FETÖ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FETÖ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Birey Olamama Sorunumuz

FETÖ ve 15 Temmuz darbe teşebbüsü Türkiye’deki dinî gruplar ve cemaatlerin birçok yönden tartışmaya açılmasına sebep oldu. Ancak bu tartışmalarda çoğunlukla cemaatlerin kurumsal yapıları, faaliyet alanları, teolojik sorunları, özellikle de siyaset ve devletle ilişki tarzları gibi meseleler üzerinde yoğunlaşıldı. Oysa cemaatler söz konusu olduğunda belki her şeyden önce ve daha ziyade insan meselesi üzerinde durmak gerekiyordu. Çünkü cemaat denilen yapı, tıpkı devlet gibi bir hükmî şahsiyet, yani tüzel kişiliktir. Devlet aygıtı nasıl ki insan marifetiyle işlerlik kazanırsa cemaat denen kurumsal yapı da güçlü bir aidiyet duygusu temelinde bu yapıyı oluşturan insanlar vasıtasıyla somut gerçeklik ve işlevsellik kazanır. Bu noktada kişi cemaatin öznesi gibi görünebilir, fakat gerçekte onun nesnesidir. İlginç olan şu ki kişinin bir grup veya cemaate intisabın eşiğinde iradi ve ihtiyari olarak kendi beninden ve öz bilincinden feragat edip bireysel kimliğini grup ve cemaat kimliği içerisinde eritmesi, böylece cemaatin tüzel kişiliğini özne, kendi bireysel kimliğini nesne haline getirmesidir.

***

Din referanslı müesses grup ve cemaat yapılarında kişinin kendi benliği ve bireysel kimliğinden vazgeçmesi temelde “itaat” ve “biat” kavramlarıyla gerekçelendirilir. Burada söz konusu olan itaat hayli eksajere edilmiş bir lahuti anlam takdirinin de etkisiyle gönüllülük esasına göre şekillenir. Daha açıkçası, insanın dikey ilişki düzleminde Allah’a karşı mutlak itaat mükellefiyeti ustalıklı yorumlar ve teolojik süsü verilmiş argümanlar yordamıyla yatay ilişki düzlemine uyarlanarak mürid-mürşid, ümera-teba, karı-koca gibi beşerî kategoriler arasındaki münasebetler de bir şekilde mutlak itaat ilkesine atıfla tanzim edilir. Bu bağlamda “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır”, “Sultan Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir”, “Fâsık da olsa zalim de olsa ulü’l-emre itaatten ayrılmamak gerekir” gibi sözde dinî doktrinler de üretilir. En nihayet kişi cemaate ilk adımı atar atmaz mutlak itaate ikna edilir ki bu safhadan sonra birey, benlik ve öz bilinç gibi unsurlar artık bertaraf olma sürecine girmiş demektir.

İşte bu anlayışın da hatırı sayılır etkisiyle geleneksel İslâmî kültürde, kişinin kendi varlığını gerçek manada birey olarak algılaması ve birey olmanın ayırdına varması pek makbul addedilmez. Ayrıca bizim kültürde birey ve bireysel kimlik cemaatin tüzel kişiliğiyle kıyaslandığında hemen hiçbir önem arz etmez. Önem meselesi bir tarafa, “birey” kavramından veya “birey olmak”tan söz açılır açılmaz, sağdan soldan bir dizi önyargı sökün eder. Ardından Batı, Aydınlanma, kartezyen felsefe, modernizm, modernite gibi kavramlara amatörce atıflar yapılarak birey konusuna gayr-i meşru bir nesep de tayin edilir. Bu safhadan sonra ise şu türden fiyakalı analizlere girişilir: Modernizm ve modernitenin temel özelliklerinden biri ve belki de en önemlisi bireycilik düşüncesine dayanmasıdır. Modernitenin tanımlamasında birey her türlü metafizik, dinî ve ahlâkî ilkenin dışında, kendi ayakları üzerinde duran, aklına sonsuz güveni olan, ilerlemeci, din-dışı, profan bir kişiliktir. Bireyin bu şekilde kutsaldan arındırılarak tanımlanması, onu bir taraftan kutsaldan kopararak Allah’a, diğer taraftan da içinde yaşadığı varlık alemine yabancı hale getirir… vesair.

İslam kültüründe cemaat kuşkusuz önemlidir. Evet, Allah’ın eli (rahmeti, desteği) cemaatin üzerindedir. Evet, Allah’ın ve Rasûlullah’ın sarih buyruklarına göre tefrikadan uzak durmak, birlik ve beraberlik içinde olmak gerekir. Fakat gerek Kur’an’da gerek hadislerde bahsi geçen cemaat, mankurt namzetlerinden müteşekkil insan yığını demek değil, aksine her biri özgür bir fert olduğunu bilen, bireysel kimliğini ve öz bilincini her hâlükârda muhafaza eden insanlardan müteşekkil bir topluluk demektir ki bu sosyolojik yapı gerçekte cemaati değil, sağlıklı bir toplumu işaretler. Somut bir örnek vermek gerekirse, temel İslâmî kaynaklarda zikri geçen cemaat, Hz. Ömer’in, “Şayet devlet idaresinde yanlış bir tasarrufta bulunursam, bana nasıl bir mukabelede bulunursunuz?” mealindeki sözüne, “Böyle bir durumda senin yanlışını kılıçlarımızla düzeltiriz” diye karşılık veren ve bu sözleriyle özgürlük, adalet ve dürüstlük gibi değerlerden ödün vermeyeceklerine de işaret eden özgüven sahibi insanların oluşturduğu bir toplumsal yapıya karşılık gelir.

***

Bugün sağlıklı bir toplum modelinden mahrum oluşumuz, geleneksel cemaat yapılarını toplum zannetmemiz ve/veya mevcut toplum yapısını cemaat haline dönüştürme gayretimizle çok yakından irtibatlı bir sorundur. Sağlıklı toplum modeli cemaatin âlî(!) ve küllî menfaatleri uğruna kendi kişiliklerinden ve bireysel kimliklerinden vazgeçmeyi ve beşerî bir otoriteye körü körüne itaati fazilet zanneden sadık bendelerden değil, özgür bireylerden oluşur. Birey olmak kişinin kendi kararlarını kendisi olarak verebilmesi ve bu kararların sorumluluğunu üstlenebilmesidir. Birey olmak gerçek özne olabilmek, gerektiğinde tek başına ayakta kalabilmek demektir. Birey olmak insanın kendi varlığını bir topluluğun cesametli bünyesinde buharlaştırması değil, o bünye içerisinde kendisi olarak kalması demektir. Birey ve benlik sahibi olmak bencillik, ben-merkezcilik demek değildir. Bu noktada “birey” ile “bireycilik” arasındaki farkı gözden kaçırmamak gerekir. Bir cümlede özetlersek, birey olmak kişinin kendi varlığının bilincinde olma, yani öz bilinç sahibi olma halidir. Bugün cemaatler ekseninde tartıştığımız insan merkezli problemlerin çözüm anahtarı özgür, özgüven ve öz-bilinç sahibi fert ve şahsiyet sahibi olma ihtiyacımızı acilen fark etmemizdir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 16 Eylül 2017

Tekke ve Zaviyeler Meselesini Yeniden Düşünmek

Son günlerde tarikatlar ve dinî cemaatlerle ilgili kadük ve kakofonik tartışmalara şahit oluyoruz. İbrahim Kiras’ın “Tarikatlar Zaten Kapalı” (Karar, 07.09.2017) başlıklı yazısından iktibasla söylersek, “her zaman olduğu gibi tezlerin ve antitezlerin ifratla tefrit arasında gidip geldiği tenis maçı benzeri bir tartışmanın seyircisiyiz. Bir yanda ‘tarikatlar ve cemaatler kapatılsın’ etiketleriyle kampanya yapanlar, öbür yanda ise ne olursa olsun kol kırılır yen içinde kalır mantığıyla dini cemaatlerin hiçbir hatasını görmeye yanaşmayanlar…” 1925 tarih ve 677 sayılı bir kanunla, yani tekke ve zaviyelerle türbelerin seddine ve türbedarlıklarla birtakım unvanların men ve ilgasına dair kanunla birlikte tekke ve zaviyelerin kapısına kilit vurulduğu, böylece tarikatlar ve diğer müesses dinî yapıların resmî tescilden yoksun kaldığı malumdur. Ne var ki söz konusu kanun Cumhuriyet Türkiye’sinde tarikatlar ve cemaatlerin varlığını ortadan kaldırmamış, bilakis hem mevcut cemaatlerin güçlenmesine hem de birçok yeni dinî grup ve cemaatin teşekkülüne vesile olmuştur. Çünkü kanuna mebni yasak bir taraftan ilgi ve merak duygusunu kışkırtmış, diğer taraftan da dinî duyarlılıkları yoğun çevrelerde güçlü bir mağdur dili ve retoriği oluşturmuştur.

***
Bugün dinî cemaatler ve tarikatlar ekseninde sürdürülen hükümsüz tartışmaların ana kaynağı, bu yapıların devlet nezdinde resmen tanınmamasına rağmen devletin birçok kritik kurumunda son derece etkin olmaları, yani resmî tescilden yoksun oldukları halde ticaret, siyaset, bürokrasi gibi hemen her alanda fiilen bulunmalarıdır. Bu tuhaf durum söz konusu yapıları kayıt dışı kılmakta, kayıt dışılık statüsü ise her türlü denetimden muafiyet imkânı sağlamaktadır. Hâl böyle olunca, dinî grup ve cemaatler ticari, siyasi, bürokratik nimetlerin paylaşımında hazır bulunmakta ve fakat külfet söz konusu olduğunda yahut hesap vermeyi mucip bir hal ortaya çıktığında hiçbir cemaat resmî tescilden yoksunluğun kendilerine sağladığı avantajla hiçbir sorumluluk almamaktadır. Bunun neticesinde de zarar ve ziyan faturası her zaman devlet ve topluma çıkarılmaktadır. Nitekim FETÖ vakasında karşımıza çıkan bilanço da tam olarak budur.

