiş kişi kendini ve başkalarını birer fert
olarak görmez, göremez. Kendisine kim olduğu sorulduğunda, kaçınılmaz
olarak vereceği cevap kendinin bir kabilenin veya cemaatin üyesi
olduğudur. Bu noktada kişinin bağlı olduğu cemaat veya gruptan ayrı bir
amacı, değeri ve kaderi yoktur. Üstelik bu cemaat yaşadığı sürece onun
için gerçek bir ölüm de yoktur. Öte yandan bir cemaat veya gruba ait
öğretinin etkisi, o öğretinin özgün anlamından değil, kesinliğinden
ileri gelir. Ne kadar derinlikli olursa olsun, hiçbir öğreti mutlak
gerçeğin ifadesi olarak takdim edilmedikçe etkili olamaz. Bu şekilde
benimsendikleri takdirde hem ilkel maskaralıklar hem uydurma saçmalıklar
ve hem de yüce hakikatler insanlara kendi nefislerinden vazgeçmeyi göze
aldırmakta aynı derecede etkili olabilir.
***
Gayet isabetli bir
analize göre kişinin kendi benliğini kolektif kimliğe katmasına,
geleneksel dinî gruplardaki karizmatik lider kültü ve lidere mutlak
itaat anlayışı eklendiğinde ferdiyet olgusu ve fert olma şuuru
buharlaşır. Geleneksel dinî yapılarda karizmatik liderin “Allah dostu”
olarak kabul edilmesi ve bu yüksek manevi mertebesinden kaynaklanan
birtakım özel güçlere ve imtiyazlara sahip olduğu düşüncesi hâkimdir. Bu
düşünce Allah dostu olarak kabul edilen lider ile Allah arasında zımnî
bir özdeşlik bulunduğu vehmini üretir. Çünkü liderin Allah ile sürekli
irtibat hâlinde olduğu kabul edilir. Dolayısıyla onun görüşleri
“Allah’ın sözcülüğü” olarak değerlendirilir. Bu yüzden, bir dinî
cemaatin müntesibi ile o cemaatin lideri arasındaki ilişkiler, Allah’ın
sözcüsü veya temsilcisi ile zavallı kul arasındaki ilişki olarak telakki
edilir. İşte bu yüzden geleneksel dinî gruplarda sorgusuz sualsiz itaat
çok temel bir ilkedir. Mutlak itaat ilkesinin gerçek hayat alanındaki
yansıması ise kesin inançlılık psikolojisidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 12 Ağustos 2017
Köylülük Sorunumuz
Mevlana,
“Köyde bir gün kalan kişinin aklı bir ayda yerine gelmez” der. Bu
negatif anlamıyla köylülük (gundilik) toprağa ve kırsala bağımlılıktan
çok farklı bir kategoriyi ifade eder. Daha açıkçası, köylülük kırsalda
yaşama tecrübesine indirgenebilecek bir olgu değildir. Zira kadim bir
şehrin göbeğinde de pekâlâ köylü olunabilir, köylülük şehir vasatında da
baki kalabilir. Değişmeyen bir ezber olarak köylülük kendini sürekli
tekrar eden, yeniliğe direnen, farklılıklara tahammül edemeyen ve
alışkanlıklarından vazgeçmeyen bir kapalı cemaat topluluğu olmayı imler.
Köylü tipolojisi ise bilgisizlik, görgüsüzlük, hamlık, kabalık,
katılık, inatçılık, kurnazlık gibi özelliklerle tebarüz eder. Köylülük
medeniliğin (şehirlilik) zıddı olarak ciddi bir toplumsal sorundur ve bu
sorun özellikle muhafazakâr çevrelerde daha yoğundur. Bu son ifademiz,
“Kestane kabuğundan çıkmış da kabuğunu beğenmemiş…” bağlamında
değerlendirilip kınanabilir. Fakat şunu belirtmemiz gerekir ki köylülük
sorununun arız olduğu toplumsal kesim, şahsen kendimi de dâhil ettiğim
kesimdir; dolayısıyla eleştiri babında zikrettiklerimiz apaçık bir
özeleştiridir. Yani problem bizim problemimizdir.
