Kur'an'ın kendinden önceki kitapları hem tahrif edilmiş olarak ifade etmesi hem de tasdik ettiğini söylemesi çelişki mi? Bu soru üzerine Prof. Dr. Mustafa Öztürk düşüncelerini belirtiyor. Bu videoda tahrif ve tasdik kavramları hakkında, İncil'in ve Tevrat'ın tahrif edilmiş olması ve Kur'an'ın bu kitapları tasdik etmesi konularında bilgilere erişeceksiniz.
Söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarihselcilik Konuşmaları 10 - Kur'an'ın Kendinden Önceki Kitapları Tasdiki Kavramı | Mayıs 2020
Kur'an'ın kendinden önceki kitapları hem tahrif edilmiş olarak ifade etmesi hem de tasdik ettiğini söylemesi çelişki mi? Bu soru üzerine Prof. Dr. Mustafa Öztürk düşüncelerini belirtiyor. Bu videoda tahrif ve tasdik kavramları hakkında, İncil'in ve Tevrat'ın tahrif edilmiş olması ve Kur'an'ın bu kitapları tasdik etmesi konularında bilgilere erişeceksiniz.
Fazlurrahman ve Tarihselcilik | İslamcılık Sempozyumu / İstanbul | Mayıs 2013
Mustafa Öztürk Fazlurrahman ve Tarihselcilik Zeytinburnu Belediyesi İslamcılık Sempozyumu İstanbul 17-18-19 Mayıs 2013
Kur'an'ı Anlama ve Yorumlamanın Dünü Bügünü | Akdeniz İlahiyat Akademi / Antalya | 30 Kasım 2018
Kur'an'ı Anlama ve Yorumlamanın Dünü Bügünü | Akdeniz İlahiyat Akademi / Antalya | 30 Kasım 2018. Prof. Dr. Mustafa Öztürk
Deizme Eğilim Artıyor | Elif Ilgaz'la Aklıma Takılan / RS FM
"6 yaşında bir çocukla
evlenilebilir."
"Asansörde bir kadınla bir erkeğin
yalnız kalması halvet ortamı oluşturur."
"Yatak, yorgan cinsel dürtüleri
gıdıklayan, rahatsız eden yapıda olmamalı."
"Kocasından dayak yiyen kadınların
sabaha kadar şükretmesi gerekir."
"Kızlarını pantolonla üniversiteye
yollayan babalar kızlarını cehennem ateşine atıyorlar."
Pek çoğumuzu hayretlere düşüren, kızdıran
bu açıklamalar nasıl yapılabiliyor, bunun kaynağı nedir? Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan'ın ifadesiyle İslam'ın güncellenmeye mi ihtiyacı var?
Güncellenmeden kasıt nedir? İslam etrafında dönen bu tartışmalarda aklımıza
takılan soruları Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Profesörü Mustafa
Öztürk, Elif Ilgaz'la 'Aklıma Takılan' programında yanıtladı.
Bu
açıklamalar nereden çıkıyor? Kadınları bu kadar dışlayan, aşağılayan ve içinde
şiddet de barındıran bu açıklamalar neden ve nasıl yapılıyor?
Bu açıklamaları maalesef Orta Çağ'ın klasik
fıkıh müktesebatının içerisinde bütün detaylarıyla mevcut olan açıklamalar yani
bu açıklamaların sahibi olan insanların kendi başlarına, kendi zihinlerinde
kurguladıkları izahlar değil bunlar. Öncelikle onun altını çizelim. Yani
gelenekte, dini literatürde, referansları ve karşılıkları var.
Sorun dini
literatürün veya bundan asırlar önce yazılmış İslam hukuku kitaplarının, fetva
kitaplarının içerisindeki yorumların, kanaatlerin, görüşlerin, fetvaların tarih
üstü metinler gibi algılanması. Daha da kritik olanı; bunların din olduğu
zannedilip, bunlara dini değer yükleyerek bugüne taşınması. Dolayısıyla bu
metinlerin okunma tarzında sıkıntı var. İslami düşünce de dinin kurucu
metinlerinin genellikle tarih üstü olduğu kabul edilir yani Kuran'ın
hükümlerinin, Hazreti Peygamber'in sözlerinin… Ama geldiğimiz evre onu
gösteriyor ki sadece bu metinlerin değil, sözgelimi binli yıllarda, beş yüzlü
yıllarda yazılmış İslam hukukuna, İslam fıkıhına dair kitapların içerisindeki
içtihatların, o çağın ihtiyaçlarını karşılamak için üretilmiş fetvaların da tarih
üstü normlar gibi algılandığı ve bugün olduğu gibi uygulandığı, dini bilgi gibi
sunulduğu bir durumla karşı karşıyayız. Vahim olan budur.
Dolayısıyla burada evvel emirde bu İslami
ilimler literatürüne dair okuma biçimimizin, anlama biçimimizin, açıklama
biçimimizin yeniden baştan tepeden tırnağa gözden geçilmesi gerekiyor. Kimse bu
adamların yaptığını sapkınlık falan diye suçlamasın. Bu biraz ucuz bir eleştiri
olur. Bu insanlar bu fetvaları kendi ceplerinden çıkarmıyorlar. Bu fetvalar
sizin bütün dini geleneğinizin içerisinde duruyor.
Bunların tek suçu orada
duranı ifşa etmeleri. Şimdi feveranlar infial konusu oluyor. Oysa ki bu
kitaplarla bir hesaplaşmak gerekir dediğimizde İslâmi geleneğe saldırı, dini
geleneğe saygısızlık gibi telakki ediliyordu. Ama şimdi bu pislik düzeyinde
ortaya çıktığında, artık bununla baş edilemeyince bu sefer ucuz bir yolla bu
açıklamaları yapanları sapkın olmakla itham ediyorlar. Ama o metinler orada
asırlardır duruyordu. Şimdi bunlar sadece dile getirmiş oldular. O zaman hem bunu
dile getirenlerin dine bakış açısını, zihniyetini hem de okuma biçimimizi
masaya yatırmamız gerekiyor.
Son
zamanlarda giderek artan ama yıllardır devam eden bu açıklamalarla ilgili
olarak sonunda Cumhurbaşkanı Erdoğan da tepkisini ifade etti ve 8 Mart Dünya
Emekçi Kadınlar gününde de bu açıklamaları yapanları eleştirerek "Anlamak
mümkün değil. Yani bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar çok farklı bir dünyada,
zamanda yaşıyorlar. Çünkü İslam'ın güncellenmesi gerektiğini bilmeyecek kadar
da aciz bunlar. İslam'ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslam'ı 14-15
asır öncesi hükümleriyle kalkıp bütün de uygulayamazsınız" dedi.
Cumhurbaşkanının bu ifadesini ilk duyduğunuz da şaşırdınız mı, ne düşündünüz?
Ben ilk duyduğumda şaşırdım, hakikaten
şaşırdım. Çünkü Sayın Cumhurbaşkanının dini düşünce biçimine dair önceden bir
kanaatim vardı. Fakat bu söylem biçimi benim için gerçekten sürpriz oldu. Yani
siz İslam'ın 14 asır, 15 asır hükümlerini bugün ayni ile uygulayamazsınız
ifadesi çok çarpıcı bir ifade. 14 asır, 15 asır öncesi hüküm demek Kuran'daki
bazı hükümler demek. Çünkü tarihsel olarak oraya denk düşüyor. Sünnetteki
hükümler de.
