Dindarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dindarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cennetten Haber Gelse Hemen Ölmek İster Miyiz?

12 Haziran-18 Haziran 2017 tarihleri arasında MAK Danışmanlık tarafından 30 büyükşehir, 23 il ve 154 ilçede 5400 kişi ile yüz yüze görüşmelerle yapılan, “Türkiye’de Toplumun Dine ve Dinî Değerlere Bakışı” konulu araştırmada çok çarpıcı sonuçlar ortaya çıktı. Araştırmadaki en çarpıcı sonuçlardan biri uhrevî âlemle ilgilidir. “Cennete gideceğiniz kesin olsa, şu an cennete gitmek için ölmeyi düşünür müsünüz?” sorusuna “Evet” diyenlerin oranı % 15, “Hayır” diyenlerin oranı ise % 65’tir. Türkiye’nin, “yüzde doksan dokuzu müslüman ülke” diye tanımlandığı nazar-ı itibara alındığında, bu oranlar üzerinde adamakıllı düşünmek gerekir. “Cennete gideceğiniz kesin olsa…” sorusuna, katılımcıların %65’inin, “Böyle olsa bile ölmek istemem” diye cevap vermesi, ciddi bir çekincenin göstergesi olarak okunabilir. Daha açıkçası, bir an önce cennete gitmek için ölmeyi istemek, katılımcılar tarafından IŞİD (DEAŞ) gibi terör örgütlerinin cihad, intihar eylemi gibi konulardaki bilindik anlayış ve inanışıyla ilişkilendirilmiş, dolayısıyla soru “tuzak soru” olarak algılanmış olabilir. Ancak bu bir ihtimaldir. Bu ihtimal yok sayıldığında, söz konusu soruya verilen “Hayır” cevabının %65’lik orana baliğ olması hakikaten vahimdir. Vahamet, Kur’an’da çok sık vurgulanan uhrevî âlem gerçeğine ve cennetteki ebedî mutlu hayat garantisine rağmen kendini müslüman olarak gören yüz kişiden altmış beşinin bu dünyaya adeta kazık çakmak istercesine lafı, “Cennetteki yerimiz garanti olsa dahi ölüm bizden uzak olsun” demeye getirmesidir.

***

Bu ilginç tavrın önemli bir sebebi, sekülerleşmenin muhafazakâr çevrelerde dahi büyük ölçüde benimsenmiş bir dünya görüşü hâline gelmesidir. Kanımca, sekülerleşme ya da bir diğer tabirle dünyevileşme hakkında konuşmak artık nafiledir. Çünkü hemen herkes sekülerleşme ve dünyevileşmenin ne olduğunu gayet iyi bilir, ama maalesef sadece bilmekle yetinilir. Oysa dünyevileşme Kur’an’da Kureyş’in önde gelen müşrik taifesinin alamet-i farikası olarak zikredilir. Öte yandan bazı İslâmî kaynaklarda Hz. Peygamber’in, “Ben ümmetimin putperestlik inancına döneceği endişesi taşımıyorum. Benim endişem, ümmetin dünyevileşmesi, dahası mala, mülke, paraya tapar hâle gelmesidir” dediği nakledilir. Ayrıca Hz. Peygamber’den ölümü istememekle ilgili birçok hadis nakledilir. Fakat bu hadisler, bir gün daha fazla yaşamak istemeyi dünyaya kazık çakma hayaliyle değil, amel defterindeki bozuk sicili düzeltme ihtimaliyle ilişkilendirir mahiyettedir.
Kaldı ki İbn Hanbel, İbn Ebî Âsım, İbn Hibbân, Taberânî gibi birçok muhaddisin az çok farklı varyantlarıyla naklettiği bir hadise göre ölüm kimi zaman temenni edilesi bir şeydir. Söz konusu hadise göre Âbis el-Ğıfârî veya Avf b. Mâlik isimli sahabî, “Ey Veba! Al götür beni bu âlemden” deyince, çevresindeki insanlar, “Ne o, yoksa sen ölümü mü temenni ediyorsun?” diye şaşkınlıklarını dile getirmişlerdir. Bunun üzerine adı geçen sahâbî, “Hz. Peygamber’in şöyle söylediğini işittim” demiş ve eklemiştir: “Şu altı durumla karşılaştığınızda ölümü temenni edin: Süfehanın güç ve nüfuz sahibi olması, kolluk kuvvetlerinin çoğalması, hüküm ve yargının alım-satım konusu olması, insan canının ucuzlaması, akrabalık ve dostluk bağlarının kopması, Kur’an’ın musiki konusu olarak algılanması…”

Cennetten haberci gelse bile ölmek istememenin bir diğer önemli sebebi, özellikle geleneksel kıssa ve vaaz edebiyatında çok özensiz bir üslupla ölüm ve kabir üzerinden müthiş bir korku pompalanmasıdır. Bunun kaçınılmaz olarak ürettiği sonuç, uhrevi âlemin dehşet ve şiddet diyarı gibi algılanmasıdır. Bu bağlamda modernite tecrübesinin “ölüm”ü yapı sökümüne uğratmasına da ayrı bir bahis açmak lazımdır. Muhafazakâr müslüman çevrelerde ölüm her ne kadar “Emr-i Hak vaki oldu, Hakk’a yürüdü” gibi ifadelerle evcilleştirilmiş görünse de bu evcilleştirme hep ölüp gidenlerle alakalıdır. Geride kalanlar için ölüm hâlâ çok yabancı ve yabanıldır. Bu yüzden de ölüm hep yadsınır, hatta insanlık için utanç verici bir skandal gibi algılanır. Bauman’ın Ölümlülük Ölümsüzlük adlı kitabındaki ifadesiyle ölüm, modern zamanlarda sanki dışarıdan gelen bir şeymiş gibi yadırganır. Kişi ölmez, sanki hep bir şeyler tarafından öldürülür. Modernite, ölüm ve ölümlüğü yapı sökümüne uğratmış, fakat bu durum ölüm gerçeğini ortadan kaldırmamış, belki sadece onu hiç istenmeyen bir yabancı durumuna sokmuştur. Böylece ölüm, sözüm ona pek yaratıcı, becerikli ve kendinden gayet emin aktörlerin başrol oynadıkları modern dünyadaki yaşam açısından hep “öteki” olmuştur.

***


Nurdan Gürbilek’e göre ölümü yadırgayıp uzak mekânlara sürmeye çalışma ısrarının ardında onu zamanın dışına atma arzusu vardır. Zaman algısının önemsiz olduğu bir dünyada herkes her zaman çocuktur; öyle de kalmalıdır. Bu yüzden, gözümüzün önünde akıp giden bütün ölüm sahnelerini basbayağı bir yabancının ölümünün hayatımızdan hiçbir şeyi çekip alamayacağından emin olmanın verdiği kayıtsızlıkla algılarız. Bu tuhaf durum aslında modernlik tecrübesinin iki yüzüdür. Bir yanda ölüm ve yası sağlık ve mutluluk adına reddetmek, yakınlarımızın değil ölmesine hasta olmasına bile tahammül edememek ve çocuklara ölümden söz etmenin dilini bir türlü bulamamak varsa, öbür yanda da iç dünyamızda hiçbir hüzün ve kederi harekete geçirmeyen, yasın kırıntısına bile izin vermeyen sıra dışı bir ölümü, vahşi bir cinayeti, akıl almaz bir cinnet anını biraz tiksinerek biraz da gözlerimizi kaçırarak ama büyük bir merak ve hazla seyretme arzusu vardır. Hâsıl-ı kelam, biz gerçekten acayip varlıklarız; çünkü biz ölüm denince hem acayip korkarız hem de ölüm diye bir şey yokmuş gibi hayata akarız. Bu yüzdendir ki cennetten haber gelse dahi dünyaya abanarak yaşamaktan geri durmaya pek yanaşmayız.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 8 Temmuz 2017

Mevzu Bahis Olan Din ve İtikatsa, Ahlak Teferruat mıdır?