1925 tarihli mezkûr kanunun yürürlüğe girmesinden bugüne kadar geçen doksan küsur yıllık zaman zarfında görüldü ki hiçbir tarikat ve cemaat devlet baskısı ve kanunî yaptırım yoluyla ilga edilemiyor. Bu olgusal gerçeklik tekke ve zaviyeler meselesini yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Daha açık söylersek, tekke ve zaviyelerin ilgasına yönelik kanuna rağmen dinî cemaatler ademe mahkûm olmak şöyle dursun, pıtrak gibi çoğaldıklarına göre bugün bu konuda yapılması gereken en makul işlerden biri, sed (kapatmak) ve men (yasaklamak) hükmünün yürürlükten kaldırılmasını ve dinî cemaatlerin devlet nezdinde resmen tescillenip tanınmasını sağlamak olsa gerektir. Çünkü bu sayede cemaatler kaçınılmaz olarak gerçek hüviyetlerini ibraz etmek suretiyle büyük ölçüde şeffaf hale gelecek, kayıt dışılık statüsünün ortadan kalkmasıyla birlikte de her türlü faaliyetleri denetlenebilecektir. Ayrıca kanuni yasağın ortadan kalkması cemaatlere yönelik merakın azalması gibi bir sonuç da verecektir. Çünkü yasağın kalkmasıyla birlikte merak sahiplerinin pek çoğu hem cemaatlerden yana meram ve muradını alacak hem de cemaat aidiyetinin artık sıradanlaştığı duygusunu yaşayacaktır. Oysa bugün herhangi bir dinî cemaate mensubiyet laik düzene karşı cihad olarak algılanmakta ve bu algı söz konusu yapılara ulvi bir anlam kazandırmaktadır.

***

Tarikatlar ve cemaatlerin resmen tanınması bu yapıların devlet katında kurumsal bir muhatabının bulunmasını gerektirir. Bu süreçte devlet ile cemaatler arasındaki ilişkiyi Diyanet İşleri Başkanlığı yürütebilir. Osmanlı’nın son döneminde, tekkeleri denetlemek ve idarî işlerini yürütmek maksadıyla kurulan Meclis-i Meşâyıh müessesesi bu konuda az çok fikir verebilir. Şöyle ki 1866 yılında Şeyhülislamlık makamına bağlı olarak ulema ve tarikat şeyhlerinden oluşan Meclis-i Meşâyıh kurumuyla birlikte tekkelerin yönetimi devlet tarafından önemli ölçüde kontrol ve denetim altına alınmıştır. Tekke vakıflarına ait vakfiyeleri kaydedip koruma ve bunların denetimini sağlama gibi işler bu meclis marifetiyle yürütülmüştür. Öte yandan 1918 yılında İstanbul’daki tekkeler Meclis-i Meşâyıh, taşradakiler ise müftülerin riyasetinde oluşturulan Encümen-i Meşâyıh’ın kontrolüne bırakılmıştır. Ayrıca evlâdiyet ve hilâfet usulüne bağlı olan şeyhlik vazifesi, Meclis-i Meşâyıh’ın kurulmasından sonra doğrudan meclis tarafından kontrol edilmeye başlanmıştır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 9 Eylül 2017

Cemaatlerin Devletle İlişkisi | Habertürk / Türkiye'nin Nabzı | 11 Eylül 2017


Türkiye'nin Nabzı programının 11 Eylül 2017 tarihli yayınında Didem Arslan Yılmaz'ın konukları Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara, Prof. Dr. Ersan Şen, Cüneyt Toraman, Nevzat Çiçek ve Nedim Şener ile cemaatlerin devletle ilişkisi konuşuldu.

FETÖ'nün Din Yalanları | CNN Türk / Gündem Özel | 14 Temmuz 2017


Gündem Özel, FETÖ'nün din yalanlarını ve Türkiye'ye yaşattığı travmayı masaya yatırdı. FETÖ, toplumun farklı gruplarını kandırırken hangi dini ritüelleri referans aldı? Dini nasıl çarpıttı, inanç kavramını nasıl kullandı? İslamı nasıl erozyona uğrattı? Örgüt, insanları etkilemek için ne tür propaganda ve ajitasyon yöntemlerini kullandı? Devlete sızmak için ne tür psikolojik ve sosyolojik ikna yöntemlerine başvurdu? Türkiye FETÖ travmasını nasıl atlatacak? Bundan sonra hangi adımlar atılacak? Deniz Bayramoğlu sordu, ilahiyatçılar Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, Yrd. Doç. Dr. Emre Dorman ve psikolog Yrd. Doç. Dr. Mehmet Şakiroğlu yanıtladı.

Kapalı Grup (Cemaat) Kimliği ve Kesin İnançlılık Psikolojisi

15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili davalarda FETÖ’cü darbecilerin kendilerinden gayet emin bir tavırla verdikleri saçma sapan ifadelerle mahkeme heyetlerini tabir caizse çileden çıkardıklarına dair birçok haber okuyoruz. Ağırlaştırılmış müebbetle yargılanmalarına rağmen kimi darbecilerin duruşma salonlarında gayet rahat davrandıklarını ve hatta birtakım maskaralıklar yaptıklarını duyuyoruz. Bu garip tablo darbecilerin temel moral ve motivasyon kaynağı üzerinde düşünmeyi gerektiriyor. Kanımca, meselenin nirengi noktası cemaat kimliği ve kesin inançlılık psikolojisi gibi görünüyor. Cemaat kimliği söz konusu olduğunda, FETÖ ya da bir başka müesses yapı arasında ciddi bir fark bulunmuyor. Çünkü kapalı grup ve cemaat kimliği her koşulda kesin inançlılık üretiyor. 

Tarikat ve seyr-i sülûk geleneğinden aşina olduğumuz, “gassalin elindeki meyyit misali” ilkesini bu bağlamda hatırlatmak gerekiyor. Yine bu bağlamda Necmeddin Dâye ve İsmail Hakkı Bursevî gibi mutasavvıf müfessirlerin Musa ve Bilge Kul (Hızır) kıssasıyla ilgili ayetler münasebetiyle kaydettikleri şu ifadeleri aktarmakta da fayda görünüyor: “Mürit, şeyhinin söz ve fiillerinde aklî ve şer’î açıdan kabulü mümkün olmayan bir şey görse dahi susmalı, şeyhini asla kınamamalı, onun hakkında kötü düşüncelere kapılmamalıdır. Dahası, şeyhi hakkında hep müspet düşünmeli, onun hep doğru işler yaptığına, herhangi bir görüş beyan ettiğinde müctehit sıfatıyla ictihatta bulunduğuna inanmalı, yanlış olarak gördüğü şeyleri kendi akıl ve idrakinin kıtlığına bağlamalıdır.”

***

Eric Hoffer Kesin İnançlılar adlı eserinde kitle hareketlerinin anatomisine dair şöyle der: Tüm kitle hareketleri kendi taraftarlarında ölümü göze almak ve birlikte eyleme geçmek duygusu yaratır. Ortaya koydukları program ve telkin ettikleri öğreti ne olursa olsun, bütün kitle hareketleri aşırılığı ve nefreti körükler. Tüm kitle hareketleri hayatın belirli bölünmelerinde güçlü bir faaliyet akışı yaratmaya muktedirdir ve körü körüne bir inanç ve sadakat ister… Hayatlarını anlamsız ve tamiri mümkün olmayacak düzeyde kötü gören insanlar kişisel yükselmede değerli bir amaç bulamazlar. Kendi şahıslarına ait meslekî bir imkân onlarda büyük bir gayretkeşlik doğurmaz. Onlar için kişisel ilerleme kötü, kirli ve çirkindir. Kendi çıkarları uğruna yapacakları her iş, onların nazarında verimsiz olmaya mahkûmdur. Kökü kendi içlerinde olan hiçbir şey iyi ve yüce olamaz. Onların en içten gelen arzuları yeni bir hayattır. Yeniden dünyaya gelmek gibi bir imkân bulunmadığına göre kutsal bir amacın kimliğini kendi kişiliklerine katmak yoluyla yeni bir güven, umut, değer ve övünme duygusuna sahip olmak gerekir. Aktif bir cemaat veya kitle hareketi müntesiplerine her ikisini de vaat eder. Şayet bu kişiler kitle hareketine aktif olarak katılırlarsa, hareketin kolektif bünyesi içinde yeni bir hayata kavuşurlar. Sempatizan konumunda kalsalar dahi hareketin mücadeleleri, başarıları ve ideallerinin birer taraftarı olarak kendilerine güven ve kıvanç duygusu oluşturmayı başarırlar.