Bu şu demek bugün günümüzde tarihselcilik falan diye tartışılan
son derece netameli, tehlikeli sayılan dini düşünce söylemine yakın bir
düşünceyi dile getirmiş görünüyor. Ama muhtemelen benim gibi sayısız insan
için, dindar camiada sürpriz oldu ki, cumhurbaşkanının sözünü birçokları tevil
etmeye çalıştılar. Dediler ki "Yok o temel kurucu dini metinlerdeki
hükümler değil, İslam âlimlerinin ürettikleri görüşler, içtihatlar onlar
güncellenmelidir", yani "Dini metinlere ilişkin yorumlar, metinler,
bakış açıları güncellenmelidir" dediler. Ama nihayetinde sonuç aynı yere
çıkıyor.
Hadise şu, Kuran-ı Kerim'de dönemin reel, olgusal bir sorunu olarak
diyelim ki, bir savaş hukuku var, o dönemin bütün İslam devletlerinde olduğu
gibi Roma devletinde de mevcut olan savaş hukukunun bir parçası sayılan ganimet
hukuku var, esir alma hukuku var, cariyelik hukuku var, kölelik hukuku var.
Bunlar Kuran-ı Kerim'in ayetlerinde de var. Şimdi bu ayetleri 2018'in
dünyasında savaş hukuku bağlamında, aynıyla uygulamaya kalktığınızda ortaya
çıkacak sonuçlardan birisi DAİŞ'in veya cihatçı selefi örgütlerin kuran-ı
okuma, anlama ve uygulama biçimine doğru gider.
Sayın Cumhurbaşkanı böyle bir
algılamanın, böyle bir algılayışın, böyle bir Kuran-ın yorumunun bugün
olamayacağını, dolayısıyla bu gibi konularla ilgili ayetlerin yeniden
yorumlanması ve çağın gerçeklerine uygun, uygulanabilir, olması gereken şekilde
bir yoruma kavuşturulmasını söylüyor. Sen de ki, "Efendim bu reform değil,
şu değil, bu değil" ben orada bir kelime oyunu seziyorum reform desen ne
olur, demesen ne olur. Reform demek…
Reform
kelimesi ürkütüyor mu?
Evet ürkütüyor yani bizim İslamcı entelektüel
kesimin kelime takıntılarını ve kelimelere bir takım kişilikler, kimlikler,
künyeler, tarihsel aidiyetler yükleyerek böyle alerjiler oluşturmasını da
bugüne kadar pek anlayamadım. Peki reform demiyelim de tecdid diyelim. Ne
değişti. Tecdid daha tehlikeli bir kelime, yenileme. Reform deme, renovasyon
de, restorasyon de. Ne dersen de bence en iyisi, reformdur; yeniden bir şekil,
biçim kazandırmak. Tecdid daha iddialı bir kelime yenileme. Ama tecdid bizden
çıktığı için tercih ediliyor. Reform dediğinizde de batıdaki aydınlanma,
kiliseyle hesaplaşma, orayla bir aidiyet kurduğu için oradan tarihsel bir
alerji gelişmiş, kelimeyi böyle şeytanlaştırmışlar.
İlk
açıklamanın ertesi günü Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Biz dinde reform
aramıyoruz. Böyle bir derdimiz de yok. Haddimize mi? Asla" dedi ve
herkesin dinle ilgili konuşmaması gerektiğini bunun İslama zarar verdiğini
söyledi. Bu açıklamasını geri adım olarak değerlendirenler oldu. Siz nasıl
değerlendirdiniz? Bu bir geri adım mı?
Dinde reform aramıyoruz cümlesi şu, Sayın
Cumhurbaşkanı, islam dediğimiz din bu haliyle kabul edilemez, bunun üzerine bir
çarpı atalım, yeni bir din üretelim gibi bir maksadımız, öyle bir amacımız,
öyle bir söylemimiz, öyle bir muradımız yoktu demeye getirdi. Dolayısıyla
burada öyle bir saptırmanın, bir yanlış yorumlamanın önüne geçmeye çalıştı.
Yani demek istiyor ki, eğer benim söylediğim sözün maksadını aştığı algısı
varsa, öyle algılamayın. Buradaki reform kelimesindeki amacı şu, "İslam'ı
lağvedelim, yeniden bir alternatif İslam üretelim gibi bir iddianın peşinde
değiliz" demeye getirdi. Ve oradan içtihatların güncellenmesi, yorumların
güncellenmesine geldi. Bu her halükarda tecdid demektir, islah demektir. 19.
yüzyıl, 20. yüzyılın başlarından itibaren İslam dünyasında böyle bir hareket de
güçlü bir damar olarak hep varlığını sürdürmüştür.
Ben geri adım olarak değil de belki ilk gün
söylediği cümlenin biraz daha üzerinde tasarlanmış, düşünülmüş, toplumsal
algıdaki marjları yeniden gözden geçirilerek, yeniden organize edilmiş versiyon
olarak düşünüyorum. Yani ilk günkü sözü toplumsal algıda biraz sarsıntı
yarattı. Onu biraz daha konsantre ve biraz daha organize edilmiş hale getirdi.
Peki
bu fıkıh kitapları fetvalar neden hep kadın, cinsellik ve cinsel hayatın
düzenlenmesi içerikli?
Bakın biraz Freudçu gibi görebilirsiniz ama
birkaç şey söyleyeceğim sami gelenekteki dini yapılar ve kalıplar ataerkildir.
Bu Yahudilik'te de böyledir, Hristiyanlık'ta da. Orta Çağ'da batıda kadınların
insan olup olmadığı, ruhunun olup olmadığının uzun yıllar kiliselerde tartışıldığını
biliyoruz. Bizim gelenekte de bu böyledir.
İkincisi erkek dediğimiz varlığın kendi
iktidarını, daimi nüfuzunu koruma refleksidir, iktidarını paylaşmak istememe
halidir. Eşi de olsa, hayat arkadaşı da olsa ona karşı siyaset yapıyor, din cihazını
kullanarak, onu sürekli olarak hegomanyası altında tutmanın başlıca yollarından
biridir bu. Dini söylem üzerinden kadını ötekileştirmek, kategori dışında
bırakmak…
Üçüncüsü peki niçin ahlak, ahlaksızlık
toplumdaki dini erozyon, sürekli ticarette rüşvetten, şuradan buradan değil de
alış verişten, komşuluk ilişkisinden, toplumsal adab-ı muaşeretten değil de,
hep kadın bedeni üzerinden yapılıyor. Dini kitaplarda, fıkıh kitaplarında biraz
tasavvufun da etkisi var herhalde. Tasavvuf biliyorsunuz dünyaya karşı perhizi
öneren bir dini düşünce tarzıdır. Perhiz nedir? Dünyanın lezzetli şeylerine,
zevk veren, insanı eğlendiren, mutlu eden, nimetlerine karşı perhiz geliştirmek
ve kendini daha uhrevi hale getirmek ve insanın kendi hamlıklarını yontması,
insanın kendini ehlileştirmesi.
Bunun da başında evlenmeme kadına karşı
mesafeli olma işte cinsel ihtiyaçlarını erteleme fakat insanın fıtri, doğal bir
yapısı var. Bu normalde bir ihtiyaç yemek gibi, içmek gibi. Siz bunu haram,
haram, haram, yasak, yasak, yasak üzerinden, sürekli bastır, bastır, bastır ama
bastırırken de çok ilginç paradoksal da bir durum var hem bastırıyorsunuz hem
de sürekli hatırlatıyorsunuz. Yani o yasaktır diyorsunuz ama yasağı da bütün
kışkırtıcılığıyla nasıl yasak olduğunu anlatırken ballandırarak anlatıyorsunuz.
Aklında olmayanın aklına düşüyorsunuz, ondan sonra kendini zapt et diyorsunuz.