Sırp asıllı Amerikalı fizikçi Nikola Tesla’ya, “O kadar cahilsiniz ki dininiz var diye ahlaka ihtiyacınız kalmadığını sanıyorsunuz” şeklinde çarpıcı bir söz atfedilir. Bize göre bu sözün en çarpıcı tarafı günümüz müslümanlarındaki genel din ve ahlak anlayışını yansıtmasıdır. Kabul etmek gerekir ki genel olarak İslam dünyasında, özel olarak Türkiye sathında din neredeyse bir öfke ideolojisine dönüşmüş durumdadır. Bu durum din bağlamında ahlakın bir nevi teferruat olduğu vehmine yol açmaktadır. Özellikle çeşitli dinî grupların birbirlerine karşı kullandıkları dil-üslup son derece çirkin ve acımasızdır. Gıybet, nemîme, iftira, sû-i zan, yaftalama, karalama, itibar suikastı yapma ve eleştiri adına bel altı vurma gibi tüm rezillikler belki de en çok kendilerini sahih itikadın temsilcileri olarak gören çevrelerde yaygındır. Bu vahim durum dinin öfke ideolojisine dönüştüğü yönündeki tespitimizi maalesef doğrulamaktadır.

Kur’an’da müminlerin ancak ve ancak kardeş oldukları, birbirlerine karşı şefkatli ve merhametli davrandıkları belirtilir. Birçok hadiste ise mümin/müslüman şöyle tarif edilir: Müminler bir vücut gibidir; müminler bir binanın birbirlerini ayakta tutan taşları/tuğlaları gibidir. Mümin müminin kardeşidir. Bu yüzden de mümin mümine zulmetmez; sıkıntılı zamanda mümin kardeşini kendi hâline terk etmez; ona yalan söyleyip aldatmaz ve onu tahkir etmez. Bir kimse kendisi için istediği bir şeyi mümin kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda mümin sayılmaz. Mümin, insanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir…

Bütün bu ayetler ve hadislere rağmen din ve sahih itikat adına konuşan insanlar nasıl oluyor da kendilerinden farklı din anlayışına sahip müslümanlar hakkında “sapık, zındık” gibi ölçüsüz sözler söyleyebiliyor ve üstelik bu sözleri söylemekten keyif alabiliyor?! Sosyal medyada sözüm ona “Ehl-i Sünnet” adına paylaşılan “sapık hocalar”la ilgili listeler durumun vahametini göstermeye yetiyor. Hâl-i hazırdaki durum özellikle insanların dindarlıklarını ölçme hususunda kendilerini yetkili gören zümreler ve çevrelerde ahlaksız dindarlığın diz boyu olduğunu gösteriyor. Belli ki bu çevreler kendilerince din ve sahih itikattan dem vurulduğunda ahlakın gereksiz olduğuna inanıyor veya ahlakın sadece cinsellikle ilgili olduğunu zannediyor.

Kendini dindar gören bir kişinin dinî konularda farklı düşünen ve farklı görüşleri benimseyen müslümanlar hakkında gıybet, yalan, iftira gibi her türlü rezileti mubah görmesi ahlaksızlığın yanında tekfirci zihniyete de işaret ediyor. Herkes müminlerin birbirleriyle kardeş olduğunu vurgulayan ayeti de bu minvaldeki onlarca hadisi de gayet iyi bildiği halde bütün bu reziletler sergilenebiliyor. Demek ki bazı çevreler ya müminlerin ahlakıyla ilgili ayetler ve hadisleri sosyal medya mecralarında “günün sözü” kabilinden paylaşmaya yarayan bir şey olarak biliyor ya da haklarında yalan, iftira, gıybet ve nemîmeyi mubah saydığı kimselere müslüman nazarıyla bakmıyor. İşte bu durum hem dinin öfke ideolojisine dönüştüğü tespitini, hem de “ahlaksız dindarlık” tespitini doğruluyor. Ancak kendini dindar gören herkesin yalan, iftira, dedikodu gibi reziletlerin kayıtsız şartsız ahlaksızlık olduğunu, başka bir ifadeyle, ahlakın da ahlaksızlığın da küresel, evrensel ve tarih-üstü olduğunu bilmesi gerekiyor.

Din ve dindarlıkta ahlâkî içeriğin buharlaşması ya da ahlakın yalnızlaşması ve yok olmaya yüz tutması bir yönüyle bütün dünya ve ülke sathında öfke/nefret trendinin giderek yükselmesiyle ilgili bir olgudur. FETÖ, DAEŞ, en-Nusra, Haşdi Şa’bî gibi sözde İslam referanslı terör örgütlerince üretilen şiddet sarmalı da öfke/nefret trendinin tuzu biberi konumundadır. Ahlakın yalnızlaşması diğer bir yönüyle de İslam geleneğinde fıkhın şekilci-kuralcı ilmihal dindarlığına indirgenmesi ve dindarlıkta fetva-takva, kaza-diyanet (kazâî-diyânî) gibi kategorik ayrımlara gidilmesi ile ilgili görünüyor. Bu tür kategorik ayrımlar dinî alanda çift meşruiyet (takva ve fetva meşruiyeti) denebilecek garip bir duruma yol açıyor. Takva meşruiyeti ciddi emek gerektirdiğinden, insanlar çoğunlukla fetva meşruiyetini tercih ediyor. Ancak bu tercih hiyel (kitabına uydurmalar), ıskat, devir gibi örneklerde görüleceği gibi kimi zaman fıkıh adına olmadık kurnazlıklara mahal verebiliyor. Böyle bir fıkıh anlayışından da abdestli namazlı ricalimizin kendi kız çocuklarını ve/veya kız kardeşlerini mirastan men ettikleri halde kendilerini pek dindar ve takvalı görebilmesi gibi sonuçlar çıkabiliyor.

Ne var ki fıkıh denilen şey derin düşünce ve kavrayışı ifade ediyor. Derin kavrayış ise her şeyden önce ahlâkî kaygıyı imliyor. Hâl böyleyken günümüzde fıkıh ve fıkıhçılık şer’î hüküm teknisyenliği zannediliyor. Teknisyenin ürettiği fıkıh ise ancak “Bu caiz mi değil mi?” eksenine sıkıştırılmış bir ilmihal dindarlığını mümkün kılabiliyor. Bu da sonuçta poz ve resim müslümanlığını tevlit ediyor, dolayısıyla İslâm’ın yüksek ahlâkî idealleri maalesef teferruat gibi algılanabiliyor. Bu yüzden, başta kendi şahsım olmak üzere her bir müslümanın dindarlığı ahlakla yoğurması, ahlaklılığın her zaman ve herkese karşı daimî bir sorumluluk olduğunu anlaması ve bu anlayışı acilen hayata taşıması gerekiyor. Aksi halde ideolojik jargonla salt dinden ve sahih itikattan dem vurmanın giderek daha fazla ahlaksız dindarlar ve dindarlıklar üretmesi kaçınılmaz görünüyor.