Bir insanı savaşıp ölmeye hazır duruma getirmenin temel yöntemi, o insanın kişiliğini kendi bedeninden ayırıp gerçek kimliğine sahip olmasını önlemektir. Bu iş, söz konusu kişinin kapalı bir topluluğun içinde eritilerek o topluluğa uydurulmasıyla yapılabilir. Bir insanın kendi nefsinden vazgeçmesi için onun bireysel kimliğinden büsbütün sıyrılması gerekir. Bunu sağlayacak en etkili yöntem, kişiyi kolektif bir kimlik içinde asimile edip eritmektir. Asimile edilmiş kişi kendini ve başkalarını birer fert olarak görmez, göremez. Kendisine kim olduğu sorulduğunda, kaçınılmaz olarak vereceği cevap kendinin bir kabilenin veya cemaatin üyesi olduğudur. Bu noktada kişinin bağlı olduğu cemaat veya gruptan ayrı bir amacı, değeri ve kaderi yoktur. Üstelik bu cemaat yaşadığı sürece onun için gerçek bir ölüm de yoktur. Öte yandan bir cemaat veya gruba ait öğretinin etkisi, o öğretinin özgün anlamından değil, kesinliğinden ileri gelir. Ne kadar derinlikli olursa olsun, hiçbir öğreti mutlak gerçeğin ifadesi olarak takdim edilmedikçe etkili olamaz. Bu şekilde benimsendikleri takdirde hem ilkel maskaralıklar hem uydurma saçmalıklar ve hem de yüce hakikatler insanlara kendi nefislerinden vazgeçmeyi göze aldırmakta aynı derecede etkili olabilir.

***


Gayet isabetli bir analize göre kişinin kendi benliğini kolektif kimliğe katmasına, geleneksel dinî gruplardaki karizmatik lider kültü ve lidere mutlak itaat anlayışı eklendiğinde ferdiyet olgusu ve fert olma şuuru buharlaşır. Geleneksel dinî yapılarda karizmatik liderin “Allah dostu” olarak kabul edilmesi ve bu yüksek manevi mertebesinden kaynaklanan birtakım özel güçlere ve imtiyazlara sahip olduğu düşüncesi hâkimdir. Bu düşünce Allah dostu olarak kabul edilen lider ile Allah arasında zımnî bir özdeşlik bulunduğu vehmini üretir. Çünkü liderin Allah ile sürekli irtibat hâlinde olduğu kabul edilir. Dolayısıyla onun görüşleri “Allah’ın sözcülüğü” olarak değerlendirilir. Bu yüzden, bir dinî cemaatin müntesibi ile o cemaatin lideri arasındaki ilişkiler, Allah’ın sözcüsü veya temsilcisi ile zavallı kul arasındaki ilişki olarak telakki edilir. İşte bu yüzden geleneksel dinî gruplarda sorgusuz sualsiz itaat çok temel bir ilkedir. Mutlak itaat ilkesinin gerçek hayat alanındaki yansıması ise kesin inançlılık psikolojisidir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 12 Ağustos 2017

Sene-i Devriye

15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ’nün giriştiği kanlı darbe teşebbüsünün üzerinden tam bir yıl geçti. Bu bir yıllık zaman zarfında kimi zaman ümit verici, kimi zaman da ümit kırıcı birçok şey olup bitti. Şöyle ki,

(1) FETÖ, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra milletin vicdanında mahkûm edildi. Bu durum FETÖ’nün Türkiye sathında tutunma ve bu topraklarda uzun boylu yaşama imkânını çok büyük ölçüde sona erdirdi. Fakat örgüt bilhassa devlet bünyesindeki hayatiyetini ve manipülasyon kabiliyetini henüz kaybetmedi. Kripto kavramı dikkate alındığında, FETÖ’nün tıpkı bir kene gibi yapıştığı devlet bünyesinden tam manasıyla koparılmasının daha çok zaman alacağını söylemek kehanet olmasa gerek…

(2) FETÖ, 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte “ihanet şebekesi” olarak kodlanıp Türkiye’deki itibarı sıfırlanmış olsa da ABD, Almanya gibi birçok Batı ülkesindeki etkinliğini hiç kaybetmedi. Örgütün tam manasıyla ortadan kalkması özellikle ABD’nin “son kullanım tarihi” hakkında sarih beyanda bulunmasına endeksli gibi… Bu yüzden, azami ölçüde teyakkuz halinde olmamız gerekli…

(3) FETÖ, insan malzememizdeki birçok ahlâkî problemin açığa çıkmasına vesile oldu. 17/25 Aralık sürecinden sonra dahi görsel ve yazılı medya organlarında “Hocaefendi hakkında saygılı konuşmak gerek, bütün dünyada okul gibi çok güzel hizmetler yapan bu güzel insanlar hakkında kem söz etmemek gerek” gibi ifadelerle FETÖ güzellemesi yapan birçok tanınmış figür, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra FETÖ davalarının savcıları edasıyla konuşmaya başladı. Daha da kötüsü, bu kaypak tipler, Ahmed Arif’in ifadesiyle, “Tükür yüzüne celladın, fırsatçının, fesatçının” muamelesine tabi tutulması gerekirken maalesef himaye görüp birçok mükâfata nail oldu. Bu durum kamu vicdanını derinden yaraladı.

(4) Kaypaklık ve fırsatçılık, kendisine şahsi husumet beslenen sayısız insanın FETÖ damgasıyla damgalanmasına da yol açtı. Bunun neticesinde nice hayatlar karardı. Gerek skor amaçlı kimi soruşturmalar gerek yargı sürecinde yaşanan birtakım tuhaflıklar yüzünden adalet ve hakkaniyet duygusu da büyük yara aldı. Bu durum, 15 Temmuz’dan sonra devlet ve milletçe elde ettiğimiz psikolojik üstünlüğü kaybetme riskine yol açtı. 15 Temmuz gecesi milletçe darbeyi savuşturduk; ama bu menfur teşebbüsün millet üzerindeki travmatik ve katastrofik etkisini maalesef kıramadık.

(5) FETÖ vakası din, devlet, siyaset ve cemaat ilişkilerinin gözden geçirilmesi konusunda ciddi bir fırsat yarattı. Fakat ne yazık ki bu fırsattan yararlanılamadı. Gördüğümüz kadarıyla FETÖ maalesef istisnai bir vaka gibi algılandı ve dolayısıyla din-devlet-cemaat ilişkilerinde sanki yine “eski tas eski hamam” kararı alındı. 15 Temmuz’dan bugüne değin gerek televizyon ekranlarında gerek gazete köşelerinde belki binlerce kez devlette ehliyet ve liyakatten söz edilmesine rağmen onca ehliyet ve liyakat vurgusu bir bakıma iyi dilek ve temenniden ibaret kaldı.

(6) Geçmişte FETÖ’nün devlet kurumlarına sırf kendi elemanlarını taşıması ve örgüt mensubu olmayanları tasfiye etmeye çalışması gibi, kendilerine dinîlik süsü veren irili ufaklı birçok müesses yapı da bugün benzer işlere imza atmaktadır. Bu konuda spesifik örnek veya anekdot zikretmeye gerek yoktur. Çünkü durum kelimenin tam manasıyla “umûmü’l-belvâ” (yaygınlığı sebebiyle herkes tarafından bilinen olaylar bütünü) durumudur.

(7) FETÖ vakası dinî alandaki birçok problemin farkına varılması hususunda da fırsat yarattı; ancak bu fırsattan da maalesef yararlanılmadı. Darbe girişiminden sonra FETÖ mensupları “Haşhâşî, Mutant, Zombi” gibi sıfatlarla anıldı; fakat bu insanları birer Haşhâşî fedaisine dönüştüren din referanslı endoktrinasyonun mahiyeti üzerinde pek durulmadı, konu cesaretle ele alınamadı. Bunun kuvvetle muhtemel sebebi, söz konusu endoktrinasyonun tasavvuf ve tarikat geleneğindeki biat, mutlak itaat, velayet, kutbiyet, gavsiyet, mehdiyet gibi birçok kavramla ilişkili olması ve dolayısıyla zülfiyâre dokunmasıydı.


(8) “Çıkmayan candan ümit kesilmez” diye bir söz var ki doğrudur. Geçen bir yıl zarfında FETÖ ile mücadelede bizi karamsarlığa sevk edecek çok şeye tanık olsak da ümitlerimiz hala canlıdır. Bu memleket FETÖ’den çok çektiğine göre, “Artık bu son olsun… Bundan böyle hiçbir dinî grup ve cemaat kendinde devlete tasallut etme cesareti bulamasın... Hiçbir dinî grup şımartılmasın, hiçbir cemaatin sırtı sıvazlanmasın… Din, dinî değer ve semboller istismar aracı olarak kullanılmasın...” gibi taleplerde bulunmak en tabii hakkımızdır. Ümidimiz, bu taleplerimizin siyaset ve devlet katında az çok karşılık bulmasıdır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 15 Temmuz 2017

Bir Bataklık Alanı ve Haşere Habitatı Olarak FETÖ

Peşinen söyleyeyim, bu yazının konusu serapa sakillik olduğundan, yazıdaki üslup da biraz sakildir. Üsluba yönelik eleştirileri peşinen kabul edip sineye çekiyorum; fakat artık canıma tak dediğinden bugün böyle yazmam gerektiğini düşünüyorum. Bununla birlikte, mübarek Ramazan günü böyle bir yazıyla karşılarına çıktığım için okuyucularımızdan özür diliyor ve asıl konuya giriyorum. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra bu köşede yazdığım yazıların birinde FETÖ’nün dirisiyle ölüsüyle püsküllü bir bela olduğundan söz etmiştim ki hâlen de bu sözümdeyim. Bu bela şimdilerde belli bir çanağı bulunmayan, sınırları tahdit olunamayan büyük bir bataklığa dönüşmüş gibidir. Bataklıkların bilindik özelliklerinden biri, fazla yoğunluklu cisimleri içine çekmesi, bir diğer özelliği de binbir çeşit haşere ile yılan, timsah gibi yırtıcılara habitat hizmeti vermesidir. Anılan özellikleri dikkate alındığında bataklık metaforunun FETÖ belasını daha iyi anlatmamızı sağlayacak en güzel metaforlardan biri olduğu anlaşılır.