Burada patolojik bir durum ortaya çıkıyor. Bir hanımefendinin belediye
otobüsünde oturduğu koltuğa siz oturur da, onun koltukta bıraktığı sıcaklığı hissederseniz
zina etmiş olursunuz diye bir fetva ürettiğinizde, belki yorgunluktan
ayaklarına kara sular inmiş bir adam, bir hanımefendinin kalktığı yere
otururken "Oh şükürler olsun, bir yer buldum" diyecekken, "Acaba
ben zina ettim mi?" moduna geçiyor ve kendini hakikaten psikolojik,
patolojik bir halin içine düşüyor. Yani demek istediğim şu; bastırılmış cinsel
duyguların negatif dürtülenme yoluyla insanların aklına düşürülmesi, o
açlıklarının dillerini de vurması da var bunda.
İlahiyatçıların
bu tür açıklamalarının insanları dinden soğuttuğunu düşünüyor musunuz?
Düşünüyorum, son zamanlarda deizmin yaygın
bir trend haline geldiği yönündeki tespit ve gözlemlerin bununla ilgisi olduğu
görüşündeyim. İnsanlar belli ki bu tür çirkinlikler karşısında eğer kurumsal
din buysa, ben öyle bir yapının içerisinde yokum diyerek, tepkisini sessizden
ve derinden dip dalga gibi koyuyor.
Kendini böyle kurumsal olmayan daha insani,
daha vicdani bir dini tasavvufi düşüncenin içine atarak selamette olmayı bir
hal çaresi gibi düşünüyor. Yani o gittiği yerin Deizim olduğunu tasarlayarak,
planlayarak, okuyarak, "Deizmi teizmle karşılaştırdım, bunun daha makul,
daha tutarlı olduğuna karar verdim" diyerek gitmiyor. Bu yaşananlara, bu
çirkinliklere tepki koymasının sessiz, derinden işleyişinin sonucu vardığı yer
oluyor. Ateizme de sıçrayamıyor çünkü ona da cesaret edemiyor. Kültürel
aidiyetleri, mahalle ortamları, baskıları vesaire o kadar radikal bir sıçrama
yapmaya izin vermiyor. Bir ara durak olarak deizme savruluyor gibi görünüyor. Ben
bu yaşananların etkili olduğu kanaati taşıyorum.
Siz
de şahit oluyor musunuz bu deizme kayışlara?
Ben şahit oluyorum bu kayışa, çok da mail
de alıyorum bu konuda. "Hocam beni ifşa etmeyin, ismimi kimseye vermeyin
ama böyle bir hal içindeyim" diye paylaşanlar var.
Bu gidişat şöyle;
kurumsal müesses yapısı itibari ile din göçüyor gibi görünüyor şu anda. Ve işin
daha kötüsü dinin bizatihi kendisinin vaat ettiği iyiliklerin, güzelliklerin de
artık bu yıkımla, bu çöküşle birlikte o değerlerinin de maalesef gömüleceği
korkusu taşıyorum. Yani giderken siz kendi ürettiğiniz çirkinliğinizle
gitmeyeceksiniz, dine refere etmenizden dolayı söyledikleriniz, dini de
beraberinizde götüreceksiniz.
Oysa din bu toprakların kimyasıdır, mayasıdır,
çimento unsurlarından, asli unsurlarından birisidir. Din dediğiniz şey,
iyiliğin çoğaltılması, huzur ve dinginliğin arttırılmasına yönelik temel fayda
sağlamaya çalışır. Oysa şimdi bir kavganın, dövüşün, çekişmenin, kuru
gürültünün, birbirini dışlamanın, yaftalamanın, kamplaşmanın ve aynı zamanda
dünyevi nüfuz arayışlarının veyahut kariyer basamaklarını tırmanmanın
akreditasyon belgesi gibi kullanılıyor.
Cemaat kimlikleri var, grup kimlikleri
var. Biliyorsunuz FETÖ vakasında yaşadık. Din bir dizi kötülüğün manipülasyon
aracı haline dönüşmüş durumda. Dolayısıyla dinle ilişkileri gayet masum,
sıradan, informal bir çok insanın bu olan bitenden rahatsızlık duyduğunu ve bu
rahatsızlıktan dolayı da bu kurumsal dini yapılara ve dini gruplara, cemaatlere
karşı ciddi bir tepki duyduğunu biliyoruz. Hatta tiksinti düzeyinde tepki
koyuyorlar. Şu anda sessizden yürüse de toplumdaki ciddi bir kesimin dinden
soğuduğunu, dinle arasına mesafe koymaya başladığını çıplak gözle bile gözlem
yapsanız fark edebilirsiniz diye düşünüyorum. Bunun maliyeti, bunun günahı,
bedeli az çok hepimize yazar. Bunun içinde ben de dahilim. Bunun sorumluluğu
hepimizin üstündedir.
Kaynak: Elif Ilgaz'la Aklıma Takılan © Sputnik - 23 Mart 2018
Kıssaların Dili 2 | Zeytinburnu Kültür Sanat Merkezi | 17 Ocak 2018
Kur’an’daki kıssalar insanoğlunun her çağda karşılaştığı olaylar ve olgularla ilgili çarpıcı anekdotlar içerir. Geçmiş peygamberler ve toplumlarla ilgili kıssalar ilk bakışta mazinin derinliklerine dair anlatımlar gibi görünse de aslında hep “şimdi”ye dairdir. Kaleme aldığı birçok eser arasında, Kur’an Kıssalarının Mahiyeti ve Kıssaların Dili kitapları ile kıssaların bu zamanda oturacağı zemine dair derinlikli bir okuma sağlayan Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezinde verdiği seminerler ile de mevzunun idrâkine yönelik mühim ipuçlarını dinleyicileriyle paylaşıyor.
Din, Hakikat, Yorum | İlim ve Hikmet Vakfı | 17 Kasım 2017
Prof. Dr. Mustafa Öztürk 17 Kasım 2017'de Sakarya'da İlim ve Hikmet Vakfı'nın daveti ile bir söyleşi gerçekleştirdi.
Kıssaların Dili | Zeytinburnu Kültür Sanat Merkezi | 22 Kasım 2017
Prof. Dr. Mustafa Öztürk 22 Kasım 2017'de Zeytinburnu Kültür Sanat Merkezi'nde "Kıssaların Dili" başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi.
Mülâkat | Millet Kendi Kaderine Sahip Çıktı
Prof. Dr. Mustafa Öztürk'ün Ortaöğretim Genel Müdürlüğü e-bülteninin 10. sayısına verdiği mülakat:
Sayın Öztürk, öncelikle yoğun programınız arasında
değerli vaktinizi bize ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.
Bu imkânı vermeniz hasebiyle ben de sizlere
teşekkür ederim.
Sayın Öztürk, 15 Temmuz’ da gerçekleştirilen kanlı
darbe girişimiyle ilgili yazılı ve görsel basında çok fazla haber yer aldı. Her
geçen gün FETÖ ile ilgili yeni gelişmelere ve haberlere tanık olmaktayız. 15
Temmuz darbe girişimini milat kabul edersek 15 Temmuz öncesi ve sonrası
ülkemizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki FETÖ Türkiye
sathında kendini bitirmiş hâldedir. Çünkü maşerî vicdanda mahkûm edilmiştir. Bu
sebeple, örgütün bu coğrafyada kendini toparlaması ve eski gücüne kavuşması
artık mümkün değildir. Bununla birlikte FETÖ militanlarının hâlen dahi kuyruğu
dik tutmaya çalıştıkları gözlemlenmektedir. Bu durum bir yönüyle örgütün geri
dönülmez bir yola girmiş olmasıyla, diğer bir yönüyle de Gülen’in endoktrinasyon
ve motivasyon kanallarının hâlâ açık bulunmasıyla ilgilidir. Gülen, örgüt
militanlarını “beklenen gün” ümidi üzerinden motive etmeyi sürdürmekte, bu
sayede moralleri canlı tutmayı hedefl emektedir. 17-25 Aralık ve 15 Temmuz
vakalarında görüldüğü üzere örgüt her başarısız tecrübenin ardından yeni bir
beklenen gün ümidi üretmektedir.