Türkiye’de Dindarlık Tipolojileri

Din pratik açıdan kutsalın yaşanmasına tekabül ettiği için, toplumdaki dinî hayatın fotoğrafını da içerir. Sosyolojik açıdan bakıldığında, dinî yaşantının seyrinde birçok toplumsal dinamiğin etkili olduğu görülür. Dahası din, bir fenomen olarak beşerî çevreye ait koşullardan bağımsız olmadığı için, hemen her toplumun dinî hayatı, tarihsel ve toplumsal gelişmelere koşut şekilde az çok değişir. Nitekim özellikle son birkaç yüzyıl içinde Batı’da ortaya çıkıp bilahare tüm dünyaya sirayet eden sanayileşme ve kentleşme olgusu birçok sosyo-kültürel değişimi/dönüşümü de beraberinde getirmiş ve bu süreçte geleneksellikten modernliğe evrilen toplumların dinî yaşantılarında önemli değişiklikler vuku bulmuştur. Modernleşmeyi merkezden üretemediği için bu alandaki deneyimini henüz tam anlamıyla ikmal etmemiş olan Türk toplumundaki dinî hayat da söz konusu değişimden nasibini almıştır. Daha açıkçası, “modern Türkiye’nin özgül deneyimi, din ve dindarlık tipolojilerini de dönüştürmüştür. ‘Medeniyet’e yeni bir ontolojik ve epistemolojik değişim talebiyle katılma azmi, gündelik hayatın hemen her öğesini güçlü bir değişim talebinin içine çekmiştir. Böylece din de dindar(lık) da siyaset, kültür, ekonomi vs. gibi diğer kompartımanlardan ayrışmayacak bir şekilde yeniden kodlanmıştır.” (Subaşı, 2002: 17).

Türk toplumunun bu çok yönlü değişime tanıklığı 1950’li yıllardan itibaren hızla artan şehirleşmeye bağlı bir süreçte gerçekleşmiştir. Bu bağlamda, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra gelişme kaydeden sanayileşme ve hızlı nüfus artışını, şehirleşmeyi hızlandıran ve aynı zamanda iç göç ile sosyal hareketliliğe ivme kazandıran temel faktörler olarak teşhis etmek mümkündür. Şehirleşme, toplumsal yapı içinde örgütleşme, iş bölümü ve uzmanlaşmanın yanında beşerî ilişki, tutum ve davranış kodlarında da gözle görülür farklılaşmalara yol açan bir süreç olarak sadece kırsal kesimden gelenleri değil, aynı zamanda şehre özgü yerleşik kültürü de etkileyen geniş kapsamlı bir dönüşüm olgusunu ifade eder. Türkiye’deki şehirleşme sürecinde toplumun yerleşme biçimleri, kullanılan teknoloji, yol ve ev tipleri gibi maddî unsurların değişimine paralel olarak dindarlık ve dinî yaşantı tarzı da değişmiştir. Bu değişim, dinî bireyselleşmeden, yeni toplumsal ve siyasal işlevleriyle farklılaşan dinî cemaatleşmelere kadar uzanan bir çeşitlilik göstermiştir (Çelik, 2002: 73-99).

Türkiye’deki dinî hayat, teorik düzeyde İslam ortak paydasında birleşmekle birlikte, pratik açıdan plüralistik bir görünüm arz eder. Geçmişte sembolik bütünleşmenin temel unsurlarını oluşturan dinî değerlere bağlılıkta büyük ölçüde homojen bir yapı arzeden toplum, bugün çeşitli etkenler nedeniyle dinî yaşantıda heterojen bir görünüm kazanmıştır. Nitekim Türkiye’deki meskun mahallerin tümünde, dinî inanç ve pratiklere hayatın her alanını kuşatacak ölçüde bağlılık gösteren sıkı dindarların yanı sıra dinî yaşantının cemaat ve tarikat gibi müesses yapılar içinde kıvam bulduğuna inanan grupçu/cemaatçi dindarlara, itikadî problemleri bulunmadığı halde dinî vecibeleri eda hususunda zaaf gösteren alaca dindarlara, dinî ilgisi kolektif dindarlığın yoğunlaşmasına vesile olan Ramazan ayı, bayramlar, mübarek geceler ile mevlit ve cenaze törenlerinde kayda değer artış gösteren mevsimlik dindarlara, dinî yaşantısını fiilî duruma göre düzenleyen oportünist (idare-i maslahatçı) dindarlara, dine karşı tamamen ilgisiz ve kayıtsız kalan insanlara (Günay, 1999: 260-261), dinî yaşantıyı ilâhî davete iman ve teslimiyetle bir mukabele olmaktan çıkartıp dünyevî mübadeleye tâbi kılan gösterişçi dindarlara ve hatta açıkça telaffuz etmemekle birlikte, “hakikat münkeşif olunca şeriat mürtefi olur” düsturuna inanan elitist müslümanlara rastlamak mümkündür.

Türkiye’deki dinî hayatın tezahürlerini daha genel düzeyde kategorize etmek de mümkündür. Şöyle ki Türkiye’nin kırsal kesimlerindeki insanlar ile gelir ve eğitim düzeyi alt ve orta seviyedeki şehir sakinlerinin dinî hayatları, geleneksel halk dindarlığı olarak tanımlanabilir. Teolojik konulara ilgisizlik, şekilcilik, taklitçilik ve ritüellere bağlılık, geleneksel halk dindarlığının en mümeyyiz vasıfları arasında zikredilebilir. Folklorik kültür içinde kökleşmiş ve kalıplaşmış unsurların hâkim olduğu bu dindarlık türünde, Kur’an ve Sünnet’le belirlenen hususların yanı sıra İslam ulemasının ürettiği bilgiler, tasavvufî motifler ve nihayet bir kısmı halkın kadim kültürüne uzanan, diğer bir kısmı da komşu kültürlerden tedarik edilen ve fakat zaman içinde dinî-İslâmî bir renge bürünen muhtelif inançların tezahürü olarak, sözgelişi, bir şişe sirkeyle Oruç Baba’yı ziyaret etmek gibi son derece ilginç pratikler de önemli bir yer tutar. Bununla birlikte, geleneksel halk dindarlığı içinde Sünnî ulema tarafından hurafe ve bâtıl itikat olarak tanımlanan unsurlara yer vermeyen bir dinî hayat tarzı da mevcuttur. Bunu, kitâbî düzeyde belli bir dinî bilgi ve kültür donanımına sahip olan zümrenin dindarlığı olarak kategorize etmek mümkündür.

