Geride bıraktığımız son beş-on yıllık zaman zarfında Türkiye’nin gözle
görülür biçimde muhafazakârlaştığı yönünde yaygın bir kanaatvar. Bu
kanaate sahip çevrelerde muhafazakârlaşmadan maksat, ülke sathında dinî
sembol, ritüel ve eğilimlerin geçmiş yıllara oranla çok daha fazla
görünürlük arz etmesi, genel anlamda dinselliğin halk nezdinde yoğun
ilgi ve itibar görür hâle gelmesidir. Gerçekten de son yılların Türkiye
manzarasına bakarak böyle bir gözlem ve tespitte bulunmak mümkündür.
Peki, mevcut durum gerçek manada bir dindarlaşma ve Müslümanlaşmaya mı
işaret etmekte yoksa “at sahibine göre kişner” özdeyişinde ifadesini
bulan ve siretten çok surete taalluk eden bir dönüşüme mi karşılık
gelmektedir?
Bize öyle geliyor ki Türkiye’de gitgide yaygınlık kazandığı söylenen
muhafazakârlaşma gerçek manada bir dindarlaşma ve Müslümanlaşma
tecrübesinden öte, temelde AK Parti iktidarıyla ilintili yapay ve sanal
bir dinîleşme olgusuna tekabül etmektedir. Daha açıkçası, bu olgu bir
yönüyle ya da en azından belli ölçüde, memurundan amirine, medyasından
bürokrasisine kadar devletin/ülkenin hemen her sathında ve katmanında,
şu anki siyasal iktidar sahiplerinin dünya görüşlerine paralel bir
görüşe sahip olma meramını anlatma ve böylece farklı beklentiler adına
iktidar gücüne bir nevi yaranma gayreti şeklinde görünüyor; diğer bir
yönüyle de siyasal iktidarın dinî değer ve sembollere çok sıcak baktığı
algısıyla görece rahatlamış/normalleşmiş bir toplumsal vasatta kültürel
ve folklorik halk dindarlığının daha fazla gün yüzüne çıkmasına işaret
ediyor.
Son yıllarda ve bilhassa Ramazan aylarında, neredeyse tüm ulusal
televizyon kanallarının yayın akışında vaaz, irşad, dinî sohbet
programlarından başka bir şeye rastlanmaması, Hz. Yusuf ve Hz. Meryem
filmlerinin defalarca yayınlanması, bu topraklarda yaşayan halkın son
zamanlarda tövbe-i nasuhla Allah’a yönelip adamakıllı Müslüman olmaya
karar verdiğinin bir göstergesi olmaktan çok, yayın konusu olan her şeyi
rant imkânından ibaret gören medya sektörünün ülkedeki siyasal ve
toplumsal konjonktürü akıllıca -belki kurnazca demek daha doğru olur-
okumasının, dolayısıyla nabza göre şerbet vermesinin bir tezahürü gibi
görünüyor. Nabız bir yönüyle siyasi iktidarın dinî referanslı dünya
görüşüne, bir yönüyle de “Cemaat” diye ifade edilen fenomenin ürkütücü
ruhaniyetine zorunlu atıflarla belirleniyor ve dolayısıyla şerbet de
tav’an ya da kerhen bu duruma göre veriliyor.
Evet, son yılların Türkiye’sinde dinden çok söz edildiği inkâr edilemez
bir gerçek. Dahası, din her geçen gün ülkede çok daha fazla söze konu
oluyor. Tabir caizse her taraftan vaaz, irşad ve nasihat yağıyor. Bu
arada hakikat ile hurafe de çok kere birbirine karışıyor. Ulusal
televizyon kanallarında dinî programlar yapan bazı zevatın binbir çeşit
hurafeyle dolu dinî yayınları matbuatta best-seller olarak adeta yok
satıyor. Bu durum hem dinin popüler bir meta olarak tüketildiğini, hem
de insanımızın dinden ne anladığını ve dolayısıyla muhafazakârlaşma
denen şeyin aslında Oruç Baba’da sirkeyle iftar açma âdetinin gitgide
yaygınlaşmasından ya da Hırka-i Şerif ziyaretinde ağlayanların her geçen
yıl artmasından daha derin(!) manalar taşımadığını gösteriyor. Kısaca,
her geçen gün din ve dinîlik daha fazla söze mevzu teşkil ediyor ve
fakat onca söze rağmen gerçek manada dindarlaşma/Müslümanlaşma lehinde
temel ve özsel bir değişim/dönüşüm gerçekleşmiyor.