Gülen ve örgütü Türk halkının nazarındaki itibarını
sıfırlamış olmakla birlikte bundan sonraki safahatta örgüt elemanlarını yurt
dışında daha da militanlaştırarak Türkiye’nin üzerine salacaktır. Ömer Çaha’nın
15 Temmuz hadisesi üzerine yazdığı makalede dikkat çektiği gibi, Türkiye
ilerleyen yıllarda sıradan bir diaspora ile karşı karşıya kalmayacak, tabir
caizse, bir yaralı çakal sürüsünün her türlü yalan ve iftira kampanyasıyla
mücadele etmek zorunda olacaktır. Gelinen bu noktada FETÖ mensuplarının
rehabilite edilmesi gerçekten zor görünüyor. Bunun temel sebeplerinden biri,
örgütün düpedüz bir suç ve cinayet şebekesine dönüşmesi, buna bağlı olarak
örgüt üyelerinin insani özelliklerden soyutlanıp hemen hiçbir ahlâkî değer
tanımayan birer militan ve mankurt hâline gelmesidir.
Yıllar boyunca ruhsal esrimeli mümin-müttaki vaiz kılığına
bürünmüş bir nifak odağı olarak, “üç günlük dünya için baş yarmayacak, göz
çıkarmayacak, kem söz söylemeyecek, gönül kırmayacak, herkese sevgi çağrısında
bulunacağız” diye konuşan ve fakat 15 Temmuz akşamı Türk Silahlı
Kuvvetleri’ndeki çomarları vasıtasıyla sayısız masum insanın üzerine bomba ve
kurşun yağdırıp yüzlerce insanımızın canına kıyan Fethullah Gülen’in bütün bir
millete yaşattığı kötü tecrübe maalesef “bir musibet bin nasihattan evladır”
özdeyişinin ne kadar isabetli olduğunu bir kez daha teyit etti.
Kabul etmek gerekir ki bu yapının devlete ve millete ne
kadar büyük bir maliyet çıkaracağı daha yıllar öncesinden belliydi. Yani
musibet tabir caizse bağıra bağıra geldi. Siyasi ve bürokratik camialardaki
birçok insan, çok önceden tehlikenin büyüklüğüne dikkat çekmesine, son yıllarda
hemen her devlet kurumu alarm vermesine rağmen, “gayretullaha dokunma” gibi
sözde dinî gerekçelerle meselenin üzerine gitmekten maalesef imtina edildi.
Sonunda bela geldi çattı ve hem dine, hem devlete, hem de millete çok ağır bir
maliyet çıkardı. Peki, devletçe ve milletçe bu beladan tam manasıyla ders aldık
mı? 15 Temmuz sonrasında din-devlet-cemaat-siyaset ilişkileri üzerine yapılan
analizlerdeki sathiliğe, bilhassa meseleyi FETÖ’ye indirgeyerek ele alma
konusundaki titizliğe bakılırsa, maalesef yine gerekli dersi almadık. Maalesef
bu vahim olayı da istisnai bir durum olarak kodlamakta karar kıldık.
Terör ne yazık ki dünyada olduğu gibi ülkemize de
yabancı bir kavram değil. Ülkemiz konumu itibariyle önceden de olduğu gibi
terör örgütlerinin hedefi konumunda. Diğer terör örgütlerinden farklı bir
yapılanmaya sahip olan FETÖ’nün ülkemizdeki ve dünyadaki gelişim süreci
hakkında bizleri aydınlatır mısınız?
FETÖ kırk yıllık serencamında birkaç kritik
aşamadan geçmiştir. Bu aşamalar bir bakıma evrimleşme süreçleridir. Örgüt
lideri Gülen 1960’lı yılların ikinci yarısı ile 1980’li yılların ilk yarısını
kapsayan ilk aşamada ağlak bir vaiz kılığında, sürekli olarak Allah ve Hz.
Peygamber sevgisi hakkında konuşup Kur’an ahlakıyla bezenmiş nesiller
yetiştirme amacından dem vuran birisi görümündedir. 1980’li yılların ilk
yarısından 1997 yılında gerçekleşen 28 Şubat post-modern darbe sürecine kadarki
ikinci aşamada Gülen yine vaiz kılığında dünyayı ve modern çağı iyi bilen bir
genç nesil yetiştirme idealinden söz etmiştir.
Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi’nin iktidar
dönemine rastlayan bu ikinci aşamada geçmiş yıllardaki sıkı şeriatçı ve katı
gelenekçi dinî söylemlerinden tedricî olarak vazgeçen Gülen daha ziyade
demokrasi, insan hakları, liberalizm, barış, hoşgörü gibi yumuşak kavramlarla
konuşmayı yeğlemiş, hatta “Demokrasiden asla vazgeçilemez” tarzında aforizmik
sözler söylemiştir. Gülen yine bu aşamada bir taraftan Hristiyan Batı
dünyasıyla ilişkiler kurmaya yönelmiş, bir taraftan da Türkiye’deki gayr-i
müslim cemaatlerin liderleri ile Yahudi iş adamlarını kendi yanına çekme
stratejisini hayata geçirmiştir. Mesela, İshak Alaton ve Üzeyir Garih gibi
Yahudi kökenli iş adamlarıyla yakınlık tesis etmiştir. Ayrıca Gülen’in 1990’lı
yılların sonlarında Papa ile görüşmesi ve Amerika’ya gitmesi kendisinin ve
örgütünün millî değerlerle bağlarını koparması gibi bir sonuç vermiştir.
FETÖ’nün en başından itibaren çok iyi bir plan ve program
çerçevesinde yapılandırıldığı şüphesizdir. Türkiye’deki tüm kritik devlet
kurumlarına sızıp koloni kurması şöyle dursun, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe
girişiminden sonra ortaya çıkan bylock programı dahi bu örgütün konsorsiyum
tarzındaki büyük bir akıl ve/veya akıllar ağı tarafından tasarımlandığını
gösterir. Nitekim FETÖ’nün yurt dışındaki faaliyetlerini CIA, MOSSAD gibi
istihbarat ağlarıyla irtibatlı olarak sürdürdüğü bugün itibariyle müdellel hâle
gelmiş bir gerçektir. FETÖ’nün merkez üssü Amerika Birleşik Devletleri’dir.
Buna karşılık Türkiye’nin de dâhil olduğu sayısız ülke adeta birer şubeden
ibarettir. Böyle bir cesametin kendine hayranlık, gaddarlık, kaypaklık,
düzenbazlık gibi sıfatlar dışında hemen hiçbir meziyeti olmayan Gülen gibi bir
şarlatanın eseri olduğunu düşünmek mümkün değildir.
15 Temmuz gecesi yaşananları bir de sizden dinleyebilir
miyiz?
O gece yaşananları bütün bir ülke olarak anbean
takip ve tecrübe ettik. Kendi adıma konuşmam gerekirse, her yıl Temmuz ayının
başında memleketim Giresun’a giderdim; fakat bu sene üniversitemizdeki
rektörlük seçiminden dolayı 12 Temmuz’a kadar Adana’da bekledim. Aynı gün oyumu
kullanıp Giresun’a hareket ettim. İki gün sonra da herkes gibi darbe
teşebbüsüyle karşılaşıverdim. Yanlış hatırlamıyorsam, 15 Temmuz gecesi saat
22:00 sularında televizyon ekranlarına yansıyan canlı yayın görüntülerinde
Boğaziçi Köprüsü’nün tek taraflı olarak trafiğe kapatıldığına şahit olunca
işkillendim; kısa süre sonra jetlerin Ankara üzerinde çok alçaktan uçtuklarını
öğrenince, kendi kendime, “Bu bir darbe girişimi” dedim.