Türkiye’de mevcut olan bir diğer dindarlık türü de dinin Tanrı ile kul arasındaki manevî bir bağ olduğu kabulünden hareketle, İslâmî öğretilerin ahirete müteallik işlere hasredilip umûr-ı dünyayı düzenleme işinin akıl ve bilime tevdi edilmesi gerektiği fikrini savunan laik veya daha doğru bir belirlemeyle laikçi dindarlıktır. Konjonktürel durum muvacehesinde geleneksel dindarlık ile laik[çi] dindarlık arasında gidip gelen bir diğer tür ise tranzisyonel dindarlık olarak tanımlanabilir (Günay, 1999: 263-264; Yapıcı, 2002: 86-87).

Öte yandan, Türkiye’nin batı ve güney şeridindeki dinî hayatın canlılık ve yoğunluk itibariyle orta, kuzey, doğu ve güneydoğu Anadolu’dakine göre daha düşük olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, dinî değer ve kavramlara değer atfetme söz konusu olduğunda, ülkenin her bölgesinde bazı müştereklerin mevcut olduğu da bir gerçektir. Mesela, İzmir üzerine yapılan bir araştırmadaki bulgulara göre şehir insanının en fazla hassasiyet gösterdiği dinî vecibe oruçtur. Hac ve zekât, ekonomik duruma bağlı ibadet türleri olduğu için, bunları ifa oranı daha düşüktür. Namaz konusunda ise daha ziyade ara sıra kılma ve Cuma namazına devam etme eğilimi hâkimdir (Köktaş, 1993: 211-212).

Buna benzer sonuçlara genellikle muhafazakâr insanların yaşadıkları şehirler olarak bilinen Konya, Erzurum ve Rize’deki dinî hayat üzerine yapılan çalışmalarda da ulaşılmıştır. Mesela, Konya ve Rize illerinde oruç tutma oranının son derece yüksek olduğu tespit edilmesine mukabil, sosyo-ekonomik duruma bağlı olan zekât ve hac gibi ibadetlerin, çok önemli sayılmakla birlikte daha az oranda ifa edildiği gözlenmiştir. Ayrıca beş vakit namazın sürekli veya kesintili şekilde kılınma oranının yüksek olduğu, Cuma namazlarına devamlılığın ise çok daha yüksek bir orana tekabül ettiği belirlenmiştir (Çelik, 2002: 222-242; Akdoğan, 2002: 237-238).

İlerlemeci görüşle birlikte işlev kazanan ve farklı toplumların kaderini birbirine bağlayan modernleşme sürecine bağlı olarak Türkiye’deki geleneksel normların büyük ölçüde değişmeye yüz tuttuğu görülmekle birlikte, dindarlığın bilhassa aile, ailevî ilişkiler ve eğitim gibi alanlarda hâlen etkili bir faktör olduğu rahatlıkla söylenebilir. Nitekim dünyevîleşme oranının epeyce yüksek olduğu İzmir ve çevresinde bile çoğunluğun en azından mütemmim bir unsur olarak dinî nikâh yaptırma ihtiyacı hissetmesi ve çocuklarının din eğitimi almasını gerekli görmesi, bu gerçeğin en müşahhas delilidir. Buna karşılık, dindarlığın devlet, siyaset, ekonomi ve ticaret gibi alanlarda aynı ölçüde belirleyici olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Çoğunlukla müspet bir değer atfedilen zenginliğin elde edilmesinde sadece çalışmanın yeterli olmadığı, Allah’ın onu nasip etmesi gerektiği düşüncesi genel kabul görse de ekonomik ilişkilerde dindarlığın gerekli kıldığı davranış kodları etkin değildir. Bu yüzdendir ki, dindar insanın ticari hayatta dindar olmayana göre daha dürüst ve güvenilir olduğu fikri günümüz toplumunda pek fazla taraftar bulmamaktadır. Kısaca, ticari hayatta dinin etkin olması arzulanmasına rağmen pratiğin dünyevîleşme lehinde seyrettiği görülmektedir.

Dinin ekonomik ahlak alanında belirleyici unsur olmaktan çıkmış görünmesi bir yönüyle toplumda fıkıhçı ya da davranış düzeyinde takvadan ziyade fetvaya itibar edilmesini gerektiren ilmihal dindarlığının egemen olmasıyla, diğer yönüyle de Türkiye’nin modernleşme tarihinde ortaya konulan laiklik programıyla çok yakından irtibatlı bir olgudur. Zira Cumhuriyet’in ilk yıllarında dinîliğin (İslâmîliğin), merkezî otoritenin dışına itilmesiyle başlayan süreçte, en azından halk arasında yaşadığı şekliyle İslam’ın kamusal alandaki tezahürlerinin bertaraf edilmesi amaçlanmıştır. Dinîliğin bu alandaki görünümlerini ortadan kaldırmaya yönelik bir dizi modern yaptırım talebinin daha çok seküler bir yaşam tarzını hedeflediğinde şüphe yoktur. Bunun içindir ki, laikleşmenin dinî kurum ve kuralların toplumdaki diğer etkinlik alanlarından izole edildiği bir sosyolojik süreç biçiminde algılanmasına paralel olarak İslam’ın özellikle eğitim, ekonomi ve siyasal alandan tecrit edilmesi ve dolayısıyla sadece bireyin vicdanıyla sınırlı bir manevî tecrübe olarak görülmesi için epeyce çaba sarf edilmiştir.

Bu bağlamda laik ve pozitivist değerler toplumsal ve kamusal alanda dinî değerlerin yerine ikame edilerek dinden doğan boşluğun doldurulmasına çalışılmıştır. Ne var ki Cumhuriyet’in kurucu elitine ait bu politika, tarihsel olarak çok derin damarlardan beslenen dinsel ve kültürel kodları çözüp eritmede çok başarılı olamamıştır. Aynı kurucu elit, kamusal hayattaki geleneksel değer ve sembollerin kendi doğal evrimi içinde değişmesine müsaade etmeyince, toplumsal bilinçte seküler normlara karşı bir reaksiyon oluşmuştur. Başka bir deyişle, toplum seküler normları kolayca özümseyememiş ve bu durum ahlâkî değerler bazında toplumsal bir erozyona yol açmıştır. Nitekim bugün Türk toplumunu ortalama bir Batı toplumuyla karşılaştırdığımızda, Türkiye’de büyük bir ahlâkî boşluğun, özellikle de ticaret ve iş etiği alanında endişe verici bir yozlaşmanın mevcudiyetini gözlemlemek mümkündür.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=514

Son Yılların Türkiye Müslümanlığı ve Muhafazakârlaşma Olgusu Üzerine


Geride bıraktığımız son beş-on yıllık zaman zarfında Türkiye’nin gözle görülür biçimde muhafazakârlaştığı yönünde yaygın bir kanaatvar. Bu kanaate sahip çevrelerde muhafazakârlaşmadan maksat, ülke sathında dinî sembol, ritüel ve eğilimlerin geçmiş yıllara oranla çok daha fazla görünürlük arz etmesi, genel anlamda dinselliğin halk nezdinde yoğun ilgi ve itibar görür hâle gelmesidir. Gerçekten de son yılların Türkiye manzarasına bakarak böyle bir gözlem ve tespitte bulunmak mümkündür. Peki, mevcut durum gerçek manada bir dindarlaşma ve Müslümanlaşmaya mı işaret etmekte yoksa “at sahibine göre kişner” özdeyişinde ifadesini bulan ve siretten çok surete taalluk eden bir dönüşüme mi karşılık gelmektedir?