***
Köylülük Kur’an’da da
zemmedilir. Birçok ayette geçen “el-a’râb” kelimesi “köylüler”
(bedevîler, ehl-i bâdiye) anlamına gelir. Arap kültüründe köylülük
çöller ve vahalarda develeriyle birlikte konar göçer olarak yaşamayı
ifade eden “bedâvet” kelimesiyle ifade edilir ve bu kelime “yerleşik
hayat, şehirlilik, medenilik” anlamına gelen “hadâret”in mukabilidir.
Tevbe 9/90, 97, 98, 101, Feth 48/11, Hucurât 49/14 gibi ayetlerdeki
ifadelere göre Hz. Peygamber’in çağdaşı olan bedevîler/köylüler/gundiler
zümresi adap, usul, nizam tanımamak, sosyal terbiye ve disipline karşı
koymak, alışkanlıklarına körü körüne bağlı olmak gibi hususiyetlerin
yanı sıra cahillik, görgüsüzlük, kabalık, kurnazlık, fırsatçılık,
menfaatçilik gibi vasıflarla da ön plana çıkar.
Geçmişte köylülük
sorununa sık sık parmak basan isimlerden biri olan Çetin Altan’a göre
köylülüğün belli başlı özellikleri şu şekilde sıralanabilir: (1) Aile
içinde bile ortak bir dayanışma yerine otoriter olmayı yeğleme; (2)
Rahat bir diyalog yerine “Dediğim dedik” türü tartışma ve didişmeyi
yeğleme; (3) Övünmeyi ve olduğundan fazla görünmeyi yeğleme; (4)
Aksaklık durumunda özeleştiriye yanaşmadan, başkasını suçlamayı yeğleme;
(5) Toprak ağasına yakınlık gibi, ünlü bir siyasetçiyle olan
yakınlıktan sık sık söz etmeyi yeğleme; (6) Hukuk, adalet, saygı,
nezaket gibi soyut kavramların tanımlamalarını yapmaya yanaşmadan, soyut
kavramları taş, toprak, bardak, bıçak, ev, araba gibi somut sözcüklerle
eşdeğer tutarak konuşmayı yeğleme; (7) Meslek sahibi olmak yerine makam
sahibi olmayı yeğleme; (8) Meslekî bir kimlik yerine doğuştan edinilen
etnik ve dinî bir kimliği benimsemeyi yeğleme; (9) Bir an önce sıradan
bir sokaktaki vatandaş sayılmaktan sıyrılıp şöhret ve zenginlik
açısından sıra dışı biri olmayı veya en azından öyle görünmeyi yeğleme;
(10) Bir an önce sonuca gitmek yerine zamanı değerlendirmeye boş vererek
üşenmeyi ve yumurtanın kapıya dayanmasını yeğleme…
Günümüz Türkiye
toplumundaki yaygın ilişki biçimi köylülük kültürü içinde
şekillenmektedir. O kadar ki bu kültür siyaset, ekonomi ve akademik
hayat dâhil hemen her alanda belirleyici olabilmektedir. Özellikle
merkez sağ siyasi partiler köylülüğü, köylülük de bu partileri
beslemektedir. Burada söz konusu olan besleme bir tür alışveriş ilişkisi
olduğundan, köylülük siyaset alanında başat bir unsur olmakla tebarüz
etmektedir. Köylülük bir zihniyet tarzı olarak dinî düşünce ve söylemi
de büyük ölçüde domine etmektedir. İslam’ın parlak bir medeniyet dini
olduğu hepimizin ittifakla kabul ettiği bir gerçektir; fakat ne yazık ki
İslam dininin çağdaş müntesipleri medeniyet üretmek şöyle dursun,
şehirli olabilmeyi bile becerememektedir.
***
Tasavvuf dinî düşünce
ve pratikte köylülüğü törpüleyip şehirlilik kodlarını güçlendirecek bir
imkân olarak görülebilir. Fakat günümüz Türkiye sosyolojisi dikkate
alındığında özellikle Nakşibendî geleneğin bu imkânı köreltici bir
işleve sahip olduğu söylenebilir. Hatta Nakşibendîlik sosyal taban
itibariyle tasavvufî köylülüğün temsilcisi gibidir. Tasavvufun şehirli
ve medenî versiyonu Mevlevîliktir. Genel dinî düşünce yapısı itibariyle
Mevlevîlik elbette tartışılabilir; temel dinî kaynaklar açısından
Mevlevî gelenek pekâlâ sorgulanabilir; ancak konumuz bu değildir.