***

Özellikle son zamanlarda FETÖ meselesi etrafında olup biten birçok şey, pis kokulu bataklık çamurunu anımsatıyor. Toplum içinde nice haydut var ki kendilerini düşman belleyip hesap görmek istedikleri insanları FETÖ bataklığına gömmeye çalışıyor. Bu bataklıktaki çamur öyle pis bir çamur ki yapışmasa dahi iz bırakıyor. Daha da kötüsü, atılan çamur FETÖ usulünce atılıyor. Yakın geçmişte FETÖ’nün Emniyet ve medya marifetiyle uyduruk suç delilleri üretmesine benzer biçimde, bugün de olmadık yaftalar üretiliyor, üstelik bu yaftaları üreten haydutların pek çoğu, Şeyhülislam Bahâyî Mehmed Efendi’nin, “Dahleden dinimize bâri müselmân olsa…” sözünü hatırlatan bir kaypaklıkla karşımıza çıkıyor.

Örnek vermek gerekirse, öteden beri İslam dinini menkıbe ve hurafe edebiyatından ibaret sanan, üstelik Mevdûdî, M. Abduh, R. Rıza, M. Carullah, M. Hamidullah gibi müslüman düşünürlere alçak, zındık, moskof, İngiliz ajanı gibi sıfatlar yakıştırmakla tanınmış yoz/yobaz bir ideolojik söyleme yaslanan, ayrıca bir taraftan, “Hoparlörle ezan okumak caiz mi?” meselesini dahi tartışacak kadar takva titizliği(!) gösterirken, bir taraftan da tanınmış kadın sanatçılara kendi televizyon kanallarında yıllar boyu çalgı çengi programları yaptıran malum çevreler Kutlu Doğum vesilesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı FETÖ’yle irtibatlandırıp yıpratmaya çalışmakta, bu vesileyle Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ile Prof. Dr. Ali Bardakoğlu ve Prof. Dr. Ömer Özsoy gibi hocaların dinî alanda sapkın görüşlere sahip olduklarından da dem vurulmaktadır. Böyle bir haydutluğa soyunan bazı kaypak tipler, “Millet balık hafızalıdır” diye düşündüklerinden olsa gerek, 17/25 Aralık’tan sonraki tarihlerde dahi FETÖ’nün mekânlarında konferansçı olarak ağırlandıklarını hiç kimsenin hatırlamayacağını sanmaktadır.

Bardakoğlu ve Özsoy gibi İlahiyat hocalarına yönelik karalama kampanyası zaman zaman bizi de kadraja alıyor. Fakat bize FETÖ üzerinden operasyon çekmek pek inandırıcı bulunmayacağından, tıpkı adı geçen hocalarımıza yönelik girişimlerde olduğu gibi, bazı yazılarımız ve konuşmalarımızdan birkaç cümlelik alıntılar, hatta bizim başkalarından aktardığımız pasajlar kimi zaman gazetelerde makale konusu oluyor, kimi zaman da whatsapp gibi mecralarda dolaşıma sokuluyor. Ama tam bu noktada taşı gediğine koymak için şunu sormak gerekiyor: FETÖ elebaşı Gülen ve İlahiyatçı ekürisi yıllardan beridir, “Lâ ilâhe illallâh neyinize yetmiyor; Muhammedün rasûlullâh demeye ne gerek var?” derken, “Nasr suresindeki ve’l-feth aslında fethullah demektir” diye yazıp çizerken, bugünkü din kahramanlarından hangisinin, yüksek sesle, “Bre sapkınlar! Haddinizi bilin, tövbe edin!” diyebilme cesareti gösterdiğini gerçekten merak ediyorum. İşin doğrusu, o tarihlerde Gülen ve ekürisinin din hakkında ne söyledikleri kimin umurundaydı ki? Cümle âlem gibi bizim bu din kahramanlarının pek çoğu da o günlerde Pensilvanya’ya selam çakma kuyruğunda sıra bekliyor, “Mübarek Hocaefendi hazretleri…” gibi hitaplarla yaltaklanma edebiyatının en güzel örneklerini veriyordu. Kısacası, bugünkü din kahramanları o günlerde Abant senin, diyalog toplantıları benim diyerekten Gülen’in gözüne girebilmek için binbir çeşit yağcılık yapıyordu.

***


Bu tiplerin şimdilerde haydut çetesine dönüşmesi her dönemde güçlünün yanında pozisyon alma ahlaksızlığından başka bir şeye karşılık gelmiyor. Ne yazık ki bugün şahit olduğumuz yaftalama kampanyaları, “Ne kadar fazla sayıda muhalifi ihraç kararnameleriyle bertaraf ettirebilirsek, o nispette kârdır” düşüncesiyle OHAL iklimini fırsata çevirmek gibi bir süfliliği ifade ediyor. Fakat buradaki süflilik katıksız dinî hamiyet ve hassasiyet söylemiyle sütreleniyor. Bu yöntemin Zaman Gazetesi ve Samanyolu TV’den aşina olduğumuz yöntemlerden pek farklı olmaması, FETÖ’nün en önemli uzmanlık alanı olan kumpasçılığın şimdiki haydutlar çetesi tarafından tevarüs edildiğini gösteriyor. Öte yandan, 17/25 Aralık’tan sonraki tarihlerde, “Bu kavga hükümet-cemaat kavgası değil. Bütün dünyada okul, eğitim gibi çok iyi hizmetler yapan bu güzel insanlara iftira atmak çok büyük bir yanlıştır… Hocaefendi hakkında çok saygılı bir dille konuşmak lazım… Hocaefendi’ye terbiyesizlik eden herkesi kınamak lazım…” tarzında Gülen güzellemeleri yapan bir dizi haydut da bugün adeta FETÖ iddianamelerini hazırlayan birer savcı edasıyla karşımıza çıkıp kimin FETÖ’cü olup olmadığını belirlemekle vazifeli gibi konuşmaktan utanıp sıkılmıyor. Bilakis FETÖ konusundaki kirli ve şaibeli geçmişlerinden dolayı küçücük bir özür dileme ihtiyacı hissetmeyecek düzeyde pişkinlik sergiliyor. Fakat tuhaf olan şu ki hemen her vesileyle FETÖ meselesinin sulandırılmaması gerektiğine dikkat çeken ümera bu vahim manzara hakkında pek konuşmuyor. Sonuçta, FETÖ bataklığında topyekûn debelenir hale gelmemiz benim gibi sayısız insanda bulantı hissi uyandırıyor.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 27 Mayıs 2017

O Cemaat Kötü, Bu Cemaat İyi...

Birkaç gün önce Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Genel Müdürlüğü’nce Antalya’da organize edilen eğitim yöneticileri eğitim yönetimi seminer programında “15 Temmuz Demokrasi Zaferi” konulu bir sunum yaptım ve bu sunumda FETÖ vakasıyla irtibatlı olarak Türkiye’deki dinî grupların genel karakteristiğine ilişkin bazı eleştirilerde bulundum. Eleştirilerimin bir boyutu dinî grupların hemen hepsinin siyasallaşması, siyasi alanda baskı grupları oluşturması, ülkenin genel eğitim politikalarına ayar vermeye çalışması, dinden devşirilen sermayeyi dünyevi (politik, ekonomik) alanlara yatırması ya da kısacası asıl işlerini avukata havale edip üstlerine vazife olmayan işlerle meşgul olmasına dairdi ki FETÖ vakasının karşımıza çıkardığı ağır maliyet de tam olarak bu problemin sonucuydu. Hitler’e göre bir hareket ne kadar çok makam tesis eder ve mevkii dağıtırsa o kadar daha düşük nitelikteki kişileri kendine çeker ve sonunda bu siyasi askıntılar başarılı bir partiyi öylesine sarar ki başlangıçtaki hareket artık ilk idealistler tarafından tanınmayacak hale gelir.

***

Eleştirilerimin ikinci boyutu dinî grupların hemen hepsinde gözlemlenen teolojik arızalarla ilgiliydi. Bilindiği üzere dinî cemaatlerdeki başlıca sorunlardan biri, herhangi bir grup veya cemaate intisap eden bir bireyin öncelikle kendi beninden vazgeçmesi, yani grup kimliğine katılarak kendi benini bu genel kimliğin içinde eritip yok etmesidir. Müesses dinî yapılardaki teolojik arızalar ve enfeksiyonların kaynağı temelde bu yapısal sorunla ilişkilidir. Akıl, irade, muhakeme, tercih gibi unsurların lider kültü marifetiyle cemaate devredilmesinin “mankurtlaşma” sonucunu üreteceği şüphesizdir. Mankurtlaşma konusunda Eric Hoffer’in şu tespitleri çok dikkat çekicidir: “Bir insanı savaşmaya ve ölmeye hazır duruma getirme tekniği, o insanın kişiliğini bedeninden ayırmaktan ibarettir. Diğer bir ifadeyle, onun kendi gerçek kişiliğine sahip olmasını önlemektir. Bu işlem, o kimsenin kapalı kolektif bir topluluğun içinde eritilerek o topluluğa uydurulmasıyla, ona hayali bir kişilik tanımak yoluyla, şimdiki zamanın küçümsenmesini ona aşılamak ve onun ilgisini henüz var olmayan şeylere kaydırmak yoluyla, onunla gerçek arasına bir perde (öğreti) germek yoluyla, ihtiraslar enjekte ederek o kimse ile nefsi arasındaki dengeyi önlemek yoluyla yapılabilir.”