Bize öyle geliyor ki Türkiye’de gitgide yaygınlık kazandığı söylenen muhafazakârlaşma gerçek manada bir dindarlaşma ve Müslümanlaşma tecrübesinden öte, temelde AK Parti iktidarıyla ilintili yapay ve sanal bir dinîleşme olgusuna tekabül etmektedir. Daha açıkçası, bu olgu bir yönüyle ya da en azından belli ölçüde, memurundan amirine, medyasından bürokrasisine kadar devletin/ülkenin hemen her sathında ve katmanında, şu anki siyasal iktidar sahiplerinin dünya görüşlerine paralel bir görüşe sahip olma meramını anlatma ve böylece farklı beklentiler adına iktidar gücüne bir nevi yaranma gayreti şeklinde görünüyor; diğer bir yönüyle de siyasal iktidarın dinî değer ve sembollere çok sıcak baktığı algısıyla görece rahatlamış/normalleşmiş bir toplumsal vasatta kültürel ve folklorik halk dindarlığının daha fazla gün yüzüne çıkmasına işaret ediyor.

Son yıllarda ve bilhassa Ramazan aylarında, neredeyse tüm ulusal televizyon kanallarının yayın akışında vaaz, irşad, dinî sohbet programlarından başka bir şeye rastlanmaması, Hz. Yusuf ve Hz. Meryem filmlerinin defalarca yayınlanması, bu topraklarda yaşayan halkın son zamanlarda tövbe-i nasuhla Allah’a yönelip adamakıllı Müslüman olmaya karar verdiğinin bir göstergesi olmaktan çok, yayın konusu olan her şeyi rant imkânından ibaret gören medya sektörünün ülkedeki siyasal ve toplumsal konjonktürü akıllıca -belki kurnazca demek daha doğru olur- okumasının, dolayısıyla nabza göre şerbet vermesinin bir tezahürü gibi görünüyor. Nabız bir yönüyle siyasi iktidarın dinî referanslı dünya görüşüne, bir yönüyle de “Cemaat” diye ifade edilen fenomenin ürkütücü ruhaniyetine zorunlu atıflarla belirleniyor ve dolayısıyla şerbet de tav’an ya da kerhen bu duruma göre veriliyor.

Evet, son yılların Türkiye’sinde dinden çok söz edildiği inkâr edilemez bir gerçek. Dahası, din her geçen gün ülkede çok daha fazla söze konu oluyor. Tabir caizse her taraftan vaaz, irşad ve nasihat yağıyor. Bu arada hakikat ile hurafe de çok kere birbirine karışıyor. Ulusal televizyon kanallarında dinî programlar yapan bazı zevatın binbir çeşit hurafeyle dolu dinî yayınları matbuatta best-seller olarak adeta yok satıyor. Bu durum hem dinin popüler bir meta olarak tüketildiğini, hem de insanımızın dinden ne anladığını ve dolayısıyla muhafazakârlaşma denen şeyin aslında Oruç Baba’da sirkeyle iftar açma âdetinin gitgide yaygınlaşmasından ya da Hırka-i Şerif ziyaretinde ağlayanların her geçen yıl artmasından daha derin(!) manalar taşımadığını gösteriyor. Kısaca, her geçen gün din ve dinîlik daha fazla söze mevzu teşkil ediyor ve fakat onca söze rağmen gerçek manada dindarlaşma/Müslümanlaşma lehinde temel ve özsel bir değişim/dönüşüm gerçekleşmiyor.

Hatırlanacağı gibi, 1970’li ve 80’li yılların Türkiye’sinde de dinden çok söz edilirdi. Diğer bir deyişle, anılan yıllarda da din tıpkı bugün olduğu gibi birçok söze mevzu teşkil ederdi. Ancak o zamanların din algısıyla bugünkü arasında ciddi bir fark vardı. Şöyle ki 1970-1980’li yılların Türkiye’sinde dinin söze konu oluş keyfiyeti geleneksel, kültürel ve folklorik bir mirası içselleştirmekten ziyade hemen tamamıyla ideolojik bir içermeye sahipti. Siyasal İslamcılık diye tarihe geçen bu tecrübede din bütün hayatı kuşatan ve doğal bir hâl olarak yaşanan bir fenomen olmaktan çok, “modern cahiliye” diye tanımlanan rejime alternatif bir siyasi nizam olarak görülür ve dolayısıyla İslam da mevcut rejimden rövanş alma yolunda bir silah gibi istimal edilirdi. Hatta İslam’ı bu şekilde algılamak ve savunmak gerçek Müslümanlık için yeterli şart gibi addedilirdi.

Siyasal İslamcılığın Türkiye versiyonunda temel talep ve nihai hedef iktidar olduğu için, dinle ilişki hemen hiçbir zaman varoluşşal düzeyde tesis edil(e)medi. Üstelik siyasal İslamcılığın ideologları yerli olmadığından, başka tarihselliklerde vücut bulan ideolojik din telakkileri, sözgelimi Seyyid Kutub’un Mısır’ında, Mevdudi’nin Pakistan’ında yaşanan ve bu coğrafyalardaki yaşanmışlıkları yansıtan din söylemleri bütün radikalliği ve marjinalliğiyle bu topraklara transfer edildi. Tercüme eserler yoluyla gerçekleşen bu transferler neticesinde din adına sayısız dramlar ve trajediler de yaşandı. Dâru’l-harpler, tekfirler, cumasızlıklar hep o yıllarda tartışıldı. Müslümanlığın kıvamını Atatürk, Anıtkabir ve laik rejimle didişerek ifade etme deneyimleri de yine o yıllarda yaşandı.

Hiç kuşku yok ki bu satırların yazarının da bizzat içinden geçtiği ve tecrübe ettiği bir süreç olarak, bu topraklarda yaşayan onca Müslüman anılan yıllarda Seyyid Kutub, Hasan el-Bennâ, Ali Şeriatî gibi isimlerin kitapları sayesinde başta tevhid ve şirk olmak üzere birçok temel konu hakkında çok şey öğrendi. Ancak bu dönemdeki öğrenme kalpten/gönülden çok zihinde/fikirde makes buldu; dahası, İslam adına çok şey öğrenildi öğrenilmesine fakat bu öğrenme çok kere lafı kalabalıklaştırma, tartışma, kamplaşma, zıtlaşma ve marjinallikler yaratma gibi menfi sonuçlar verdi. Yine o dönemde İslam hakkında çok okunması ve çok konuşulması Müslümanlığı bütün bir hayat boyunca doğal bir hâl olarak yaşama arzusundan çok, rejimi İslamlaştırma ya da eskinin tabiriyle İslam devleti kurma idealine matuf idi. Bu durum İslam’ın temsilden çok tebliğ edilmesi gereken bir din olarak algılanması ve tanımlanması gibi bir sonuca da müncer oldu.