Konumuz şehir kültürüyle incelmiş tasavvuf ekolünün Mevlevîlik olduğuna
dikkat çekmekten ibarettir. Osmanlılar döneminde İstanbul’daki hemen her
mevlevihanenin birer musiki mektebi ve güzel sanatlar akademisi gibi
bir işlev gördüğü, dahası Zekai Dede, Itrî Efendi gibi klasik Türk
musikisinin en parlak simalarının Mevlevî geleneği içinde birer İstanbul
efendisi olarak yetiştikleri bilinmektedir. Sözün özü, “İstanbul
beyefendisi” vasfına yaraşır biçimde, yani tam anlamıyla şehirli/medeni
bir müslüman profiline sahip olabilmek en azından benim için büyük bir
idealdir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 5 Ağustos 2017
Ali b. Ebî Tâlib'ten Mısır Valisi Mâlik el-Eşter'e
Ali
Şeriatî’nin “Fâtıma Fâtıma’dır” demesi gibi, Ali de Ali’dir. Hz. Ali’yi
anlatmaya hacet yoktur. Mâlik el-Eşter ise Hz. Ali’nin çok sadık bir
taraftarı ve cengâver kumandanıdır. Cemel, Sıffîn, Nehrevan savaşlarına
katılıp önemli görevler üstlenen, özellikle Sıffîn savaşında Hz. Ali’nin
süvari ve piyade kuvvetlerini kumanda eden Eşter bu savaşın ardından
Mısır valiliğine tayin edilmiştir. Muaviye’nin gönderdiği bir adam
tarafından zehirlenerek öldürülmüş ve bazı Şiî kaynaklara göre Muaviye,
Eşter’in ölüm haberini alınca, “Ali’nin iki sağ kolu vardı. Biri (Ammâr
b. Yâsir) Sıffîn’de kesilmişti, diğeri de bugün kesildi” demiştir. Hz.
Ali, “seyfullah” diye andığı Mâlik el-Eşter’e Mısır valiliğine atanması
vesilesiyle bir emirname göndermiştir. Şerif er-Radî’nin Nehcü’l-Belâğa
adlı eserinde nakledilen, yakın geçmişte Mehmet Akif Ersoy tarafından
“Hz. Ali’nin Bir Devlet Adamına Emirnâmesi” başlığıyla Türkçeye çevrilip
neşredilen bu emirname günümüz siyaset sosyolojisi açısından da son
derece önemlidir. Aşağıdaki pasajlar metnin ne kadar önemli olduğunu
anlamaya kâfidir:
Ey Mâlik! Halkın her
kesimine daima sevgi, şefkat ve merhamet duygularıyla yaklaşmak gerekir.
Zayıf insanların üzerine yırtıcı hayvanlar gibi gitmemek, onların mal
ve eşyalarına el koymayı ganimet saymamak gerekir. Halk iki kısımdır.
Bir kısmı mümin insanlardır ki bunlar senin din kardeşlerindir. Halkın
bir kısmı da zimmîlerdir ki bunlar da tıpkı senin gibi Allah’ın
kullarıdır. Hata ve kusurlarının Allah tarafından affedilmesini istemen
gibi sen de idaren altındaki insanların bilerek veya bilmeyerek
işledikleri hataları affetmelisin…
Ey Mâlik! Yöneticiye
en ağır yük oluşturan zümre, yakın çevreyi sarmış adamlardır ki bunlar
aslında iyi gün dostlarıdır. Bunlar zor zamanlarda hemen hiçbir yardımda
bulunmadıkları gibi adaletin tesisine de engel olurlar. İstediklerini
alma hususunda halktan daha çok baskı yaparlar. Kendilerine verilen
imkânlara razı olmazlar, şükürden anlamazlar… Oysa İslam toplumunun ana
gövdesini oluşturan, dini koruyan ve din düşmanlara karşı vaziyet alan
insanlar halk tabakasıdır. Bu yüzden kalbin ve sevgin halktan yana
olmalıdır.