Daha sonra İstanbul ve Ankara’da halkın üzerine ateş
açıldığı yönündeki bilgiler akmaya başlayınca, sokağa çıkmak üzere hazırlandım;
fakat daha öncesinde, “Kendi Milletine Silah Sıkan Alçaklar İdamla Yargılanmalı
ve Asılmalıdır!” başlıklı kısa bir yazı yazıp, Giresun İmam-Hatip Lisesi’nden
öğrencim olan Abdullah Demir'e yolladım ve yazıyı http://www.haberci28.com.tr
sitesinde yayınlaması için kendisini aradım. Ancak o gece yaşanan hengâmeden
dolayı yazı ancak ertesi sabah yayımlanabildi. Gece 23:30 sularında sokağa
çıktım ve Giresun meydanına varıncaya değin ulaşabildiğim herkesi telefonla
aradım. Meydana ulaştığımda hayli kalabalık bir kitle çoktan vaziyet almıştı.
O gece Giresun’da askerî birliklerde küçük çaplı
hareketlenmeler olduğu yönünde duyumlar almamıza rağmen herhangi bir darbeci
çetesiyle karşılaşmadık. Darbe teşebbüsü atlatıldıktan sonraki bir ay boyunca
sabah namazına kadar nöbete devam ettik. Giresun valimiz Hasan Karahan, vali
yardımcımız Yüksel Çelik, il emniyet müdürümüz Uğur Öztürk, il özel idaresi
genel sekreterimiz Hüseyin Taşkın, AK parti il başkanı Ali Tütüncü ve
Giresun’da bulunduğu zamanlarda da AK Parti milletvekili Sabri Öztürk gibi
isimler nöbet mahallinin müdavimleriydi.
Eğer 15 Temmuz gecesi darbe girişimi başarılı olsaydı
ülkemizin karşılaşabileceği durum hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz?
Darbe girişiminin başarılı olması kanımca iç
savaş çıkması ve darbecilerin bu savaşta halka galebe çalmasıyla mümkündü ki
bunun mukadder neticesi de işgale uğramış Türkiye’den başka bir şey değildi.
Darbe teşebbüsünün vuku bulduğu günün öncesinde ve ertesinde özellikle PKK
cenahından hiç ses çıkmaması ve bu örgütün herhangi bir terör eyleminde
bulunmaması ise fırtına öncesi sessizliğe işaret ediyordu. Darbe girişimi
aslında “iç savaş” ve “işgal” garantiliydi. Dolayısıyla yüzbinlerce, hatta
milyonlarca memleket evladının darbe sonrasında kıyıma uğratılması da kuvvetle
muhtemeldi. Bereket versin ki millet kendi kaderine sahip çıktı.
1990’lı yıllara kadar “en kötü devlet nizamı bile
devletsizlikten iyidir” fi krini dillendiren, Osmanlı’ya dair zengin
tahayyüllerle devlet-i ebed-i müddet ülküsünü gururla sahiplenen, hatta cami
ile kışla arasında yaşanacak bir sürtüşmede kışladan taraf olacak kadar
devletin bekasını önemseyen bir “adam”dan, gözünü kırpmadan kendi devletini
yıkmayı ve kendi milletine kurşun sıkmayı “cihad” gibi algılayan bir adam
yaratmak çok büyük bir aklın marifeti olsa gerektir. Bu durum böyle bir ihanet
projesinin yürütücülüğünü üstlenen FETÖ elebaşının ne denli şahsiyetsiz ve
haysiyetsiz olduğunun da ibretlik göstergesidir.
Sizce FETÖ’ nün başı ülkemize iade edilecek mi? Bu
durumun Türkiye’nin başta ABD olmak üzere ikili ilişkilerimizi nasıl
etkileyeceğine dair görüşleriniz nelerdir?
FETÖ elebaşının Türkiye’ye iadesi kanaatimce ABD
nezdinde bu şahsın son kullanım tarihinin dolmasına bağlı bir meseledir. Obama
yönetiminin sergilediği tavır FETÖ elebaşının son kullanım tarihinin henüz
dolmadığını ve 15 Temmuz darbe girişimi her ne kadar başarısızlıkla sonuçlanmış
olsa da bu yapı üzerinden Türkiye’ye başka türlü operasyonlar çekme
imkânlarının mahfuz tutulduğunu düşündürmektedir. Bugün itibariyle, Trump'ın ve
müstakbel kabinesinde yer alacağı söylenen bazı figürlerin Gülen ve örgütüne
pek sıcak bakmadıkları, bu yüzden de Gülen’i Türkiye’ye iade edebilecekleri
gibi bir ihtimal söz konusudur. Ancak Gülen’in Amerika’da üstlendiği görevin
bir tek siyasinin iradesiyle belirlenmediği de gözden kaçırılmaması gereken bir
husustur. Dolayısıyla iade meselesinin bir tek kişinin ağzından çıkacak sözle
sonuca bağlanmaması ihtimali de akılda tutulmalıdır.
Kısacası, ABD'nin başkan ve partisinin siyasetinden daha
derin ve güçlü devlet kodlarında Gülen, “son kullanım tarihi doldurdu” diye
kodlanmışsa, iade gerçekleşir; aksi halde sürünceme süreci devam edecektir.
Ayrıca bu konuda hemen hiç kimsenin dikkat çekmediği “büyük devlet kaprisi,
karizması” gibi bir durumdan da söz edilebilir. Bu durum dikkate alındığında
ABD’nin Türkiye Cumhuriyeti’nden gelen talep ve tazyike boyun eğerek Gülen’i
iade ettiği yönünde bir edilgen konuma düşme ihtimalini bertaraf etmek için,
müphem bir zaman ve mekânda, mesela okyanusun bir yerinde Gülen’i
buharlaştırması da pekâlâ mümkün ve muhtemeldir.
15 Temmuz süreci dâhil olmak üzere FETÖ terör örgütü
hakkında bir kitap hazırladığınızı biliyoruz. Bu kitabın hazırlık aşaması ve
araştırma süreci hakkında bizi bilgilendirir misiniz?
FETÖ ile ilgili kitabı tamamladım; fakat hem
bilgi toplama, hem de yazma aşamasında hakikaten çok zorlandım. Çünkü insanın
ikrah, istikrah ettiği bir işle meşgul olması işkence çekmek gibi bir şey…
Gülen’in yazıp çizdiklerini, daha doğrusu yakın çevresindeki kişilerce yazılıp
çizilen ve onun adına neşredilen kitapları okumak eziyet verici bir iş
gerçekten… Çünkü sözde kitaplarının hemen her satırı tasannu, abartı,
kaypaklık, sahtekârlık kokuyor. Dil ve üslup ise berbatlığından dolayı
okuyucuyu ikrah ettiriyor.
Kitap çalışmamızın giriş kısmı 1960’lı yılların ikinci
yarısından günümüze kadarki kırk yıllık süreçte Gülen ve örgütünün gelişim ve
değişim evrelerine dairdir. Örgütün evriminde birkaç önemli aşamadan söz
edilebilir. 1970- 1983 yılları örgütün dinî grup/cemaat tarzında oluşum dönemi,
1983-1997 yılları kurumsallaşma ve Türkiye sathına yayılma dönemi, 28 Şubat
1997 ve müteakip yıllar zoraki liberalleşme ve aynı zamanda devletin kritik
kurumlarında kolonileşme dönemi olarak tespit edilebilir. 17/25 Aralık 2013
süreci ve 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi ise Gülen ve örgütünün terörist
olarak tescillendiği döneme karşılık gelir.