Öte yandan İran’daki devrim Türkiye’deki siyasal İslamcılığın devletle ilgili zengin tahayyüllerini tahrik etti. O kadar ki bazı çevreler Şiî-İmâmî gelenekteki imam, imamet, velayet-i fakih, mut’a nikâhı gibi birçok kavram ve uygulamaya bu topraklarda birebir karşılık bulma yoluna bile gitti. Hâsılı, söz konusu yıllarda başka diyarlara ait hikâyeler ümmet ve ümmetçilik kavramlarının ılık ikliminde bizim hikâyelerimiz gibi anlatılmaya çalışıldı. Sonuçta arabesk şarkılardaki karamsarlık ve isyan dolu içeriği kendine hamledip durduk yere kendi hesabına sanal acı ve keder üretmekten zevk alan 80’li yılların varoş kökenli Türkiye gençleri gibi, aynı yıllarda siyasal İslamcılar da kendi sıkıntıları ve sorunları yetmiyormuş gibi başka coğrafyaların sıkıntılı ve sorunlu İslam yorumlarını kendilerine uyarlamayı yeğlediler. Ne var ki anlattıkları radikal İslam hikâyeleri kendi hikâyeleri değildi; bu yüzden zaman içerisinde radikallikten hem yoruldular, hem sıkıldılar.

Radikal İslamcı kanatta “modern câhilî rejim”i bertaraf edip yerine İslam nizamını tesis yolundaki tahayyüllerin gerçekleşmesi uğrunda bir arpa boyu yol alınamaması, bu arada İslamcılığın içeriden mücadele yöntemini benimseyen “millî” kanadının 28 Şubat’ta tam bir hezimete uğraması, İslam adına duyarlılık izhar eden çevrelerin hemen bütününde kelimenin tam anlamıyla dibe vurmuşluk duygusu yarattı. Derken, AK Parti iktidarıyla birlikte Türkiye’de yeni bir dönem başladı. Bu dönemde siyasal İslamcılık 28 Şubat tecrübesinden dersini almış göründü ve rejimle didişmek yerine hem Müslüman duyarlılığını kaybetmemek hem de rejimin zinde ve etkin güçleriyle iyi geçinmek gibi bir yolu tercih etti.

Yaklaşık 10 yıla baliğ olan AK Parti döneminde laikçi çevrelerdeki birçok direnç noktasının belli ölçüde azaldığı kuşkusuz, ama bu süreçte ahde vefalılık, kanaatkârlık, diğerkâmlık gibi Müslümanca duyarlılıklarda gözle görülür bir azalmanın vuku bulduğu da şüphesiz. Daha açıkçası, son on yıllık dönemde Türkiye maddi düzeyde Müslümanlar lehine değişme/dönüşme görüntüsü vermesine karşın manevi ve deruni düzeydeki değişim/dönüşüm İslam ve Müslümanların aleyhinde seyretmektedir. Evet, artık devletin önemli kademelerinde İmam-Hatip kökenli bürokratlara çokça rastlamak âdetten sayılmakta; ancak bu durum daha çok Müslümanlaşmadan ziyade belki daha çok muhafazakârlaşma anlamı taşımaktadır. Çünkü Türkiye’de iktidarın ve iktidara ortak olmanın gerekli ve kaçınılmaz kıldığı temel hususiyetlerden biri muhafızlık ve muhafazakârlıktır. Bunun dinî alan üzerindeki büyük yansıması, İslam’ın birey ve toplum düzeyindeki özsel dönüşüm taleplerinin ertelenmesi ve/veya bu tür taleplerden sarf-ı nazar edilmesi, dolayısıyla dinî alanda geleneksel, kültürel ve folklorik olanla yetinilmesi ve mevcut olanın muhafaza edilmesidir. Son yılların Türkiye’sinde vuku bulan da büyük ölçüde bundan ibaret, denebilir.

Görünen o ki Müslümanlar bir yandan siyasi imkânlar marifetiyle ülkedeki laikçi direnç odaklarını kırmaya çalışırken, farkında olarak ya da olmayarak kendi iç dünyalarında da kırılmalar yaşamakta ve sonuçta değiştirip dönüştüreyim derken kendileri değişip dönüşmekteler. En genel çerçevede liberalleşme denebilecek bir tarzda gerçekleşen bu dönüşümde, iktidarın sağladığı imkânların cazibesi önemli rol oynamakta, bu imkânları elde etmek ve elde tutmak mevcut yapının temel unsurlarını korumayı icap etmekte, hatta o yapının bir elemanı/enstrümanı olmayı gerektirmektedir. Bu noktada İslam’ın topyekûn bir manevi devrim yaratması ve devrimci yönünün hayata taşınması pek mümkün görünmemektedir.

Son dönemde ve günümüzde din yükselen bir değer olarak görünmesine rağmen dinîliğin hemen tamamıyla geleneksel ve kültürel bir içerik kazanması, parlamenter demokrasi üzerinden tesis edilen görece iktidarın statükoyu en azından kısmî ölçekte muhafazayı gerektirmesine, bunun da dinî alanda muhafazakârlığı beslemesine bağlanabilir. Bilhassa televizyon kanallarındaki dinî içerikli programlara bakıldığında, büyük ölçüde ritüel ağırlıklı bir dindarlığın empoze edildiğine ve aynı zamanda folklorik dinin olmazsa olmazları arasında yer alan menkıbe, mucize, kıssa, fiten edebiyatı ve incir çekirdeğini doldurmayan meselelerle ilgili fetva taleplerine müteallik konular üzerinde durulduğuna tanık olunur. Bu durum AK Parti dönemine atfedilen muhafazakârlaşmanın büyük ölçüde folklorik ve ritüelistik halk dindarlığının teşvik edilmesi ve rağbet görmesi gerçeğinden ibaret olduğu şeklinde de değerlendirilebilir.

Diğer taraftan, ülkedeki siyasal iktidarla İslam arasında kurulan pozitif ilişkinin dinî alanda tuhaf bir rehavet ve gevşeme hâli yarattığı da söylenebilir. Bize göre bu gevşeklik daha ziyade eskinin siyasal İslamcılarına arız olmaktadır. Zira öteden beri siyasal İslamcılığın İslam’la ilişkisi varoluşsal ve özsel olmaktan çok ideolojik düzlemde iktidarla koşullu ve suri nitelikli olduğu için, bugün kıyısından köşesinden maddi iktidara tutunmuş ve iktidarda bulunmuş olmak ister istemez rehavet ve gevşemeye yol açmakta, en nihayet geçmişteki radikallikler şimdilerde farklı tonlarda liberalliklere evrilmiş olmaktadır. Ayrıca bugün çokça tanık olunan manzaralardan biri, siyasal iktidarın yarattığı imkânlardan daha fazla yararlanma çabası şeklinde kendini göstermekte ve bu yöndeki çabalar kimi zaman Enfal suresinin ilk ayetlerinin nazil olduğu dönemdeki ganimet (enfal) kavgasını akla getirmektedir.