***

Bu minvaldeki eleştirilerimiz söz konusu programdaki bazı katılımcılar tarafından yadırgandı ve yüksek volümlü tepkiyle karşılandı. Belli ki bu zevatın cemaat angajmanları vardı. Oysa bizim eleştirilerimiz muayyen bir cemaatten öte, genel çerçevede dinî cemaat ve grupların yapısal özellikleriyle alakalıydı. Daha açıkçası, dinî cemaatler hakkında söylediklerimiz, Mustafa Çalık’ın Türkiye Günlüğü dergisinin 15 Temmuz konulu yeni sayısına yazdığı yazıdaki tespitlerle hemen hemen aynıydı. Çalık’ın yazısından aktarırsak; 

(1) Gülen Cemaati bugün için belki “öldü”, ama bilmeliyiz ki ruhu “istikamet”ten çok “keramet”e meraklı diğer bütün cemaat ve dergâhlarda ve onların “Gassâl elinde meyyit” olmaya can atan müntesibleri arasında kol geziyor. 

(2) Dürüstçe çalışıp ter dökerek kazanıp, haysiyetiyle alnı açık, başı dik gezmek yerine herhangi bir kanatlı hayvan gibi havalarda uçmanın hayaliyle eteğine yapışacak mürşit arayan bunca miskinin bulunduğu yerde, “the Cemaat” gider, “another Cemaat” gelir. Gülen gider, yerine başka bir soytarı mehdiliğe soyunur. 

(3) Şeyhlerin âlimlerden daha itibarlı ve sözü geçer olduğu bir memlekette, okuyandan çok “zikir” çekenin, düşünüp sorandan çok “rabıta” edenin rağbet gördüğü bir cemiyette ne “Cemaat” biter, ne “Mehdi” biter. 

(4) Kâşiflerin, mucitlerin nasıl çalıştığını, nasıl yetiştiğini merak etmeyip de “aktab” ve “agvâs”ın kendilerinden menkul keramet rivayetlerini ezberlemekle mutmain olan Müslüman semtlerinde keşif de olmaz icat da; sonunda “zikirmatik”ler bile Çin’den gelir. 

(5) Cenab-ı Allah’ın en büyük nimeti olan aklı küçümseyen, “‘akıl’ı akıl ile iptal etmek” türünden akıl-mantık çatlatıcı aforizmaları dillerine dolayan bilgisiz demagogların “büyük üstad” muamelesi gördükleri bir camiada daha nice “hoca efendiler”in çıkacağını fehmetmemek sadece ahmaklık değil, aynı zamanda mesuliyetsizliktir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 10 Aralık 2016

Mezhep Çatışmaları ve FETÖ | İskele Sancak / Kanal 7 | 2 Aralık 2016



Kanal 7'de yayınlanan İskele Sancak programının 2 Aralık 2016 tarihli yayınına Mustafa Öztürk, Murat Yılmaz, Birol Akgün, Merve Şebnem Oruç, Ahmet Uysal, Hüseyin Aslan konuk oldu.

Mustafa Öztürk Twitter: https://twitter.com/ozturktefsir
Mustafa Öztürk Facebook: https://www.facebook.com/mustafaozturkresmi
Mustafa Öztürk Arşivi YouTube: https://www.youtube.com/channel/UCSO3...

On-Yirmi Yıl Sonra Yargılanma İhtimali


Bazı dostlar, 17-25 Aralık süreci ve 15 Temmuz darbe girişimi üzerine birçok yazı yazmam ve FETÖ’ye karşı çok açık bir tavır almam sebebiyle, bundan 10-20 yıl kadar sonra siyasi iklimin tamamen değişmesine, yani keser ve sapın dönmesine bağlı olarak vatana ihanetten yargılanmamın muhtemel olduğunu tembihlemekte ve beni daha dikkatli olmaya davet etmektedir. Bu tembih, “Sana mı kaldı kahramanlık?! Bugün birbirine düşman olanlar, yarın bir gün bakmışsın ki canciğer dost olmuşlar. İşte o zaman, cümle âlemin kötüsü sen olursun” diye de ifade edilebilir. Ergenekon, Balyoz gibi davaların serencamı dikkate alındığında, söz konusu tembihlerin yabana atılmaması gerektiği düşünülebilir. Hâliyle, on-yirmi sene sonra, şayet o zaman hayatta olursak, bugün yazıp çizdiklerimizden yargılanmamız mümkün ve muhtemeldir. Ne var ki benim nazarımda önem arz eden mesele, yargılanmamız değil, niçin yargılanacağımız meselesidir.

***

Bilenler bilir, FETÖ hakkında yazdıklarım 17-25 Aralık sürecinden daha eski tarihlidir. Bunun belgesini isteyenler, Çağdaş İslam Düşüncesi adlı eserimize bakabilir. Bu eserin yayımlandığı tarih HSYK’nın FETÖ’cülerce işgal edildiği, FETÖ’cü savcıların esip gürlediği döneme denk gelir. O dönemde, eserlerimizi yayımlayan Ankara Okulu Yayınevi’nin bir sabah vakti FETÖ’cü polislerce basılması ve yayınevine dava açılması hafızamdaki tazeliğini halen muhafaza etmektedir. Kısacası, FETÖ’ye karşı çıkışım siyasi konjonktürle ilgili olmadığı gibi bu konuda sergilediğim tavır da siyasi iradenin destek ve himayesine bağlı değildir. Doğru olduğuna kanaat getirdiğim görüş ve düşünceleri ilahiyat alanında ne kadar açık ifade ediyorsam, toplumsal alanda yanlış gördüğüm şeyleri de aynı açıklıkta dillendiririm ve bu tavrı adamlık ölçüsü kabul ederim. Bu yüzden de kimin ne dediğine, sergilediğim tavrın getirisine götürüsüne pek bakmaksızın ve dahi gözümü budaktan sakınmaksızın, aklımın erdiği dilimin döndüğü nispette kitabın ortasından konuşmayı yeğlerim. Görüşlerim isabetsiz olabilir; fakat açıkça görüş beyan etmenin konjonktür gereği hakikat ekonomisi yapmaktan çok daha dürüst, ahlaklı ve aynı zamanda entelektüelliğe yaraşır bir tavır olduğundan kesinlikle eminim. Nabza göre şerbet vermenin, konuşulması gereken yerde susmanın ve tantanalı dönekliğin -ki buna şimdilerde “darbe sonrası kahramanlık” da deniyor- entelektüelliği çökerttiğinden de eminim.

***

Bütün ülkeyi ilgilendiren, üstelik dinî referanslar sebebiyle herkesten önce biz ilahiyatçıların konuşmasını gerektiren FETÖ meselesinde yakın gelecekteki muhtemel siyasi-sosyolojik iklim değişiklerini düşünerek konuşmaktan imtina etmeyi ahlâkî açıdan nasıl tanımlamak gerektiğini -dilerseniz- ifade etmeyeyim. Ancak şu kadarını söyleyeyim ki başımıza gelen belaların çoğu, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cılıktan ve nemelazımcılıktan geldi. Bu ülkedeki sayısız insanın daha birkaç yıl öncesine kadar Gülen haysiyetsizinin peşinde koşması ise hiç şüphesiz yalakalık, fırsatçılık, rantçılık gibi kümülatif ahlaksızlığın göstergesiydi. Çünkü o tarihlerde FETÖ sıçrama tahtası gibi görünüyordu. Hâliyle, sayısız insan bu yapının adam tavlamasına tav olmayı yeğledi. Ancak bu kadar basit tav olmak ve tavlanmak adamlık değildi.

Hâsılı kelam, Prizma 2 adlı eserinde, “herkesin nabzını tutma ve nabza göre şerbet verme esas olmalıdır” diyen ve fakat Vatikan’dan İsrail’e kadar cümle âlemin nabzını tutmasına rağmen bir kez olsun Müslümanların nabzını tutmayı düşünmeyen, bu yüzden de 2002 yılındaki Filistin ablukasından dolayı Türkiye’de İsrail’e karşı büyük bir öfke patlaması yaşandığı sırada İsrail büyükelçisini Fatih Üniversitesi’ne davet ederek konferans verdiren, Mavi Marmara hadisesinde, “İsrail’den izin aldınız mıydı?” diyen, keza 1980 darbesine eyvallah deyip darbecileri “Hızır” diye nitelendiren, 28 Şubat sürecinde Çevik Bir’e yazdığı ve son satırlarını, “Böyle bir mektupla kıymetli vakitlerinizi işgal etme sû-i edebinde bulunduğum için tekrar özür diler, yeni yılda sıhhat ve afiyet dileklerimle birlikte, en derin saygılarımın kabulünü arz ederim efendim” şeklindeki yalakalık ifadeleriyle bağladığı mektupla da kusursuz haysiyetsizlik örneği sergileyen F.G. alçağı hakkında konuştuklarım ve yazdıklarım sebebiyle yarın bir gün yargılanmayı şeref addedeceğimi şimdiden belirtmek isterim.

Kapalı Yapılarda Zihniyet ve İşleyiş | Liberal Düşünce Kongresi | 23 Ekim 2016


15 Temmuz Darbe Girişimi Paneli | TOBB / Ankara | 24 Eylül 2016


FETÖ Hakkında Tek Kişilik Soru Cevap | Kadraj / A Haber | 30 Mart 2015 - Mustafa Öztürk


FETÖ Konusunda Bilinmeyenler | A Politik / Kanal A | 3 Ağustos 2016 - Mustafa Öztürk


Kanal A'daki A Politik programının 3 Ağustos 2016'da canlı yayınlanan bölümünde FETÖ için ilk defa "Haşhaşi" kelimesini kullanan, FETÖ Ana Davası bilirkişi raporunu hazırlayan Prof. Dr. Mustafa Öztürk ile Mehmet Toprak ve Bayram Zilan vardı.