Birinci bölüm FETÖ’nün genel karakteristiği, ikinci bölüm
melez teolojisiyle ilgilidir. Üçüncü bölüm, örgütün İslam ve Hıristiyan
dünyasındaki Bâtınîyye Haşîşiyye (Nizârî İsmâilîlik), Kâdiyâniyye, Cizvit
tarikatı, Opus Dei ve Moonculuk gibi dinî-siyasi yapılarla müşterek özellikleri
ve benzerliklerine dairdir. FETÖ, yapısal özellikleri itibariyle sosyal,
siyasal, kültürel ve dinî unsurlardan oluşan bir koalisyon hüviyetinde
olduğundan, adı geçen fırka, tarikat ve örgüt yapılarının tümüyle birçok yönden
müşterek özelliklere sahiptir.
15 Temmuz Millî İrade Zaferi’nin gelecek nesillere
aktarılması ve hayatını kaybeden “Demokrasi Şehitleri”ni anmak için Millî
Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan 15 Temmuz Demokrasi Zaferi ve Şehitleri
Anma genelgesi doğrultusunda okulların ilk açılış haftasında çeşitli anma
etkinlikler düzenlenmiş olup, bu etkinlikler ve faaliyetler yıl boyunca da
sürdürülmektedir. Ayrıca, 15 Temmuz çalışmaları kapsamında Genel
Müdürlüğümüzce; tüm ilçe millî eğitim müdürlerine ve Ortaöğretim Genel
Müdürlüğüne bağlı; Anadolu, fen, sosyal bilimler, güzel sanatlar ile spor
liselerinin tüm okul müdürlerine yönelik düzenlenen, sizlerin de konuşmacı
olarak olarak katıldığınız eğitim yönetimi seminerlerinde “15 Temmuz Millî
İrade” konusu öncelikli olarak işlenmiştir. Bakanlığımızın bu çalışmaları
hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Bu faaliyetlerin çok önemli ve değerli olduğu
kanaatindeyim. Çünkü FETÖ’nün devlet kurumlarında yarattığı büyük hasar maddi
açıdan telafi edilebilir; ancak insanların millî ve manevi değerlerine yönelik
tahribatı kolayca ve kısa zamanda telafi edilebilecek türden değildir. Ayrıca
bu meşum yapının dini ve millî alan üzerindeki tehdit ve tehlike potansiyelinin
güvenlik politikaları ve polisiye tedbirlerle savuşturulamayacağı da
şüphesizdir.
Örgütün mutlaka içten çözülmesi gerekir. Çözülme hususunda
zihinsel rehabilitasyon süreci etkin bir yol olabilir. Bilhassa örgüte sempati
duyan insanlar ile suça bulaşmadığı tespit olunan örgüt üyelerinin
ilahiyatçılar, sosyologlar, psikologlar gibi farklı alanlardaki uzmanlar
tarafından uzun süreli eğitimlere tabi tutulması gerekir. Bakanlığınızın
Ortaöğretim Genel Müdürlüğü’nce yürütülen 15 Temmuz Millî İrade Zaferi konulu
seminerleri bu açıdan çok önemli bir işleve sahiptir.
Yanlış anlamalara mahal vermemek için özellikle şunu
belirtmeliyim ki burada anlatmaya çalıştığım husus, seminerlere davet ettiğiniz
okul müdürlerinin FETÖ sempatizanı olduklarını ve dolayısıyla rehabilitasyona
ihtiyaç duyduklarını ima etmek değil, milyonlarca çocuğumuz ve gencimizi
kendilerine teslim ettiğimiz öğretmenlerimiz ve müdürlerimizin benzer bir
tehlikeye karşı zihnen ve fikren müteyakkız kılınmasına dikkat çekmektir. Söz
konusu seminerler en azından dini grup ve cemaat angajmanlarının devlet
kurumlarında ne tür tahribatlar yaptığı hususunda fikir edinilmesi ve bu tür
angajmanları devlet katına taşımanın bütün bir ülkeye ne kadar ağır bedeller
ödettiğinin bilinmesi hususunda son derece önemli ve değerlidir.
15 Temmuz süreci ile ilgili düzenlediğimiz
seminerlerimize vermiş olduğunuz değerli katkılarınızdan dolayı size ve
nezdinizde katılan gazeteci, yazar ve akademisyenlerimize teşekkür ederiz
Bundan sonraki çalışmalarınızda da sizlerle birlikte olacağımız inancıyla
tekrar teşekkür ediyoruz.
Bilmukabele, efendim.
Röportaj | Katliamı gerçekleştirenle ‘oh olsun’ diyen aynı zihniyette!
Yeni yılın ilk saatlerinde eğlence kulübü Reina’ya düzenlen
silahlı saldırı herkesi derinden yaraladı. Ama bu terör eylemi alkollü
bir mekana düzenlenince insanlar sosyal medya üzerinden ikiye bölündü.
Biz de tüm bu tartışmaları, Reina saldırısını diğer saldırıdan ayıran
şeyleri ve kulüpte hayatını kaybedenlerin şehit sayılıp sayılmadığını
Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Prof. Dr. Mustafa Öztürk ile
konuştuk.
Reina’yı diğer saldırılardan ayıran şey neydi?
Reina saldırısını diğer saldırılardan farklı kılan husus yer, zaman ve cinayet şeklinden ibarettir. Ancak bu farklılıklar mahiyetle değil, suretle ilgilidir. Katliamın yılbaşı gecesinde ve bir eğlence mekânında gerçekleşmesini, ‘hayat tarzına müdahale’ bağlamında izaha çalışmak gerçekten üzüntü ve acı vericidir. Katliamı üstlenen DEAŞ’ın ‘teröristik teolojisine’ göre başta devlet erkânı olmak üzere 80 milyonluk nüfusun tamamı mürted hükmündedir.
Bir grup sosyal medyada üzerinden bölücü söylemlerde bulundu.
Katliamdan memnuniyet duyup zevk alan birinin Müslümanlık şöyle dursun, insan olmadığını da söylemeliyim. Şayet, sosyal medyada katliamdan memnuniyet paylaşımı yapanların bir kısmı bu memnuniyetin gerekçesini dine bağlıyor denecek olursa, ‘İslam ve Müslümanlık nedir’ meselesini tartışmak lazım. Zira katliamdan memnuniyet ve temaşa zevki üreten bir zihniyete İslâmî değerler dünyasında bir yer tahsis etmemiz hâlinde, bu dinin insanlığa kan, revan, şiddet ve zulümden başka bir şey vaat etmediğini kabullenmemiz mukadder hâle gelir. Reina katliamını gerçekleştiren zihniyet ile bu katliama ‘Oh oldu’ diyen zihniyet arasında hiçbir fark yoktur.
Bu söylemlerin arka planında ne var?
Söz konusu katliamda canlarını kaybeden insanlarla ilgili olarak, ‘Oh oldu’ mealinde paylaşımları yapanların cezalandırılması özellikle toplumsal barış ve huzurun tesisi açısından zorunluluktur. Çünkü toplumsal kutuplaşma, ayrışma ve çatışmaya davetiye çıkarmanın sadece Reina katliamını hayat tarzına müdahale şeklinde okumak ve yorumlamakla değil, bunu tersinden okumakla da sabit olacağı ve her iki yorumlama tarzından da toplumsal barış ve huzura kast etmek dışında sonuç çıkmayacağı izahtan varestedir.
En çok konuşulan konulardan biri de orada yaşamını yitirenler şehit saylıyor mu tartışması.