Hatırlanacağı gibi, 1970’li ve 80’li yılların Türkiye’sinde
de dinden çok söz edilirdi. Diğer bir deyişle, anılan yıllarda da din
tıpkı bugün olduğu gibi birçok söze mevzu teşkil ederdi. Ancak o
zamanların din algısıyla bugünkü arasında ciddi bir fark vardı. Şöyle ki
1970-1980’li yılların Türkiye’sinde dinin söze konu oluş keyfiyeti
geleneksel, kültürel ve folklorik bir mirası içselleştirmekten ziyade
hemen tamamıyla ideolojik bir içermeye sahipti. Siyasal İslamcılık diye
tarihe geçen bu tecrübede din bütün hayatı kuşatan ve doğal bir hâl
olarak yaşanan bir fenomen olmaktan çok, “modern cahiliye” diye
tanımlanan rejime alternatif bir siyasi nizam olarak görülür ve
dolayısıyla İslam da mevcut rejimden rövanş alma yolunda bir silah gibi
istimal edilirdi. Hatta İslam’ı bu şekilde algılamak ve savunmak gerçek
Müslümanlık için yeterli şart gibi addedilirdi.
Siyasal İslamcılığın Türkiye versiyonunda temel talep ve nihai hedef
iktidar olduğu için, dinle ilişki hemen hiçbir zaman varoluşşal düzeyde
tesis edil(e)medi. Üstelik siyasal İslamcılığın ideologları yerli
olmadığından, başka tarihselliklerde vücut bulan ideolojik din
telakkileri, sözgelimi Seyyid Kutub’un Mısır’ında, Mevdudi’nin
Pakistan’ında yaşanan ve bu coğrafyalardaki yaşanmışlıkları yansıtan din
söylemleri bütün radikalliği ve marjinalliğiyle bu topraklara transfer
edildi. Tercüme eserler yoluyla gerçekleşen bu transferler neticesinde
din adına sayısız dramlar ve trajediler de yaşandı. Dâru’l-harpler,
tekfirler, cumasızlıklar hep o yıllarda tartışıldı. Müslümanlığın
kıvamını Atatürk, Anıtkabir ve laik rejimle didişerek ifade etme
deneyimleri de yine o yıllarda yaşandı.
Hiç kuşku yok ki bu satırların yazarının da bizzat içinden geçtiği ve
tecrübe ettiği bir süreç olarak, bu topraklarda yaşayan onca Müslüman
anılan yıllarda Seyyid Kutub, Hasan el-Bennâ, Ali Şeriatî gibi isimlerin
kitapları sayesinde başta tevhid ve şirk olmak üzere birçok temel konu
hakkında çok şey öğrendi. Ancak bu dönemdeki öğrenme kalpten/gönülden
çok zihinde/fikirde makes buldu; dahası, İslam adına çok şey öğrenildi
öğrenilmesine fakat bu öğrenme çok kere lafı kalabalıklaştırma,
tartışma, kamplaşma, zıtlaşma ve marjinallikler yaratma gibi menfi
sonuçlar verdi. Yine o dönemde İslam hakkında çok okunması ve çok
konuşulması Müslümanlığı bütün bir hayat boyunca doğal bir hâl olarak
yaşama arzusundan çok, rejimi İslamlaştırma ya da eskinin tabiriyle
İslam devleti kurma idealine matuf idi. Bu durum İslam’ın temsilden çok
tebliğ edilmesi gereken bir din olarak algılanması ve tanımlanması gibi
bir sonuca da müncer oldu.