Paralel Yapı | A Politik / Kanal A | 2 Ağustos 2014 - Prof. Dr. Mustafa Öztürk


Cemaatlerin Cennetinde Yaşamak


Faraza, “Cemaatlerin cenneti neresidir?” diye sorulsa, kendi adıma, “Türkiye” diye cevap veririm. Çünkü askeriye, mülkiye, hariciye gibi tüm kritik kurumları ele geçirip neredeyse devleti ve milleti paralel haline getireninden iktisadi alanda holdingleşenine, yakın geçmişte bazı siyasi figürlere mehdiliğin siyasi mümessilliği misyonu yükleyeninden sözde işârât-ı gaybiyye yoluyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Süfyan’ın dördüncü rüknü” gibi apokaliptik sıfatlar izafe edenine, Diyanet’i istiskal edeninden ilahiyata yeni bir nizam vermek isteyenine, tencereci tavacısından kendileri haricindeki tüm Ümmet-i Muhammed’i tekfir edenine varıncaya değin, binbir çeşit cemaatin mantar gibi bitip çoğaldığı bir ülke Türkiye…

Kur’an, Allah’ın dilemesi halinde tüm insanoğlunun tevhid inancını benimseyeceklerini belirtir; ama aynı zamanda akıl sahibi her insanın özgür iradesiyle iman ve inkâr etmesinin ilâhî yasa (sünnetullah) olduğunu da bildirir. Allah, iman ve inkârda insanoğlunu özgür iradeleriyle baş başa bıraktığı halde, kendini Müslüman bilen, özellikle de belli bir müesses dinî yapıya intisap eden insanların çoğu niçin kendi dindaşlarını kendilerine benzetmeye çalışır? Allah’ın kendine atfetmediği bir işe kullar niye soyunur? Kendi din anlayışına yönelik bir eleştiri karşısında behemehâl hakaret taarruzu başlatıldığı halde, bir kez olsun, “Acaba bizde de hata olabilir mi?” deme ihtiyacı duyulmaz? 

***

Mesela cifr, celcelûtiye, hisâb-ı cümel gibi kaynak ve sıhhati son derece problemli bâtınîlik aygıtlarından hareketle, “Şu ayet benim adıma, bu ayet doğum tarihime, öteki ayet kitaplarıma, beriki ayet şakirtlerime işaret ediyor” gibi akla ziyan tevilleri kemkümlerle savunmaya çalışmak yerine, “Bu tür saçmalıkların dine, imana, ahlaka, hayata ne faydası var” demeye yanaşılmaz? Daha açıkçası Cemil Meriç’in, “ufukları dar, kafaları basık, ama büyük bir meziyetleri var, hayranlık. Putlarına saygısızlık etmediğiniz ölçüde sizi dinliyorlar” diye bahsettiği taife niçin, “Bildik Bâtınîyye’nin günahı neydi, onların bâtınî tevilleri de en nihayet, ‘Şu ayet bizim imama, bu ayet hüccete işaret ediyor’ kabilinden değil miydi?” demek gibi dürüst bir tavır ortaya koymaz? 

Bu sakillik, “cemaatlerin ortak arızaları” başlığıyla yayımlanan yazımızdaki tespitlerin ne kadar isabetli olduğunu ispata kâfidir. Bir cemaate mensubiyet çerçevesinde dinin belli bir yorumunu benimsemek ile futbol takımı taraftarlığı arasında ciddi bir tutum farkı bulunmadığını söylemekte beis olmasa gerektir. Yeri gelmişken şunu belirtmeliyim ki, “tüm cemaatlerin kökü kazınsın, herkes Müslümanlık tecrübesini müesses bir dinî yapıdan bağımsız olarak bireysel düzeyde yaşamaya mecbur kılınsın” gibi faşizan bir düşünceyi hiç savunmadım, savunmuyorum. Çünkü böyle bir fikri savunmaya kendimi hak sahibi görmediğim gibi buna haddim olmadığını da biliyorum. Ancak kendi namıma cemaat mensubiyetini reddediyorum ve bireyselliği daha sağlıklı bir tercih olarak görüyorum. Ayrıca cemaatlere yönelik eleştiri hakkım olduğunu düşünüyorum.

***

Bütün bunların yanı sıra cemaatlerin kendi sivil alanlarına çekilmeleri, özellikle devlet kurumlarına tasallut etmemeleri, siyasi iradeye karşı baskı grupları oluşturup köpürtülmüş oy potansiyellerini koz olarak kullanarak siyasetten pay kapmak gibi mülevves işlerle iştigalden vazgeçmeleri gerektiğini söylüyorum. Ama bütün bu söylediklerimin devlet katında anlamlı bir karşılık bulacağını pek zannetmiyorum. Çünkü Türkiye’de “dindar/muhafazakâr” diye anılan kitlelerden herhangi bir cemaat angajmanı bulunmayan insan sayısının bir partiye iktidar imkânı sağlayacak nispette olmadığı kanaatini taşıyorum, bu yüzden de kendi kendime, “Cemaat cenneti olan bir ülkede siyasetçi ne yapsın?” diyorum. Diğer taraftan, dinî anlayış ve kavrayış tarzım sebebiyle cemaatler nazarında “heretik” olarak algılandığımı biliyorum. Hâliyle, cemaatlerin cennetinde cehennemi yaşıyorum. Bütün bunlara rağmen, cemaat cenneti yurdumun cemaatçi sakinlerinin biraz daha sakinleşecekleri, kendilerine yönelik eleştiriler karşısında ergen tavrıyla sövüp saymak yerine uslu başlı adam gibi mukabelede bulunmayı öğrenecekleri bir zamana erişmenin hayalini kuruyorum.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 15 Ekim 2016

Said Nursî’den Gülen’e Amerika / Hıristiyanlık / Diyalog Aşkı


Bilindiği gibi FETÖ elebaşı Gülen Amerika, Hıristiyanlık ve dinler arası diyalog aşığıdır. 1997 yılındaki bir röportajında, “Amerika dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır… Amerika göz ardı edilerek şurada burada bir iş yapmaya kalkılmamalıdır” şeklindeki sözleriyle Amerika sevdasını dillendiren Gülen, 1998 yılında Papa II. Jean Paul’e sunduğu mektupla da Hıristiyanlık ve dinler arası diyalog aşkını ilan etmiştir. Gülen’in ilan-ı aşk ifadeleri şöyledir: Papa VI. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinler arası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik… Peki, Gülen bu umarsız aşka nasıl yakalanmıştır? Bu sorunun cevabı çok boyutludur; ama en azından bir boyutu Said Nursî ve talebelerine ait şu pasajlardadır:

Bir Derece Mahremdir

(...) Hem Salâhaddin’in [Selahattin Çelebi] Asâ-yı Musa’yı Amerikalıya vermesi münasebetiyle deriz: Misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü her halde şimal cereyanı İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslam ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak. Tabaka-i avama müsaadekâr ve vücub-u zekât ve hürmet-i riba ile burjuvaları avamın yardımına dâvet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına çekebilir. Her ne ise bu defa sizin hatırınız için kaidemi bozdum, dünyaya baktım (Said Nursî, Emirdağ Lahikası, Sözler Yayınevi, İstanbul 1993, s. 147).

(…) Âhir zamanda madem fetret derecesinde din ve Dîn-i Muhammedî’ye (A.S.M.) bir lakaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhir zamanda Hazret-i İsa’nın (A.S.) dîn-i hakikîsi hükmedecek, İslamiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (A.S.) mensup Hıristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususen ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaifler, müstebid büyük zalimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara kefaret olmakla beraber; yüz derece onlara kârdır, diye hakikattan haber aldım (Said Nursî, Kastamonu Lahikası, Sözler Yayınevi, İstanbul 1991, s. 75).

(…) Lillâhilhamd Risale-i Nur, âlî beyanatı ile ruhlarımızı teskin ediyor, hakiki dersleriyle kalplerimizi tatmin ediyor. İşte, bu günde meydana çıkan bu dehşetli cereyanı, ancak ve ancak Hristiyanlık âleminin müslümanlıkla ittihadı; yani İncil, Kur’an ile ittihat ederek ve Kur’an’a tâbi olması neticesi elde edilecek semavî bir kuvvetle mağlup edileceği iş’ar buyuruluyor ki Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın da vüruduna intizar etmek zamanının geldiğini mânâ-yı işârî ile ihtar ediyor. Mesmuâta göre bugünkü Amerika aktâr-ı âleme tedkikat için gönderdiği dört heyetten birisini bugünkü beşeriyetin saadetini temin edecek salim bir din taharrisine memur etmiştir.
Bu ise mücedditliğini mahkeme lisaniyle her tarafa ilan eden Risale-i Nur, bu muzdarip, perişan beşeriyetin en büyük bir saadeti olacağına imanımız pek kuvvetlidir… Çok Kusurlu Talebeniz Hüsrev (Said Nursî, Emirdağ Lahikası, s. 62-63).

(…) Demokratlar [Demokrat Partililer] mecburdurlar ki hem Nurcuları, hem ulemayı, hem milleti memnun ve minnettar etmek, hem Amerika ve müttefiklerinin yardımlarını kaybetmemek için bütün kuvvetleriyle ezan meselesi gibi Şeâir-i İslâmiye’yi ihya için mümkün oldukça tamire çalışmaları lâzım ve elzemdir… Nur Talebeleri ve Nurcu Üniversite Gençliği Namına Sadık, Sungur, Ziya (Said Nursî, Emirdağ Lahikası, s. 288).