Şehitlik kavramını son yıllarda hayli gevşek ve özensiz biçimde kullanıyoruz. Klasik fıkıhlarda Müslümanların saflarında yer aldığı sırada düşman tarafından öldürülen kişinin dünyevi hükümler itibariyle şehit sayıldığı, savaştan kaçarken veya ganimet, gösteriş dünyevî amaçlarla savaşırken öldürülen kişilerin de bu kapsama alındığı belirtilir. Ancak bu tür kabuller şehitlik kavramına itibar kaybettirecek niteliktedir. Şehitlik kavramının gevşek kullanımında terör hadiselerinin maşeri vicdanda yarattığı derin acıyı bir nebze de olsa azaltma arzusunu hesaba katmak gerekir. Şehitlik payesinin bir terör olayında can vermeye bağlanması hâlinde, bu payenin teröre kurban giden her bir insanımıza da verilmesi gerektiğini söylemek de aşırı yorum olmasa gerek. Kaldı ki gerçek şehitlik payesini verecek mercii Allah’tır.
Terör kurbanlarının hepsi şehit mi sayılır?
Reina katliamında canlarını kaybedenler için şehit denilmekten imtina edilmesi teolojik açıdan gerekçelendirilebilir bir meseledir. Ancak bu kavramın katliam haricinde kalan, yani yürürken, otobüs beklerken teröre kurban giden herkes için cömertçe kullanılması da pek isabetli değil. Kimin şehit olup olmadığını tayin yetkisi bize ait olmamakla birlikte, kavram kullanımında tutarlı ve iktisatlı davranmalıyız. Meselenin kritik noktasına gelince... Şehitlik, ölüm mekânına göre belirleniyorsa, böyle bir şehitlik kavramının en azından benim bildiğim kadarıyla İslâmî teolojide karşılığı yoktur.
ENTELLEKTÜEL KESİM ANADOLU’NUN SAĞDUYUSUNDAN DERS ALMALI
Terörle birlikte başka saldırıların da geleceği, kısa vadede çok boyutlu saldırıların sona ermeyeceği kesin. Üstelik bu süreçte, ‘Siz içeriden, biz dışarıdan’ mekanizması da kesintisiz olarak işletilecektir. İçeriden saldırıda sürekli olarak toplumun sinir uçlarına dokunulacak, kabuk bağlamaya yüz tutmuş eski yaralar kaşınacak, daha açıkçası, sosyal medya mecralarından hem “Hayat tarzına müdahale edildi”, “Sünnîler Alevileri doğradı” hem de “Yılbaşı gecesinde içki içip eğlenirken gittiler” tarzında paylaşımlar yağmaya devam edecektir. Bütün bunlar olup biterken, her birimize ciddi sorumluluklar düşmekte. Bu toprakları vatan bilen herkes gidecek başka bir yerimizin bulunmadığı gerçeğini hatırlamalı ve ne pahasına olursa olsun iyiliği çoğaltmak ve toplumsal dirlik bilincini zinde tutmak adına elinden geleni yapmalıdır. Teröre karşı seferberlikten maksat da en azından bir yönüyle budur. Diğer taraftan, bizi yoran ve yıpratan şu zor zamanlarda toplumsal kaosu körüklemeye çalışan her kim varsa, hiçbir ideolojik ayrım yapılmaksızın bu çakal sürüsünün etkisiz elemanlar hâline getirilmesi gerekir. Bu arada özellikle akademisyen ve entelektüel kitlemizin Anadolu halkından sağduyu, teenni, engin gönüllülük konusunda ders ve ibret alması da gerekir.
TÜRKİYE’NİN İŞGALE UĞRAMASI BİR SURİYE BİR IRAK OLMASI DEMEK
FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’in ‘kullanışlı ahmak/alçak’ sıfatıyla sevk ve idare ettiği iç savaş ve işgal garantili 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra ardı arkası kesilmeyen bir terör saldırısı altında bunalmış durumdayız. Bu saldırıların 15 Temmuz tarihinden itibaren sistematik hâle gelmesi hem darbe teşebbüsünün asıl amacı hem de birbiri ardınca yaşadığımız terör hadiselerinin bu teşebbüsle irtibat ve iltisakı hakkında fikir vermesi bakımından oldukça manidardır. Devlet Bahçeli’nin Reina katliamına atıfla söylediği, “Bu eylemler 15 Temmuz darbe teşebbüsünün artçılarıdır” sözü meramımızı özetler tarzda. Türkiye çok boyutlu saldırı altında. Bu saldırıların ilk amacı, boks terimleriyle söylersek, sağlı sollu yumruklarla Türkiye’yi adamakıllı sarsıp gardını düşürmek, nihai amacı ise nakavt etmektir. Türkiye’nin nakavt olması demek, işgale uğraması, yani bir Suriye, bir Irak olması demek. Gelinen noktada, Reina katliamı gibi terör eylemleri salt tedip ve terbiye yöntemi gibi algılanmamalı, aksine Türkiye’nin ilk vehlede yangın yerine çevrilip bilahare işgale uğraması amacına hizmet eden yıpratıcı saldırı türlerinden sadece biri olarak değerlendirilmeli.
MEDİNE’DEKİ TERÖR KURBANIYLA REİNA’DAKİ AYNI KATEGORİDE
Diyanet İşleri Başkanı, “Bu saldırının bir pazarda veya bir mabette yapılmasıyla eğlence yerinde yapılmasının arasında herhangi bir fark yok dedi. Siz de bu görüşe katılıyor musunuz?
Meseleye
İslam nokta-i nazarından bakıldığında, bir insanı katletmek bütün
insanlığı katletmek gibi çok büyük bir cürüm olduğunu söylemek gerekir.
Bunun böyle olduğu Kur’an’ın sarih beyanıyla sabittir. Ankara, Kayseri,
İstanbul Beşiktaş ve Ortaköy gibi yerlerde gerçekleşen eylemler
Kur’an’da, hirâbe, yani eşkıyalık/terör suçu olarak zikredilir ve ilgili
ayette bu suça yaraşan bir dizi ceza tadat edilir. Kısaca şunu söylemek
gerekir: Reina katliamında can veren insanlar ile Medine’deki terör
saldırısına kurban giden insanlar, hem masumiyet hem de insan olmak
bakımından aynı kategoridedir. Unutmamak gerekir ki İslam dinindeki beş
temel gayeden biri insan hayatını korumak, yaşam hakkını garanti altına
almaktır. Hayat hakkı kutsal, yani dokunulmazdır. Bu açıdan bakıldığında
katliamın ne zaman ve nerede gerçekleştiği veya insanların neyle
meşgulken katledildiği gibi meselelerin bahs-i diğer kapsamında olduğu
anlaşılır.
Röportaj: Bahar Erdoğan
7 Ocak 2017 - Star Gazetesi Cumartesi Eki
Kaynak: http://www.star.com.tr/cumartesi/katliami-gerceklestirenle-oh-8200-3bolsun-diyen-8200-3bayni-zihniyette-haber-1173929/
Reina’yı diğer saldırılardan ayıran şey neydi?
Reina saldırısını diğer saldırılardan farklı kılan husus yer, zaman ve cinayet şeklinden ibarettir. Ancak bu farklılıklar mahiyetle değil, suretle ilgilidir. Katliamın yılbaşı gecesinde ve bir eğlence mekânında gerçekleşmesini, ‘hayat tarzına müdahale’ bağlamında izaha çalışmak gerçekten üzüntü ve acı vericidir. Katliamı üstlenen DEAŞ’ın ‘teröristik teolojisine’ göre başta devlet erkânı olmak üzere 80 milyonluk nüfusun tamamı mürted hükmündedir.
Bir grup sosyal medyada üzerinden bölücü söylemlerde bulundu.