Kimilerince mücahitliğin müteahhitliğe evrilmesi diye ifade edilen bu süreçte, hâli vakti yerinden olan Müslüman zümrelerin erkek kesiminde liberalliğin, kadın kesiminde ise feministliğin gitgide yaygınlık kazandığı gözlemlenmektedir. Ayrıca geçmişte fakirlikle boğuşan Müslümanların şimdilerde zenginleşmesinin dinî yorum alanında da ilginç değişimlere vesile olduğu görülmektedir. Mesela, bundan 15-20 yıl önce teaddüd-i zevcât (çok karılılık) konusuyla ilişkilendirilen naslar Müslümanlar tarafından genellikle savunmacı (apolojik) bir yaklaşımla İslam’ın istisnai hallerde Müslüman erkeklere tanıdığı bir ruhsat olarak tevil edilirken, bugün aynı naslardaki muhteva erkek açısından fıtratın icabı olarak değerlendirilmektedir. Siyasal konjonktürün kendilerine geniş imkân ve hareket alanları bahşettiği entelektüel ilgilere sahip Müslüman kadınlar ise her geçen gün toplumsal cinsiyet meselesi ekseninde daha fazla rol üstlenme talebinde bulunmakta ve bu yöndeki taleplerini daraltıcı nitelikteki nasları modern durumun icapları doğrultusunda yorumlamanın/yorumlatmanın yollarını aramakla meşgul olmaktadırlar.

İlginçtir, bütün bunlar olup biterken dinî alandaki hâkim söylem geleneksellik/muhafazakârlık yönünde kurgulanmakta, geleneksel yapıyı kritik etmeyi amaçlayan hemen bütün söylemler modernist, tarihselci, oryantalistik gibi fikrî nesep tayinleriyle derhal mahkûm edilmektedir. Sözgelimi içinde bulunduğumuz zaman diliminde merhum Fazlur Rahman’ın görüşlerine müspet atıflarda bulunmak, çok kere tek başına ve kimsesiz kalmak gibi garip bir sonuç vermektedir. Buna mukabil geniş ölçekli ilgi-itibar görmek ve birçok kimsenin kimsesi arasında yer almak için sözgelimi Mustafa Sabri Efendi, Zahid el-Kevserî gibi isimlerin hatıralarını yâd etmek ya da şu veya bu şekilde bir Osmanlı güzellemesi yapmak kâfi gelmektedir. Kısaca, bugün din adına geleneği ihya etmek ve “gelenekte ne varsa hepsi yerli yerindedir” demek çok kıymetli ve isabetli görülmektedir. Ancak ne tuhaftır ki sırtlarını geleneğe yaslayan ve hemen bütün sermayeleri modernlik eleştirisinden ibaret olan çevreler pratik hayatlarında modernlik ve modernitenin tüm nimetlerinden faydalanmakta ve fakat bu durum onların “gelenek muhafızlığı” unvanına hiçbir halel getirmemektedir. Buna mukabil geleneğe eleştirel gözle bakan, modernliği de fiili bir durum olarak algılayan ve değer atfetmediği modern durum içinde Müslüman olarak kalmanın hâl çaresini arayan çevreler, modernistlikle suçlanmalarına rağmen pratik hayatlarında daha az dünyevi, daha çok uhrevi yahut modernliği az, gelenekselliği çok olan bir hayat sürmekteler.

Gelinen bu noktada, geleneksel ve kültürel İslam’ın her geçen gün revaç bulması “din kitlelerin afyonudur” sözünü akla getirmekte ve mevcut durum bu sözü belli ölçüde haklı çıkarmaktadır. Ayrıca dinde ritüel ve şekil boyutunun daha çok önemsenir hale gelmesi, manevi-derunî boyutuyla ilgili ihmaller ve ihlallerin kamufle edilmesi gibi bir işlev de görmektedir. Keza son yılların Türkiye’sine damgasını vuran ve iç bünyede Sünnî İslam’ın en dar yorumuna sahip çıkılmasına mukabil dış veçhede dinler-arası diyalog gibi son derece riskli projeleri hayata geçirme yönündeki çabalar da sonuçta genetik şifresiyle oynanmış bir Müslümanlık ihdas etmeye müncer görünmektedir.
Sonuç olarak, günümüz Türkiye Müslümanlığındaki umumi hava ve manzara, “yes’elûneke ani’l-enfâl” (Ey Peygamber! Sana ganimet konusunda rahatsızlıklarını dile getirenler var.) diye başlayan Enfal suresinin ilk ayetlerinin nazil olduğu tarihsel vasatta yaşananlar ile Müslümanların Huneyn savaşında kalabalık olmakla övünme hallerini anımsatan bir rehavet, kibir ve şımarma hâlini akla getirmektedir. Mevcut durum, yokluk ve darlıkla sınanmanın Müslümanlar açısından varlık ve bollukla sınanmaktan sanki daha hayırlı olduğunu söylemeyi gerektirmekte, dolayısıyla insanoğlunun en çetin sınavının, “Rabbim! Bana ve ana-babama lütfettiğin onca nimetin şükrünü hakkıyla ifa etmeye ve her zaman seni razı edecek işler yapmaya muvaffak kıl beni!” (Neml 27/19) diye niyaz ederek varlık ve zenginlikle imtihandan yüzünün akıyla çıkmayı başaran Hz. Süleyman’ın sınavı olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir.

Konuyu sonlandırırken İlhami Güler’in sıkı bir muhafazakârlık eleştirisini içeren “Türk Muhafazakârlarının Amerika Muhibliğinin Kültürel-Ahlâki Soykütüğü” başlıklı makalesinden iki çarpıcı pasajı aktarmakta fayda görüyoruz: “Dinî bağlamda muhafazakârlık, kasdî ve kalbî (şuurlu) bir fiil olan imanın, ölü ve hafızaya kodlanmış akidelere (Amentü), niyete dayanan salih amelin (ahlâk ve ibadet) alışkanlığa, itiyada dönüşmesidir. Her iki durumda da duygu ve düşünce canlı olmadığı için, doğruluk-yanlışlık kaygısı kaybolmuştur. Yapılan her şey kendiliğinden doğrudur. Sonuç olarak dinî bağlamda muhafazakârlık, tarihten, atalardan devralınan dinselliğin sabitlenerek (dogmatizm) mevcut durumla uyumlu olarak pragmatik saiklerle sürdürülmesidir. Muhafazakârlık, tevekkülün Allah'tan devlete, tarihe ve geleneğe kaymasıdır. Aynı zamanda genel olarak vurgu ve önemsemenin ahlâktan ibadete/ritüele kayması da muhafazakârlığın göstergesidir: Tanrı’a ibadetler yoluyla yaltaklanarak, daha zor olan kullarına karşı sorumluluktan  kaçış. Bu hâlet-i ruhiye genel olarak, yükte hafif pahada ağır olanı çalmaya yönelik bir tür Tanrı'yı kandırma girişimidir. Spinoza'nın dediği gibi, kitleler Tanrı’yı kandırma peşindedir.