(…) Ümmetin beklediği, âhir zamanda gelecek zatın üç vazifesinden en mühimmi ve en büyüğü ve en kıymettarı olan imam-ı tahkîkîyi ve ehl-i imanı dalaletten kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitemâmihâ Risale- Nur’da görmüşler... O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife, maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikat ve ihlas ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddi bir kuvvet ve hâkimiyet lazım ki o ikinci vazife tatbik edilebilsin. O zatın üçüncü vazifesi, Hilafet-i İslamiyeyi İttihad-ı İslam’a bina ederek İsevî ruhanileriyle [Hıristiyan din adamlarıyla] ittifak edip Din-i İslam’a hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakârlarla tatbik edilebilir (Said Nursî, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, Sözler Yayınevi, İstanbul 1991, s. 9).

Yorum yok; takdir okuyucumuzundur.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 8 Ekim 2016

Cemaatlerin Ortak Arızaları


28 Eylül 2016 tarihinde Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü tarafından yedincisi düzenlenen Kriz ve Kritik Konferansında “Darbe Girişiminin Kriz ve Kritiği” teması işlendi. Konuşmacı olarak katıldığım bu programda aynı oturumu paylaştığımız Prof. Dr. Tayfun Amman Türkiye’de dinî grup yapıları üzerine çok güzel bir sunum yaptı. Amman Hoca sunumunda dinî cemaatlerin ortak özelliklerini on küsur madde halinde sıraladı. Hocanın tespit ve değerlendirmelerinden de istifadeyle Türkiye’deki cemaatlerin acil ıslah ve onarım gerektiren bazı müşterek arızalarını şu şekilde sıralamak mümkündür:

(1) Cemaatlerin tümünde karizmatik bir manevi lidere -ki burada söz konusu olan karizmatiklik her bir cemaatin kendinden menkuldür- kesin inançlılıkla bağlılık esastır. Ancak bu bağlılık, “Allah’a isyan söz konusu olduğunda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur” mealindeki temel itikâdî ilkeyi rafa kaldıracak tarzdadır.

(2) Cemaatlerde Ehl-i sünnet itikadına sadakat esastır. Ancak bu söylem düzeyinde kalan bir esastır. Şöyle ki Ehl-i sünnet itikadında masumiyet sadece peygamberlere mahsus bir özelliktir. Kaldı ki peygamberlerden zelle denilen ufak hatalar da sadır olabilir. “Hatasız kul olmaz” diye özetlenebilecek Sünnî itikada rağmen herhangi bir cemaatin kendi liderinden hata sadır olduğunu açıkça dillendirdiğine tanık olmak pek mümkün değildir. Bu bakımdan cemaatlerdeki karizmatik lider anlayışının Sünnîlikten ziyade, Şiîlikteki masum imam doktriniyle örtüştüğünü söylemek gerekir.

(3) Cemaatlerde farklı ses ve söyleme, girintili çıkıntılı düşünceye izin vermemek esastır. Keza cemaat tarafından tavsiye edilenler dışındaki hemen bütün eserler “yasak yayın” kapsamındadır. Gerek aykırı/çatlak ses çıkaran gerekse “yasak yayın” okuyan kişinin başına tokmak indirmek tüm cemaatlerin olmazsa olmazlarındandır. Bu itibarla Hâşhâşîlik ve mankurtluğun FETÖ’ye mahsus bir arıza olmadığı açıktır.

(4) Cemaatler çok partili dönemin başından beri Adalet Partisi, Anavatan Partisi, AK Parti gibi merkez sağ partilere yanaşmakla mümeyyizdir. Dolayısıyla cemaatler dinî söylemlerinde olduğu gibi siyasi tercihlerinde de sağcı karakterlidir. Yine cemaatler ikbal ve istikbal vaat etmeyen bir siyasi partiye yanaşmanın “enayilik” olduğu yönündeki ortak bilinçle de maruf olup birçok cemaat siyasi havayı iyi koklama hususunda kendilerinden beklenenin fevkinde üst düzey bir performansa sahiptir.

(5) FETÖ’nün 17-25 Aralık’ta hükümete, 15 Temmuz darbe girişimiyle devlete meydan okuması müstesna, hemen hemen tüm cemaatlerde devlet ve hükümetle didişmemek, devletle ilişkide uslu çocuk gibi tavır sergilemek genel bir ilkedir. Ancak bu ilkenin asıl anlam içermesi sinsiliktir. FETÖ’nün raydan çıkması ise bu melun organizasyonun özellikle 1999’dan itibaren uluslararası konsorsiyum tarafından sevk ve idare edilmesiyle ilişkili bir meseledir.

(6) Siyasetle ilgilenmiyormuş gibi poz vermek ve fakat desteklenen parti iktidar olur olmaz siyaset meydanının ortasına dalıvermek, daha açıkçası bakanlıkları paylaşmaktan ilahiyat fakültelerinde karma eğitime karşı çıkmaya kadar birçok konuda siyaset ve hükümete ayar vermeye çalışmak, hatta holdingleşme düzeyinde dünyevî işlerle meşgul olmak cemaatlerin huy ve alışkanlık haline getirdikleri bir diğer ortak özelliktir.

(7) Siyaset ve devletle ilgili mezkûr özelliğin bir yansıması olarak tüm cemaatler nepotist karakterlidir. Nepotizm görev, yetki dağıtımında ehliyet ve liyakat ölçütünün rafa kaldırılıp salt grup çıkarına dayalı adam kayırmacılığın esas alınmasıdır.

(8) Tüm cemaatler “ayranım ekşi” dememeye ve kendini seçkin görmeye yeminli gibidir. Bu yüzden her bir cemaat tek hakikatçi bir dille konuşmayı pek sevmektedir. Bu durumun özellikle Ehlü’s-Sünne ve’l-Cemâa tabirindeki cemaat kelimesinin işaret ettiği kapsayıcılık ve kuşatıcılığı lağvedip bunun yerine ayrışma, kamplaşma ve gettolaşma pratiğini ürettiği şüphesizdir.

(9) Cemaatlerdeki bir diğer ortak özellik dinin ateist, nihilist çevrelerden ziyade dindar zümrelere ya da birbirlerine anlatılmasında kendini gösterir. Sözgelimi, vaktiyle Türkiye’de moda fikir akımı haline gelen vülger materyalizm dalgasına karşı, benzer argümanlardan hareketle imanın gerekliğini vurgulamak için yazılan bir dizi eser, irili ufaklı muhtelif gruplar tarafından senelerdir salt grup üyeleri arasında okunmaktadır. Bu durum “Kendileri çalar, kendileri oynar” sözünü hatırlatmaktadır.

(10) Kur’an’ın “Müminler ehl-i küfre karşı sert ve tavizsizken birbirlerine karşı şefkatlidirler” şeklindeki tanımlamasına rağmen dinî cemaatler bu ilâhî beyanı, “Birbirinizi sevin” yerine “Birbirinizi ötekileştirin” diye anlamakta ısrarcı gibidirler. Yine cemaatler salt diğer dinî grupları değil, dinî alanda yazıp çizdikleriyle az çok tanınır hale gelen ilahiyatçı figürleri de nefret diliyle ötekileştirirler. Üstelik bu nefretin gerekçesini dinî-itikâdî açıdan sapkınlığa bağlayarak sözüm ona sapkınlara dedikodu, iftira, karalama gibi gayr-i ahlâkî yollarla saldırmayı güya meşru dava haline getirirler. Ancak bütün bunları yaparken, kendilerince muteber olan dinî anlayışın da en nihayet tarihî tecrübe içerisinde oluşmuş bir yorum olduğunu unutup Allah adına -haşa- Allah gibi konuşmayı marifet bilirler.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 1 Ekim 2016 

Dirisiyle Ölüsüyle Püsküllü Bir Bela Olarak FETÖ


Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “At izi it izine karışmış vaziyette” sözü FETÖ’nün tam bir püsküllü bela olduğuna, devlet organlarını bu melun yapıya ait habis urlardan arındırma işinin zorluğuna işaret ediyor. 15 Temmuz darbe girişiminden dolayı milletin vicdanında mahkûm olması sebebiyle FETÖ’nün en azından ülke sathında gebermesi mukadder görünüyor. Bununla birlikte, giderayak, “Kendimle birlikte sizi de götüreceğim” der gibi hareket ettiği de dikkat çekiyor. Yani bu püsküllü belanın kanlı canlı hali gibi leşinin de uzun süre baş ağrıtacağı, etrafa daha çok mikrop saçacağı kuvvetle muhtemel görünüyor. At izinin it izine karışmasına gelince, bu karışıklık bir yönüyle FETÖ ile mücadele fırsatını ganimet bilip sıfır maliyetli kahraman olmak veya “fırsat bu fırsat” deyip bu vesileyle hasmından intikam almak isteyen sayısız ahlaksızın ispiyonculuk yapmasıyla, diğer bir yönüyle de 15 Temmuz’dan sonraki toz duman içinde izini kaybettiren kripto FETÖ’cülerin bir taşta iki kuş vurmak maksadıyla ihbarcılığa soyunmasıyla ilgilidir. Cumhurbaşkanı’nın, “Ben bir şey atayım da nasılsa tutar, diyenler var” ifadesi ile memurların açığa alınması noktasında yarışa girmeme yönündeki uyarısı problemin her iki yönüne de işaret etmektedir.