Ey Mâlik! Yakın
çevrende kümelenmiş insanların sana yağcılık yapmalarına, yüzüne karşı
seni pohpohlamalarına, yapmadığın güzel işleri sana mal edip nefsini
okşamalarına izin verme. Bilesin ki fazla övgü insanı kibre yönlendirir,
gaflete düşürür. Ayrıca iyilik eden ile kötülük işleyeni eşit tutmaman
gerekir. Çünkü bu eşit muamele iyi insanları iyilikten vazgeçirir, kötü
insanları da kötülüğe dadandırır… Yöneticilerin sorumsuzca davranan
birtakım özel dostları vardır ki bunlar halka zulmeder, insanları
insafsızca ezmeye çalışırlar. Bu zulmü önlemek için, yakın çevrende
dolaşan dostlarına ve hısımlarına devlet imkânlarından yararlanma hakkı
vermemelisin. Kimi insanlara küçük de olsa farklı muamele yapmak tüm
halkın tepkisine yol açabilir.
“Bana başvuran
insanların problemlerini yakınlarım aracılığıyla çözerim. Onlardan
aldığım destekle memleketi idare ederim” diyen idarecilerin bu tür
beylik laflarına kulak asma. Önemli merkezlerin yöneticiliğini isteyen
zümrenin sürekli talepte bulunmasına asla müsaade etme. Aksi halde söz
konusu taleplerin karşılanması o yöneticilerin maddi servet
biriktirmesine vesile olur; ama bunun sana hiçbir getirisi olmaz.
Üstelik ağır yük dünyada ve ahirette senin üzerinde kalır. Bu yüzden
uzak yakın ayırımı yapmadan herkesi hakkı kabule zorlaman, neye mal
olursa olsun özel ve yakın dostlarına da aynı hassasiyetle yaklaşman
gerekir. Halkın hakkını hukukunu gözet. Şayet halk senin birtakım
haksızlıklar yaptığını düşünüyorsa, özür beyan ederek halkın bu zannını
bertaraf et.
Ey Mâlik! Halkı
affetmenden dolayı pişmanlık duyma; cezalandırmandan dolayı da sevinip
gururlanma. Bir de sakın, “Ben güçlüyüm, emrederim, halk bana itaat
eder” deyip halkın üstüne çullanma. Çünkü bu tarz bir duygu ve düşünce
kalbi ifsat eder, inanç zafiyetine yol açar. Saltanatından dolayı asla
övünme. Allah’ın azamet ve kudretine benzemekten korkmalı ve böyle bir
düşünceye kapılmaktan uzak durmalısın.
Ey Mâlik! Tayin
ettiğin yardımcı, memur, asker ve polis tarafından fakir ve güçsüz
insanlara reva görülen zulüm ve baskının önüne geçmelisin. Korku ve
şiddeti ortadan kaldırıp sertlik ve otoriterliği kendinden uzak
tutmalısın ki insanlar seninle yüz yüze korkmadan, çekinmeden rahatça
konuşabilsin…
Ey Mâlik!
Mahkemelerdeki davaların sonuçlarına ve yargıçların tutum ve
davranışlarına çok dikkat etmelisin. Zira bu din bozuk düzen anlayışının
bir uzantısı olarak şerir insanların elinde esir oldu. Ne acıdır ki bu
şerir insanlar din namına istediklerini yapıyorlar ve dini kullanarak
dünyalık toplamanın yolunu buluyorlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 29 Temmuz 2017
Lümpenleşme Sorunumuz
Lümpen
(lumpen), Marksist literatürde proleterya kavramıyla birlikte
kullanılan, fakat özellikle son yıllarda “kültür” kavramının yakın
komşusu olarak anılan bir kelimedir. Karl Marx’a göre lümpen proleterya
sınıfı devrime sıcak bakmayan, hayatı idamede burjuva ve aristokrasiye
yaslanan kitleleri niteler. Başka bir tarifle, lümpen sınıf, tüketim
alışkanlıklarına esir düşen, başkasının üretimini asalak gibi tüketen,
kendi varlıkları hemen hiçbir anlam ifade etmeyen, iradelerinin üzerine
yatmış halde yaşayan ve hiçbir ilkeli duruşu bulunmayan kitleleri tarif
eder. Daha genel ve geniş çerçevede ise lümpen kimliksiz, ilkesiz,
derinliksiz, seviyesiz, görgüsüz, üslupsuz, kaba, yoz insan tipolojisini
betimler. Lümpen ne köylüdür, ne şehirlidir. Gerçek kimliği, aidiyeti
ve sınıf kategorisi belirsizdir. Lümpen bir bakıma bulanıklık, kaypaklık
ve kural tanımazlık tipolojisidir.