Öte yandan İran’daki devrim Türkiye’deki siyasal İslamcılığın devletle
ilgili zengin tahayyüllerini tahrik etti. O kadar ki bazı çevreler
Şiî-İmâmî gelenekteki imam, imamet, velayet-i fakih, mut’a nikâhı gibi
birçok kavram ve uygulamaya bu topraklarda birebir karşılık bulma yoluna
bile gitti. Hâsılı, söz konusu yıllarda başka diyarlara ait hikâyeler
ümmet ve ümmetçilik kavramlarının ılık ikliminde bizim hikâyelerimiz
gibi anlatılmaya çalışıldı. Sonuçta arabesk şarkılardaki karamsarlık ve
isyan dolu içeriği kendine hamledip durduk yere kendi hesabına sanal acı
ve keder üretmekten zevk alan 80’li yılların varoş kökenli Türkiye
gençleri gibi, aynı yıllarda siyasal İslamcılar da kendi sıkıntıları ve
sorunları yetmiyormuş gibi başka coğrafyaların sıkıntılı ve sorunlu
İslam yorumlarını kendilerine uyarlamayı yeğlediler. Ne var ki
anlattıkları radikal İslam hikâyeleri kendi hikâyeleri değildi; bu
yüzden zaman içerisinde radikallikten hem yoruldular, hem sıkıldılar.
Radikal İslamcı kanatta “modern câhilî rejim”i bertaraf
edip yerine İslam nizamını tesis yolundaki tahayyüllerin gerçekleşmesi
uğrunda bir arpa boyu yol alınamaması, bu arada İslamcılığın içeriden
mücadele yöntemini benimseyen “millî” kanadının 28 Şubat’ta tam bir
hezimete uğraması, İslam adına duyarlılık izhar eden çevrelerin hemen
bütününde kelimenin tam anlamıyla dibe vurmuşluk duygusu yarattı.
Derken, AK Parti iktidarıyla birlikte Türkiye’de yeni bir dönem başladı.
Bu dönemde siyasal İslamcılık 28 Şubat tecrübesinden dersini almış
göründü ve rejimle didişmek yerine hem Müslüman duyarlılığını
kaybetmemek hem de rejimin zinde ve etkin güçleriyle iyi geçinmek gibi
bir yolu tercih etti.
Yaklaşık 10 yıla baliğ olan AK Parti döneminde laikçi çevrelerdeki
birçok direnç noktasının belli ölçüde azaldığı kuşkusuz, ama bu süreçte
ahde vefalılık, kanaatkârlık, diğerkâmlık gibi Müslümanca
duyarlılıklarda gözle görülür bir azalmanın vuku bulduğu da şüphesiz.
Daha açıkçası, son on yıllık dönemde Türkiye maddi düzeyde Müslümanlar
lehine değişme/dönüşme görüntüsü vermesine karşın manevi ve deruni
düzeydeki değişim/dönüşüm İslam ve Müslümanların aleyhinde
seyretmektedir. Evet, artık devletin önemli kademelerinde İmam-Hatip
kökenli bürokratlara çokça rastlamak âdetten sayılmakta; ancak bu durum
daha çok Müslümanlaşmadan ziyade belki daha çok muhafazakârlaşma anlamı
taşımaktadır. Çünkü Türkiye’de iktidarın ve iktidara ortak olmanın
gerekli ve kaçınılmaz kıldığı temel hususiyetlerden biri muhafızlık ve
muhafazakârlıktır. Bunun dinî alan üzerindeki büyük yansıması, İslam’ın
birey ve toplum düzeyindeki özsel dönüşüm taleplerinin ertelenmesi
ve/veya bu tür taleplerden sarf-ı nazar edilmesi, dolayısıyla dinî
alanda geleneksel, kültürel ve folklorik olanla yetinilmesi ve mevcut
olanın muhafaza edilmesidir. Son yılların Türkiye’sinde vuku bulan da
büyük ölçüde bundan ibaret, denebilir.
Görünen o ki Müslümanlar bir yandan siyasi imkânlar marifetiyle
ülkedeki laikçi direnç odaklarını kırmaya çalışırken, farkında olarak ya
da olmayarak kendi iç dünyalarında da kırılmalar yaşamakta ve sonuçta
değiştirip dönüştüreyim derken kendileri değişip dönüşmekteler. En genel
çerçevede liberalleşme denebilecek bir tarzda gerçekleşen bu dönüşümde,
iktidarın sağladığı imkânların cazibesi önemli rol oynamakta, bu
imkânları elde etmek ve elde tutmak mevcut yapının temel unsurlarını
korumayı icap etmekte, hatta o yapının bir elemanı/enstrümanı olmayı
gerektirmektedir. Bu noktada İslam’ın topyekûn bir manevi devrim
yaratması ve devrimci yönünün hayata taşınması pek mümkün
görünmemektedir.