İspiyonculuk her zaman ve zeminde mevcut olan, özellikle bugünkü gibi kriz vasatlarında ivme kazanan bir rezilet olarak düpedüz şerefsizliktir. Din de dâhil hiçbir manevi ve moral ilaç insanoğlundaki bu kadim rezileti kökünden kazımaya kâfi gelmemiştir. Çünkü insanoğlu nasstan hayata taşıma safhasında dini kendine benzetmeyi becermiştir. Nitekim hem serapa ahlaksız olmak hem de dindarlıktan dem vurmak bu sayede gerçekleştirilmiştir ki “din istismarı” diye kavramlaştırılan bu olgunun tarihsel tecrübedeki en iyi temsillerinden birinin Gülen ve avanesine ait olduğu şüphesizdir. Dinî, ahlâkî ve insani düzlemdeki metaformozları dikkate alındığında Gülen ve avanesinin eline hemen hiçbir kimsenin su dökemeyeceği söylenebilir. Örnek vermek gerekirse, 1970-1980’li yıllarda, “Dünyadaki fitnenin başı Vatikan’dır” diyen de Gülen’dir; 1990’lı yılların sonlarında Papa II. Jean Paul’e, “Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik” şeklindeki ifadeleri muhtevi bir mektup takdim eden de Gülen’dir.

1990’lı yıllarda, “Türkiye dünü, bugünü itibarıyla süper devlet olmaya namzet bir konumda bulunmaktadır. Gerek Orta Asya cumhuriyetleri, gerek birçok sair İslam ülkesi yürekten Türkiye’ye bel bağlamış kabul edilebilirler. Bizim böyle istikrarsız, zayıf, devlet bünyesi içine kadar pisliklerin girmiş olduğu bir ülke imajı çizmemiz, bize bel bağlayan, güven ve emniyetle bakan ülkelerin güvenini kaybetmemize yol açar ki kaybedilen bu güven ve itibarı tekrar kazanmamız çok uzun zaman alabilir. Hâlbuki Türkiye’nin böyle bir zaman ve itibar kaybına asla tahammülü yoktur” diyen de Gülen’dir; 15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı iç savaş ve işgal garantili darbe teşebbüsünün talimatını veren de Gülen’dir. Yine 1990’lı yıllarda, “Müslümanlar hakiki hedeflere şer vasıtalarıyla ulaşamaz. Hiçbir yol ve yöntem dinî açıdan haklı görülmeyen amaçlar uğruna kullanılamaz” diyen de Gülen’dir; özellikle son yıllarda “Amaç uğruna her yol mubahtır” anlayışınca hareket eden ve bu minvalde şerden başka bir şey üretmeyen de Gülen’dir.

Bu birkaç örnekten de anlaşılacağı üzere FETÖ her yeni sosyal ve siyasal durumda kendini yeniden yapılandırma ve yepyeni kılıklarla karşımıza çıkma kabiliyetine sahip bir yapıdır. Bu binbir suratlılık kabiliyeti FETÖ’nün nasıl bir püsküllü bela olduğunu da az çok açıklamaktadır. Hiçbir sabit ilkesi ve kıblesi olmayan bir kişi ve grupla mücadele etmenin son derece güç olduğu kuşkusuzdur. Belanın püskülüne ispiyonculuk da eklendiğinde devlet bünyesindeki pisliği temizleme işinin neredeyse imkânsız bir hâl alacağı kendiliğinden anlaşılır. Bu noktada, tüm mesailerini şimdilerde ispiyonculuğa vakfedenlerin birçoğunun daha düne kadar Gülencilerle düşüp kalkan ve yalakalıkla maruf olan ahlaksızlardan oluştuğu da gözden kaçırılmaması gereken bir husustur. Bu sebeple, devletin ve toplumsal bünyenin salahı için müseccel FETÖ’cülerin yanı sıra ispiyonculuğu meslek edinmiş ahlaksızların da tespit edilip cezalandırılması kaçınılmazdır. Aksi halde FETÖ vakası yakın gelecekte genel olarak devlet ve milleti, özel olarak da siyasi iktidar ve iradeyi vuracak bir bumerang olacaktır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk -  10 Eylül 2016

"Sahte Mehdi" Meselesi


3- 4 Ağustos 2015 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen Olağanüstü Din Şurası’nın sonuç bildirgesindeki, “FETÖ/PDY hareketi sahte bir mehdi hareketidir” ifadesi kimi çevrelerce tartışıldı ve bu ifadenin mefhumundan hareketle, “Mehdinin sahtesi varsa, hakikisi de vardır. Demek ki Diyanet mehdilik inancını onaylamaktadır” şeklinde itirazlar yapıldı. Şuranın sonuç bildirgesine son şeklini veren heyet içerisinde bulunmam hasebiyle söz konusu eleştirilerin beni de ilgilendirdiğini belirtmeliyim; fakat bu vesileyle Diyanet’in mehdi ve mehdilik meselesiyle ilgili resmi görüşünü bilmediğimi de eklemeliyim.

“FETÖ/PDY hareketi sahte bir mehdi hareketidir” ifadesinin dikkatsiz ve özensiz organize edilmesinden dolayı yanlış anlamaya müsait bir önerme olduğu söylenebilir. Ancak şuranın sonuç bildirgesinde yer alan ve söz konusu önermenin şerhi mahiyetinde olan şu ifadeler hem yanlış anlama ihtimalini büyük ölçüde gidermekte hem de Diyanet’in mehdilikle ilgili görüşü hakkında az çok fikir vermektedir: “Tarih boyunca toplumun güvenliğini tehdit eden mehdici-mesihçi ve hurûfi-bâtınî karakter arz eden pek çok fitne ve fesat hareketi ortaya çıkmıştır. Sır, gizem, adanmışlık, karizmatik kişilik gösterisi ve takiyyecilik/çift şahsiyetlilik bu hareketlerin en bariz özelliği olmuştur. Modern zamanlarda ise bu tür hareketler uluslararası siyasal mühendisliklerin güdümünde İslam toplumlarının parçalanması ve sömürülmesinin birer aracı olarak kullanılmışlardır.”

***

Bu izahat, “Hakiki mehdi diye bir şey yok” diye de özetlenebilir; dolayısıyla “sahte mehdi” tabirinden, “sahtesi varsa hakikisi de vardır” gibi bir sonuç çıkarmanın lafazanlık olduğuna hükmedilebilir. Bu mesele bir kenara, mehdilik, çok çeşitli inanç sistemlerinde mevcut olan, dolayısıyla İslam’a özgülük vasfı taşımayan çok eski bir hikâyeden ibarettir. Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta “Mesîh”, Sâbiîlik’te “Praşai Siva”, Mecûsîlik’te “Şaoşyant”, Hinduizm’de “Kalki”, Budizm’de “Maitraya” gibi kavramlar mehdilik hikâyesinin arka planı ve kültürel çapı hakkında manidar ipuçları verebilir.

Mehdi ve mehdilik etrafında oluşan inanç örgüsü çoğunlukla doğu toplumlarında gözlemlenen tembellik, irrasyonellik, romantiklik, rüşt çağına erememişlik, tarihsel akışı her daim kötülüğün çoğalmasına yoran koyu pesimistlik ve hatta iktisat tabiriyle “free rider problem”cilik (bedavacılık/beleşçilik sorunu) gibi sosyolojik ve antropolojik komponentlerin bileşkesinden müteşekkildir. Hatta bu inanç örgüsü dinîlik süsü verilmiş senkretik bir mitolojiden ibarettir. Nitekim İslâmî kaynaklarda, özellikle Şiî müelliflere ait kitaplarda nakledilen mehdi rivayetlerindeki muhteva çeşitli inançlar ve kültürlere ait çok sayıda unsurla bezeli bir kompozisyon ve koalisyona işaret etmektedir.

***

İslam tarihinde Şia konsorsiyumu (Zeydiyye’nin ana gövdesi hariç) hem asırlar boyu muhalefette kalmanın yarattığı travmatik duygusallıktan, hem de nereye kaybolduğu bilinmeyen bir dizi imamla ilgili tuhaf inanç kurgusundan dolayı mehdilik fikrine sımsıkı sarılmıştır. Sünnî gelenekte Ehl-i Hadis ve Selefiyye ekolü de gerek dini haber ve esere (rivayet) eşitlemenin, gerekse en zayıf hadisi re’ye tercih etmenin bir tezahürü olarak mehdi inancına sahip çıkmıştır. Tasavvuf geleneğinde ise mürşid diye anılan hemen her sûfînin aynı zamanda mehdi gibi -ki belki de “gibi”si fazla- algılanması ve aynı zamanda tasavvuf ile teşeyyu’ arasında sıkı denebilecek bir irtibat/iltisak bulunması nedeniyle mehdilik fikri bu gelenekte de hüsn ü kabulle karşılanmıştır. Buna mukabil mehdi inancına ilişkin rivayet malzemesi klasik dönemlerde Kadî Abdülcebbâr ve İbn Haldûn, modern dönemlerde de M. Reşîd Rızâ gibi âlimlerce uydurma ve/veya zayıf sayılmıştır. Mehdi inancının teolojik, sosyolojik, antropolojik ve sosyal psikolojik boyutları ile günümüze yansımaları hakkında çok fazla şey söyleme imkânı bulunmakla birlikte bu platformdaki imkân ve sınırlarımız hayli dardır. Ancak bu konu 22 Ekim 2016 tarihinde Kuramer tarafından düzenlenecek olan “Beklenen Kurtarıcı İnancı” sempozyumunda hemen her boyutuyla masaya yatırılıp etraflıca tartışılacaktır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 3 Eylül 2016