Lümpenlik söz konusu
olduğunda, şayet kendinize güvenmiyorsanız, kuralları eğip bükmeye,
kendinize hak gördüğünüzü başkasına suç görmeye başlarsınız. İsbat-ı
vücudunuzu çalışıp çabalayarak ürettiklerinizle değil, tükettiğiniz ve
harcadığınız şeylerle ortaya koyarsınız. Bu açıdan bakıldığında
lümpenlik ve lümpenleşmenin hemen her alanda cari olduğu söylenebilir.
Nitekim Mustafa Karaalioğlu’nun birkaç gün önce Karar’da yazdığı
“Mecalsiz Söz, Kudretli Racon” başlıklı yazı siyasetten medyaya,
akademiden spor dünyasına kadar lümpenlik ve lümpenleşmenin son derece
güzel bir tasviri niteliğindedir.
Lümpenleşme
muhafazakârlık için de caridir. Şimdilerde Yeni Şafak’ta yazan S. Seyfi
Öğün vaktiyle lümpen muhafazakârlık (Doğu Batı, sayı: 58 [2011])
hakkında şunları kaydetmiştir: “Hayatı rahatlatan her türlü nimetle bağ
kuruyor. (Bunu muhafazakârlık hep başardı, ama bunu başarmak hiç bu
kadar kolay ve sorunsuz olmamıştı.) İlerlemeci damarını, almış başını
giden teknolojizme düzdüğü övgülerde muhafaza ediyor. Düzenciliğini ise
bu nimetlerin tüketilmesiyle elde edilen rahatlamalara düzdüğü övgülerle
temellendiriyor… Yeni muhafazakârlık, burjuva dünyanın içinde, tüketim
kapitalizminin orta sınıf üretme kapasitesi arttığı nispette
derinleşecek, kapsama alanı artacaktır. Bu lümpenleşmedir.
Lümpenleşmedir; çünkü ilkeler, reel politik gerçekçilik, günlük
hayatçılık, hedonizm, eğreti çocukluk, iktisadi akılcılık, teknolojizm
ve benzerlerinden yeni bir hayat kurma iradesi çıkmıyor…”
Lümpen
muhafazakârlığın en son ve en çarpıcı göstergelerinden biri, Mimar
Sinan’ın yüzyıllar önce boğazın kenarına muhteşem bir zarafetle biblo
gibi kondurduğu Şemsi Paşa Camii’nin tam dibine kazık çakma girişimidir.
Nihal Bengisu, “Camisini Muhafaza Edemeyen Muhafazakârlık” başlıklı
yazısında lümpenliğin bu veçhesi hakkında şöyle der: “Her Allah’ın günü
Osmanlı Osmanlı deyip, kendisini dindar-muhafazakâr diye tanımlayıp hem
Osmanlı eseri hem ibadet mekânı olan bir yapıya sahip çıkılmasını ‘bir
avuç elitistin yaygarası’ diyerek mahkûm edenler, ne kadar sakil
göründüklerinin farkında bile değil.”
Lümpenlik kültür ve
estetik gibi değerlerden büsbütün nasipsizliktir. Oysa kültür, N.
Mert’in ifadesiyle, her şeyden önce insanın hamlık ve kabalığından
kurtulup incelmiş insan davranışlarına yönelmesi iddiasını içerir. En
basitinden insan, acı karşısında böğürmeyi aştığı için türkü yakıyor,
senfoni besteliyor. Lümpenlik ve lümpenleşmenin önemli göstergelerinden
biri de ahlâkî seviye kaybıdır. Kendi alanında bir başkasının, özellikle
de az çok tanınmış ve kendinden söz ettirmeye başlamış bir başkasının
üçüncü kişiler tarafından hakarete maruz bırakıldığını görmekten
sadistçe haz duyma eğiliminin toplumsal tabanda yaygınlaşması tam da
lümpenliğe yaraşır bir tavırdır.