Son dönemde ve günümüzde din yükselen bir değer olarak
görünmesine rağmen dinîliğin hemen tamamıyla geleneksel ve kültürel bir
içerik kazanması, parlamenter demokrasi üzerinden tesis edilen görece
iktidarın statükoyu en azından kısmî ölçekte muhafazayı gerektirmesine,
bunun da dinî alanda muhafazakârlığı beslemesine bağlanabilir. Bilhassa
televizyon kanallarındaki dinî içerikli programlara bakıldığında, büyük
ölçüde ritüel ağırlıklı bir dindarlığın empoze edildiğine ve aynı
zamanda folklorik dinin olmazsa olmazları arasında yer alan menkıbe,
mucize, kıssa, fiten edebiyatı ve incir çekirdeğini doldurmayan
meselelerle ilgili fetva taleplerine müteallik konular üzerinde
durulduğuna tanık olunur. Bu durum AK Parti dönemine atfedilen
muhafazakârlaşmanın büyük ölçüde folklorik ve ritüelistik halk
dindarlığının teşvik edilmesi ve rağbet görmesi gerçeğinden ibaret
olduğu şeklinde de değerlendirilebilir.
Diğer taraftan, ülkedeki siyasal iktidarla İslam arasında
kurulan pozitif ilişkinin dinî alanda tuhaf bir rehavet ve gevşeme hâli
yarattığı da söylenebilir. Bize göre bu gevşeklik daha ziyade eskinin
siyasal İslamcılarına arız olmaktadır. Zira öteden beri siyasal
İslamcılığın İslam’la ilişkisi varoluşsal ve özsel olmaktan çok
ideolojik düzlemde iktidarla koşullu ve suri nitelikli olduğu için,
bugün kıyısından köşesinden maddi iktidara tutunmuş ve iktidarda
bulunmuş olmak ister istemez rehavet ve gevşemeye yol açmakta, en
nihayet geçmişteki radikallikler şimdilerde farklı tonlarda
liberalliklere evrilmiş olmaktadır. Ayrıca bugün çokça tanık olunan
manzaralardan biri, siyasal iktidarın yarattığı imkânlardan daha fazla
yararlanma çabası şeklinde kendini göstermekte ve bu yöndeki çabalar
kimi zaman Enfal suresinin ilk ayetlerinin nazil olduğu dönemdeki
ganimet (enfal) kavgasını akla getirmektedir.
Kimilerince mücahitliğin müteahhitliğe evrilmesi diye ifade edilen bu
süreçte, hâli vakti yerinden olan Müslüman zümrelerin erkek kesiminde
liberalliğin, kadın kesiminde ise feministliğin gitgide yaygınlık
kazandığı gözlemlenmektedir. Ayrıca geçmişte fakirlikle boğuşan
Müslümanların şimdilerde zenginleşmesinin dinî yorum alanında da ilginç
değişimlere vesile olduğu görülmektedir. Mesela, bundan 15-20 yıl önce
teaddüd-i zevcât (çok karılılık) konusuyla ilişkilendirilen naslar
Müslümanlar tarafından genellikle savunmacı (apolojik) bir yaklaşımla
İslam’ın istisnai hallerde Müslüman erkeklere tanıdığı bir ruhsat olarak
tevil edilirken, bugün aynı naslardaki muhteva erkek açısından fıtratın
icabı olarak değerlendirilmektedir. Siyasal konjonktürün kendilerine
geniş imkân ve hareket alanları bahşettiği entelektüel ilgilere sahip
Müslüman kadınlar ise her geçen gün toplumsal cinsiyet meselesi
ekseninde daha fazla rol üstlenme talebinde bulunmakta ve bu yöndeki
taleplerini daraltıcı nitelikteki nasları modern durumun icapları
doğrultusunda yorumlamanın/yorumlatmanın yollarını aramakla meşgul
olmaktadırlar.