Katliamdan memnuniyet duyup zevk alan birinin Müslümanlık şöyle dursun, insan olmadığını da söylemeliyim. Şayet, sosyal medyada katliamdan memnuniyet paylaşımı yapanların bir kısmı bu memnuniyetin gerekçesini dine bağlıyor denecek olursa, ‘İslam ve Müslümanlık nedir’ meselesini tartışmak lazım. Zira katliamdan memnuniyet ve temaşa zevki üreten bir zihniyete İslâmî değerler dünyasında bir yer tahsis etmemiz hâlinde, bu dinin insanlığa kan, revan, şiddet ve zulümden başka bir şey vaat etmediğini kabullenmemiz mukadder hâle gelir. Reina katliamını gerçekleştiren zihniyet ile bu katliama ‘Oh oldu’ diyen zihniyet arasında hiçbir fark yoktur.
Bu söylemlerin arka planında ne var?
Söz konusu katliamda canlarını kaybeden insanlarla ilgili olarak, ‘Oh oldu’ mealinde paylaşımları yapanların cezalandırılması özellikle toplumsal barış ve huzurun tesisi açısından zorunluluktur. Çünkü toplumsal kutuplaşma, ayrışma ve çatışmaya davetiye çıkarmanın sadece Reina katliamını hayat tarzına müdahale şeklinde okumak ve yorumlamakla değil, bunu tersinden okumakla da sabit olacağı ve her iki yorumlama tarzından da toplumsal barış ve huzura kast etmek dışında sonuç çıkmayacağı izahtan varestedir.
En çok konuşulan konulardan biri de orada yaşamını yitirenler şehit saylıyor mu tartışması.
Şehitlik kavramını son yıllarda hayli gevşek ve özensiz biçimde kullanıyoruz. Klasik fıkıhlarda Müslümanların saflarında yer aldığı sırada düşman tarafından öldürülen kişinin dünyevi hükümler itibariyle şehit sayıldığı, savaştan kaçarken veya ganimet, gösteriş dünyevî amaçlarla savaşırken öldürülen kişilerin de bu kapsama alındığı belirtilir. Ancak bu tür kabuller şehitlik kavramına itibar kaybettirecek niteliktedir. Şehitlik kavramının gevşek kullanımında terör hadiselerinin maşeri vicdanda yarattığı derin acıyı bir nebze de olsa azaltma arzusunu hesaba katmak gerekir. Şehitlik payesinin bir terör olayında can vermeye bağlanması hâlinde, bu payenin teröre kurban giden her bir insanımıza da verilmesi gerektiğini söylemek de aşırı yorum olmasa gerek. Kaldı ki gerçek şehitlik payesini verecek mercii Allah’tır.
Terör kurbanlarının hepsi şehit mi sayılır?
Reina katliamında canlarını kaybedenler için şehit denilmekten imtina edilmesi teolojik açıdan gerekçelendirilebilir bir meseledir. Ancak bu kavramın katliam haricinde kalan, yani yürürken, otobüs beklerken teröre kurban giden herkes için cömertçe kullanılması da pek isabetli değil. Kimin şehit olup olmadığını tayin yetkisi bize ait olmamakla birlikte, kavram kullanımında tutarlı ve iktisatlı davranmalıyız. Meselenin kritik noktasına gelince... Şehitlik, ölüm mekânına göre belirleniyorsa, böyle bir şehitlik kavramının en azından benim bildiğim kadarıyla İslâmî teolojide karşılığı yoktur.
ENTELLEKTÜEL KESİM ANADOLU’NUN SAĞDUYUSUNDAN DERS ALMALI
Terörle birlikte başka saldırıların da geleceği, kısa vadede çok boyutlu saldırıların sona ermeyeceği kesin. Üstelik bu süreçte, ‘Siz içeriden, biz dışarıdan’ mekanizması da kesintisiz olarak işletilecektir. İçeriden saldırıda sürekli olarak toplumun sinir uçlarına dokunulacak, kabuk bağlamaya yüz tutmuş eski yaralar kaşınacak, daha açıkçası, sosyal medya mecralarından hem “Hayat tarzına müdahale edildi”, “Sünnîler Alevileri doğradı” hem de “Yılbaşı gecesinde içki içip eğlenirken gittiler” tarzında paylaşımlar yağmaya devam edecektir. Bütün bunlar olup biterken, her birimize ciddi sorumluluklar düşmekte. Bu toprakları vatan bilen herkes gidecek başka bir yerimizin bulunmadığı gerçeğini hatırlamalı ve ne pahasına olursa olsun iyiliği çoğaltmak ve toplumsal dirlik bilincini zinde tutmak adına elinden geleni yapmalıdır. Teröre karşı seferberlikten maksat da en azından bir yönüyle budur. Diğer taraftan, bizi yoran ve yıpratan şu zor zamanlarda toplumsal kaosu körüklemeye çalışan her kim varsa, hiçbir ideolojik ayrım yapılmaksızın bu çakal sürüsünün etkisiz elemanlar hâline getirilmesi gerekir. Bu arada özellikle akademisyen ve entelektüel kitlemizin Anadolu halkından sağduyu, teenni, engin gönüllülük konusunda ders ve ibret alması da gerekir.
TÜRKİYE’NİN İŞGALE UĞRAMASI BİR SURİYE BİR IRAK OLMASI DEMEK
FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’in ‘kullanışlı ahmak/alçak’ sıfatıyla sevk ve idare ettiği iç savaş ve işgal garantili 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra ardı arkası kesilmeyen bir terör saldırısı altında bunalmış durumdayız. Bu saldırıların 15 Temmuz tarihinden itibaren sistematik hâle gelmesi hem darbe teşebbüsünün asıl amacı hem de birbiri ardınca yaşadığımız terör hadiselerinin bu teşebbüsle irtibat ve iltisakı hakkında fikir vermesi bakımından oldukça manidardır. Devlet Bahçeli’nin Reina katliamına atıfla söylediği, “Bu eylemler 15 Temmuz darbe teşebbüsünün artçılarıdır” sözü meramımızı özetler tarzda. Türkiye çok boyutlu saldırı altında. Bu saldırıların ilk amacı, boks terimleriyle söylersek, sağlı sollu yumruklarla Türkiye’yi adamakıllı sarsıp gardını düşürmek, nihai amacı ise nakavt etmektir. Türkiye’nin nakavt olması demek, işgale uğraması, yani bir Suriye, bir Irak olması demek. Gelinen noktada, Reina katliamı gibi terör eylemleri salt tedip ve terbiye yöntemi gibi algılanmamalı, aksine Türkiye’nin ilk vehlede yangın yerine çevrilip bilahare işgale uğraması amacına hizmet eden yıpratıcı saldırı türlerinden sadece biri olarak değerlendirilmeli.
MEDİNE’DEKİ TERÖR KURBANIYLA REİNA’DAKİ AYNI KATEGORİDE
Diyanet İşleri Başkanı, “Bu saldırının bir pazarda veya bir mabette yapılmasıyla eğlence yerinde yapılmasının arasında herhangi bir fark yok dedi. Siz de bu görüşe katılıyor musunuz?
Röportaj: Bahar Erdoğan
7 Ocak 2017 - Star Gazetesi Cumartesi Eki
Kaynak: http://www.star.com.tr/cumartesi/katliami-gerceklestirenle-oh-8200-3bolsun-diyen-8200-3bayni-zihniyette-haber-1173929/
Dini Metinleri Anlamada Selefiliğin Etkisi | İzmir / Türk Ocakları | 9 Aralık 2016
1. Kısım
2. Kısım
Türk Ocakları İzmir Şubesi Prof. Dr. Cemal Sofuoğlu Türk İslam Araştırmaları Teşvik Ödülü 2016 Programı Tören ve Konferans | 09 Aralık 2016 | Karabağlar Halk Eğitim Merkezi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)