İki akşam önce bir
televizyon kanalında canlı olarak yayınlanan “Hadis” konulu tartışma
programı da basbayağı bir lümpenleşme örneğidir. Dahası bu tartışma ilmî
ve akademik alandaki lümpenleşmenin en dramatik örneklerinden biri
olmaya namzettir. Bir tarafta katıksız cahillik ve hoyratlık, diğer
tarafta kabalık ve cellatlık şeklinde ekrana yansıyan ve hem
seviyesizlik, hem nezaketsizlik ve hem de münazara adabından nasipsizlik
itibariyle lümpenleşmenin hemen hemen tüm özelliklerini taşıyan bu
tuhaf tartışma ne yazık ki İlahiyat camiasını istiskalden başka bir
sonuç vermedi.
Ulusal gazetelerdeki
köşe yazıları da lümpenlik ve lümpenleşme konusunda önemli bir
göstergedir. Öyle ki hemen her Allah’ın günü bir cenahta “hergele,
dangalak, salak, yerim sizin…” gibi argoların, diğer cenahta ise
“bademler, gübre kafalılık” gibi çirkin sıfatların kullanıldığına
şahidiz. Karaalioğlu’nun ifadesiyle, medya seviyesizdir, kalitesizdir.
Hatta son devirde epeyi de lümpendir; ama her ne ise akademiden,
spordan, siyasetten, müzikten, iş âleminden, sivil toplumdan ne bir
fazla ne bir eksiktir… Bütün meslekler, bütün müdürler, bütün
direktörler, bütün çalışanlar, bütün elemanlar, tekmili birden bütün
kurumlar bileşik kaplar misali, seviyesizlikte seviye tutturmuş halde
idame-i hayattadır. Birinin kalitesizliği bir diğerinin teminatı,
birinin seviyesizliği bir başkasının mazeretidir. Biri pot kırsa öteki
bundan müstefid, diğeri kepaze olsa beriki bundan memnundur. Yeter ki
seviye yükselmesin, yeter ki kalite avdet etmesin…
Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 22 Temmuz 2017
Sene-i Devriye
15
Temmuz 2016 tarihinde FETÖ’nün giriştiği kanlı darbe teşebbüsünün
üzerinden tam bir yıl geçti. Bu bir yıllık zaman zarfında kimi zaman
ümit verici, kimi zaman da ümit kırıcı birçok şey olup bitti. Şöyle ki,
(1) FETÖ,
15 Temmuz darbe girişiminden sonra milletin vicdanında mahkûm edildi.
Bu durum FETÖ’nün Türkiye sathında tutunma ve bu topraklarda uzun boylu
yaşama imkânını çok büyük ölçüde sona erdirdi. Fakat örgüt bilhassa
devlet bünyesindeki hayatiyetini ve manipülasyon kabiliyetini henüz
kaybetmedi. Kripto kavramı dikkate alındığında, FETÖ’nün tıpkı bir kene
gibi yapıştığı devlet bünyesinden tam manasıyla koparılmasının daha çok
zaman alacağını söylemek kehanet olmasa gerek…
(2) FETÖ,
15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte “ihanet şebekesi” olarak kodlanıp
Türkiye’deki itibarı sıfırlanmış olsa da ABD, Almanya gibi birçok Batı
ülkesindeki etkinliğini hiç kaybetmedi. Örgütün tam manasıyla ortadan
kalkması özellikle ABD’nin “son kullanım tarihi” hakkında sarih beyanda
bulunmasına endeksli gibi… Bu yüzden, azami ölçüde teyakkuz halinde
olmamız gerekli…
(3) FETÖ,
insan malzememizdeki birçok ahlâkî problemin açığa çıkmasına vesile
oldu. 17/25 Aralık sürecinden sonra dahi görsel ve yazılı medya
organlarında “Hocaefendi hakkında saygılı konuşmak gerek, bütün dünyada
okul gibi çok güzel hizmetler yapan bu güzel insanlar hakkında kem söz
etmemek gerek” gibi ifadelerle FETÖ güzellemesi yapan birçok tanınmış
figür, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra FETÖ davalarının savcıları
edasıyla konuşmaya başladı. Daha da kötüsü, bu kaypak tipler, Ahmed
Arif’in ifadesiyle, “Tükür yüzüne celladın, fırsatçının, fesatçının”
muamelesine tabi tutulması gerekirken maalesef himaye görüp birçok
mükâfata nail oldu. Bu durum kamu vicdanını derinden yaraladı.