İlginçtir, bütün bunlar olup biterken dinî alandaki hâkim
söylem geleneksellik/muhafazakârlık yönünde kurgulanmakta, geleneksel
yapıyı kritik etmeyi amaçlayan hemen bütün söylemler modernist,
tarihselci, oryantalistik gibi fikrî nesep tayinleriyle derhal mahkûm
edilmektedir. Sözgelimi içinde bulunduğumuz zaman diliminde merhum
Fazlur Rahman’ın görüşlerine müspet atıflarda bulunmak, çok kere tek
başına ve kimsesiz kalmak gibi garip bir sonuç vermektedir. Buna mukabil
geniş ölçekli ilgi-itibar görmek ve birçok kimsenin kimsesi arasında
yer almak için sözgelimi Mustafa Sabri Efendi, Zahid el-Kevserî gibi
isimlerin hatıralarını yâd etmek ya da şu veya bu şekilde bir Osmanlı
güzellemesi yapmak kâfi gelmektedir. Kısaca, bugün din adına geleneği
ihya etmek ve “gelenekte ne varsa hepsi yerli yerindedir” demek çok
kıymetli ve isabetli görülmektedir. Ancak ne tuhaftır ki sırtlarını
geleneğe yaslayan ve hemen bütün sermayeleri modernlik eleştirisinden
ibaret olan çevreler pratik hayatlarında modernlik ve modernitenin tüm
nimetlerinden faydalanmakta ve fakat bu durum onların “gelenek
muhafızlığı” unvanına hiçbir halel getirmemektedir. Buna mukabil
geleneğe eleştirel gözle bakan, modernliği de fiili bir durum olarak
algılayan ve değer atfetmediği modern durum içinde Müslüman olarak
kalmanın hâl çaresini arayan çevreler, modernistlikle suçlanmalarına
rağmen pratik hayatlarında daha az dünyevi, daha çok uhrevi yahut
modernliği az, gelenekselliği çok olan bir hayat sürmekteler.
Gelinen bu noktada, geleneksel ve kültürel İslam’ın her geçen gün revaç
bulması “din kitlelerin afyonudur” sözünü akla getirmekte ve mevcut
durum bu sözü belli ölçüde haklı çıkarmaktadır. Ayrıca dinde ritüel ve
şekil boyutunun daha çok önemsenir hale gelmesi, manevi-derunî boyutuyla
ilgili ihmaller ve ihlallerin kamufle edilmesi gibi bir işlev de
görmektedir. Keza son yılların Türkiye’sine damgasını vuran ve iç
bünyede Sünnî İslam’ın en dar yorumuna sahip çıkılmasına mukabil dış
veçhede dinler-arası diyalog gibi son derece riskli projeleri hayata
geçirme yönündeki çabalar da sonuçta genetik şifresiyle oynanmış bir
Müslümanlık ihdas etmeye müncer görünmektedir.
Sonuç olarak, günümüz Türkiye Müslümanlığındaki umumi hava ve manzara,
“yes’elûneke ani’l-enfâl” (Ey Peygamber! Sana ganimet konusunda
rahatsızlıklarını dile getirenler var.) diye başlayan Enfal suresinin
ilk ayetlerinin nazil olduğu tarihsel vasatta yaşananlar ile
Müslümanların Huneyn savaşında kalabalık olmakla övünme hallerini
anımsatan bir rehavet, kibir ve şımarma hâlini akla getirmektedir.
Mevcut durum, yokluk ve darlıkla sınanmanın Müslümanlar açısından varlık
ve bollukla sınanmaktan sanki daha hayırlı olduğunu söylemeyi
gerektirmekte, dolayısıyla insanoğlunun en çetin sınavının, “Rabbim!
Bana ve ana-babama lütfettiğin onca nimetin şükrünü hakkıyla ifa etmeye
ve her zaman seni razı edecek işler yapmaya muvaffak kıl beni!” (Neml
27/19) diye niyaz ederek varlık ve zenginlikle imtihandan yüzünün akıyla
çıkmayı başaran Hz. Süleyman’ın sınavı olduğu gerçeğini gözler önüne
sermektedir.
Konuyu sonlandırırken İlhami Güler’in sıkı bir muhafazakârlık
eleştirisini içeren “Türk Muhafazakârlarının Amerika Muhibliğinin
Kültürel-Ahlâki Soykütüğü” başlıklı makalesinden iki çarpıcı pasajı
aktarmakta fayda görüyoruz: “Dinî bağlamda muhafazakârlık, kasdî ve
kalbî (şuurlu) bir fiil olan imanın, ölü ve hafızaya kodlanmış akidelere
(Amentü), niyete dayanan salih amelin (ahlâk ve ibadet) alışkanlığa,
itiyada dönüşmesidir. Her iki durumda da duygu ve düşünce canlı olmadığı
için, doğruluk-yanlışlık kaygısı kaybolmuştur. Yapılan her şey
kendiliğinden doğrudur. Sonuç olarak dinî bağlamda muhafazakârlık,
tarihten, atalardan devralınan dinselliğin sabitlenerek (dogmatizm)
mevcut durumla uyumlu olarak pragmatik saiklerle sürdürülmesidir.