(4) Kaypaklık
ve fırsatçılık, kendisine şahsi husumet beslenen sayısız insanın FETÖ
damgasıyla damgalanmasına da yol açtı. Bunun neticesinde nice hayatlar
karardı. Gerek skor amaçlı kimi soruşturmalar gerek yargı sürecinde
yaşanan birtakım tuhaflıklar yüzünden adalet ve hakkaniyet duygusu da
büyük yara aldı. Bu durum, 15 Temmuz’dan sonra devlet ve milletçe elde
ettiğimiz psikolojik üstünlüğü kaybetme riskine yol açtı. 15 Temmuz
gecesi milletçe darbeyi savuşturduk; ama bu menfur teşebbüsün millet
üzerindeki travmatik ve katastrofik etkisini maalesef kıramadık.
(5) FETÖ
vakası din, devlet, siyaset ve cemaat ilişkilerinin gözden geçirilmesi
konusunda ciddi bir fırsat yarattı. Fakat ne yazık ki bu fırsattan
yararlanılamadı. Gördüğümüz kadarıyla FETÖ maalesef istisnai bir vaka
gibi algılandı ve dolayısıyla din-devlet-cemaat ilişkilerinde sanki yine
“eski tas eski hamam” kararı alındı. 15 Temmuz’dan bugüne değin gerek
televizyon ekranlarında gerek gazete köşelerinde belki binlerce kez
devlette ehliyet ve liyakatten söz edilmesine rağmen onca ehliyet ve
liyakat vurgusu bir bakıma iyi dilek ve temenniden ibaret kaldı.
(6) Geçmişte
FETÖ’nün devlet kurumlarına sırf kendi elemanlarını taşıması ve örgüt
mensubu olmayanları tasfiye etmeye çalışması gibi, kendilerine dinîlik
süsü veren irili ufaklı birçok müesses yapı da bugün benzer işlere imza
atmaktadır. Bu konuda spesifik örnek veya anekdot zikretmeye gerek
yoktur. Çünkü durum kelimenin tam manasıyla “umûmü’l-belvâ” (yaygınlığı
sebebiyle herkes tarafından bilinen olaylar bütünü) durumudur.
(7) FETÖ
vakası dinî alandaki birçok problemin farkına varılması hususunda da
fırsat yarattı; ancak bu fırsattan da maalesef yararlanılmadı. Darbe
girişiminden sonra FETÖ mensupları “Haşhâşî, Mutant, Zombi” gibi
sıfatlarla anıldı; fakat bu insanları birer Haşhâşî fedaisine dönüştüren
din referanslı endoktrinasyonun mahiyeti üzerinde pek durulmadı, konu
cesaretle ele alınamadı. Bunun kuvvetle muhtemel sebebi, söz konusu
endoktrinasyonun tasavvuf ve tarikat geleneğindeki biat, mutlak itaat,
velayet, kutbiyet, gavsiyet, mehdiyet gibi birçok kavramla ilişkili
olması ve dolayısıyla zülfiyâre dokunmasıydı.
(8) “Çıkmayan
candan ümit kesilmez” diye bir söz var ki doğrudur. Geçen bir yıl
zarfında FETÖ ile mücadelede bizi karamsarlığa sevk edecek çok şeye
tanık olsak da ümitlerimiz hala canlıdır. Bu memleket FETÖ’den çok
çektiğine göre, “Artık bu son olsun… Bundan böyle hiçbir dinî grup ve
cemaat kendinde devlete tasallut etme cesareti bulamasın... Hiçbir dinî
grup şımartılmasın, hiçbir cemaatin sırtı sıvazlanmasın… Din, dinî değer
ve semboller istismar aracı olarak kullanılmasın...” gibi taleplerde
bulunmak en tabii hakkımızdır. Ümidimiz, bu taleplerimizin siyaset ve
devlet katında az çok karşılık bulmasıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 15 Temmuz 2017
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)