Muhafazakârlık, tevekkülün Allah'tan devlete, tarihe ve geleneğe
kaymasıdır. Aynı zamanda genel olarak vurgu ve önemsemenin ahlâktan
ibadete/ritüele kayması da muhafazakârlığın göstergesidir: Tanrı’a
ibadetler yoluyla yaltaklanarak, daha zor olan kullarına karşı
sorumluluktan kaçış. Bu hâlet-i ruhiye genel olarak, yükte hafif pahada
ağır olanı çalmaya yönelik bir tür Tanrı'yı kandırma girişimidir.
Spinoza'nın dediği gibi, kitleler Tanrı’yı kandırma peşindedir.
Politik bir ideolojik tutum olarak muhafazakârlık, emr-i bi-l-ma'ruf ve
nehy-i ani-l-munker, yani sürekli ahlâkî olanı desteklemek ve kötülüğü
kösteklemek ve takvanın karşıtı olarak, konformist bir kayıtsızlıkla
status quo anteye (devam
edegelen mevcut duruma) kendini eklemlemektir. Mevcut düzen/nizam
tarafından dinin asli değerlerinin dışta tutularak soğrulmasıdır. Tabir
caiz ise, ata binmiş gelin kızın giderken ağlamasıdır. Sekülerleşen
dünyada aktif bir karşı aksiyon olmaktan ziyade bir tür içerlemedir.
Din, varoluşsal bir iman, sorumluluk, şükran tecrübesi iken;
muhafazakârlık, kaide, kurum, ezber ve borç mantığıdır. Din, günaha ve
baskılara karşı direniş; muhafazakârlık ise, bunlara boyun eğme ve
katlanma anlamında sabırdır. Din (iman-ahlâk), güneşin aydınlığında
yürümek iken; muhafazakârlık, körün rehberliğinde yürümek, gece
karanlığında ateş böceğiyle veya gece feneriyle yol bulmaktır. Panteizm,
nasıl ki ateizmin veya materyalizmin dinsel bir dil ile tersinden
ifadelendirilmesi ise muhafazakârlık da, dinsizliğin (iman ve salih
amelsizliğin) din (yani hafıza olarak itikat ve alışkanlık ve borç ödeme
olarak ibadet) şeklinde tezahürüdür. Din, insanın saygı ve huşu ile
kendini Tanrı huzurunda hissetmesi ve O'nunla daimi bir ahlâkî
misillemeler beraberliği yani maiyyet ve insanlara karşı derin ve daimî
bir merhamet ve ahlâkî sorumluluk iken; muhafazakârlık, paketlenmiş,
kurumlanmış, kurallaşmış part-time ezberlenmiş-alışılmış davranışlar
setidir. Din, Allah'ın kendisi ile bir dostluk (velâyet) ve
ahitleşme/misak ilişkisi iken; muhafazakârlık, O'nun totaliter olarak
çizilmiş bir "düşünce resmine" körü körüne boyun eğmektir. Dinsel
fanatizm, gaddarlık, bağnazlık, şiddet buradan doğar. Dindarlık, şuurun
aktif ve gayeli olarak olaylara ve ilişkilere odaklanması, onların
kavranması ve sonuca bağlanması iken; muhafazakârlık, otomatik
kontrolsüz bir duygusal-algısal mekanizmanın işbaşında olduğu dinsel
hareketliliktir. Muhafazakârlık, nomalite ve moralitenin olmadığı bir
formalitedir. Esasında sıradan insanın nefs-i emmâresini tatmin ederken,
Tanrı'yı da unutmama çabasıdır. Dünyada kaybetmeden, meşakkate girmeden
ahireti de garantileme pragmatizmidir: burada da yaşayalım, orada da
yaşayalım. Bura da bizim, ora da bizim. Hem Tanrı’ya ibadet edelim hem
de Mammon’a.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk
Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=457