Politik bir ideolojik tutum olarak muhafazakârlık, emr-i bi-l-ma'ruf ve nehy-i ani-l-munker, yani sürekli ahlâkî olanı desteklemek ve kötülüğü kösteklemek ve takvanın karşıtı olarak, konformist bir kayıtsızlıkla status quo anteye (devam edegelen mevcut duruma) kendini eklemlemektir. Mevcut düzen/nizam tarafından dinin asli değerlerinin dışta tutularak soğrulmasıdır. Tabir caiz ise, ata binmiş gelin kızın giderken ağlamasıdır. Sekülerleşen dünyada aktif bir karşı aksiyon olmaktan ziyade bir tür içerlemedir. Din, varoluşsal bir iman, sorumluluk, şükran tecrübesi iken; muhafazakârlık, kaide, kurum, ezber ve borç mantığıdır. Din, günaha ve baskılara karşı direniş; muhafazakârlık ise, bunlara boyun eğme ve katlanma anlamında sabırdır. Din (iman-ahlâk), güneşin aydınlığında yürümek iken; muhafazakârlık, körün rehberliğinde yürümek, gece karanlığında ateş böceğiyle veya gece feneriyle yol bulmaktır. Panteizm, nasıl ki ateizmin veya materyalizmin dinsel bir dil ile tersinden ifadelendirilmesi ise muhafazakârlık da, dinsizliğin (iman ve salih amelsizliğin) din (yani hafıza olarak itikat ve alışkanlık ve borç ödeme olarak ibadet) şeklinde tezahürüdür. Din, insanın saygı ve huşu ile kendini Tanrı huzurunda hissetmesi ve O'nunla daimi bir ahlâkî misillemeler beraberliği yani maiyyet ve insanlara karşı derin ve daimî bir merhamet ve ahlâkî sorumluluk iken; muhafazakârlık, paketlenmiş, kurumlanmış, kurallaşmış part-time ezberlenmiş-alışılmış davranışlar setidir. Din, Allah'ın kendisi ile bir dostluk (velâyet) ve ahitleşme/misak ilişkisi iken; muhafazakârlık, O'nun totaliter olarak çizilmiş bir "düşünce resmine" körü körüne boyun eğmektir. Dinsel fanatizm, gaddarlık, bağnazlık, şiddet buradan doğar. Dindarlık, şuurun aktif ve gayeli olarak olaylara ve ilişkilere odaklanması, onların kavranması ve sonuca bağlanması iken; muhafazakârlık, otomatik kontrolsüz bir duygusal-algısal mekanizmanın işbaşında olduğu dinsel hareketliliktir. Muhafazakârlık, nomalite ve moralitenin olmadığı bir formalitedir. Esasında sıradan insanın nefs-i emmâresini tatmin ederken, Tanrı'yı da unutmama çabasıdır. Dünyada kaybetmeden, meşakkate girmeden ahireti de garantileme pragmatizmidir: burada da yaşayalım, orada da yaşayalım. Bura da bizim, ora da bizim. Hem Tanrı’ya ibadet edelim hem de Mammon’a.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=457

Ramazan’a Mukaddime: Türkiye’de Dinî Hayatın Manzara-i Umûmiyesi

Türkiye coğrafyası kadim zamanlardan beri muhtelif medeniyetlere beşik olmuş bir coğrafyada yer aldığı için dinî inanç ve yaşantı kültürü bakımından çok renklive desenli bir görünüme sahiptir. Bu yüzden Türkiye’deki dinî hayata dair yazı yazmak epey meşakkatli bir iştir. Dahası, Sünnî İslam’ın dahi çok sayıda modern yorumunun mevcut olduğu ve hemen her yorumun azımsanamayacak sayıda taraftar bulduğu bir ülkedeki dinî hayatın tüm karelerini çok kısa bir makale dâhilinde resmetmek muhaldir. Hâliyle Türkiye’deki dinî hayatı coğrafî yerleşim ve insan temelinde nesnellik oranı görece yüksek kaba tasniflerlebetimlemeye çalışmak en makul yol gibi gözükmektedir.

Türkiye’deki dinî hayat teorik düzeyde İslam ortak paydasında birleşmekle birlikte pratik açıdan çeşitlilik arz eder. Öyle ki ülke sathında dinî inanç ve pratiklere hayatın her alanını kuşatacak ölçüde bağlılık gösteren samimi-ateşli dindarların yanı sıra dinî yaşantının cemaat ve tarikat gibi müesses yapılar içinde kıvam bulduğuna inanan grupçu dindarlara, itikadi problemleri bulunmadığı halde dinî vecibeleri eda hususunda zaaf gösteren alaca dindarlara, dinî ilgisi kolektif dindarlığın yoğunlaşmasına vesile olan Ramazan ayı, bayramlar, mübarek geceler ile mevlit ve cenaze törenlerinde kayda değer artış gösteren mevsimlik dindarlara, dinî yaşantısını fiilî duruma göre düzenleyen idare-i maslahatçı dindarlara, dine karşı tamamen ilgisiz ve kayıtsız kalan insanlara, dinî yaşantıyı ilâhî davete iman ve teslimiyetle bir mukabele olmaktan çıkartıp dünyevî mübadeleye tâbi kılan gösterişçi dindarlara rastlamak mümkündür. Dinî hayatın tezahürlerini daha genel düzeyde kategorize etmek de mümkündür. Şöyle ki Türkiye’nin kırsal kesimlerindeki insanlar ile gelir ve eğitim düzeyi alt ve orta seviyedeki şehir sakinlerinin dinî hayatları, geleneksel halk dindarlığı olarak tanımlanabilir. Teolojik konulara ilgisizlik, şekilcilik, taklitçilik geleneksel halk dindarlığının mümeyyiz vasıfları arasında zikredilebilir. Folklorik kültür içinde kökleşmiş ve kalıplaşmış unsurların hâkim olduğu bu dindarlık türünde, Kur’an ve sünnetle belirlenen hususlardan ziyade İslam ulemasının ürettiği bilgiler, tasavvufî motifler ve bir kısmı halkın kadim kültürüne kadar uzanan, diğer bir kısmı da komşu kültürlerden tedarik edilen ve fakat zaman içinde dinî-İslâmî bir renge bürünen muhtelif inançların tezahürü olarak, sözgelişi, bir şişe sirkeyle Oruç Baba’yı ziyaret etmek gibi akla ziyanritüeller de önemli bir yer tutar. Bununla birlikte, geleneksel halk dindarlığı içinde Sünnî ulema tarafından hurafe ve bâtıl itikat olarak tanımlanan unsurları mümkün mertebe elekten geçirmeye çalışan bir dinî düşünce ve hayat tarzı da mevcuttur.

Türkiye’de gözlemlenen bir diğer dindarlık türü de dinin Tanrı ile kul arasındaki manevî bir bağ olduğu iddiasından hareketle, İslâmî öğretilerin ahirete müteallik işlere hasredilip umur-u dünyaya müteallik tanzimin akıl ve bilime tevdi edilmesi gerektiği fikrini savunan laik ve/veya laikçi dindarlıktır. Konjonktürel durum uyarınca geleneksel dindarlık ile laik dindarlık arasında gidip gelen kategori isetranzisyonel dindarlık olarak tanımlanabilir. İlerlemeci görüşle birlikte işlev kazanan ve farklı toplumların kaderini birbirine bağlayan modernleşme sürecine bağlı olarak Türkiye’deki geleneksel normların büyük ölçüde değişmeye yüz tuttuğu görülmekle birlikte, dindarlığın bilhassa aile, ailevî ilişkiler ve eğitim gibi alanlarda hâlen etkili bir faktör olduğu rahatlıkla söylenebilir. Buna karşılık dindarlığın siyaset, ekonomi ve ticaret gibi alanlarda aynı ölçüde belirleyici olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Çoğunlukla müspet bir değer atfedilen zenginliğin elde edilmesinde sadece çalışmanın yeterli olmadığı, Allah’ın onu nasip etmesi gerektiği düşüncesi genel kabul görse de ekonomik ilişkilerde dindarlığın gerekli kıldığı davranış kodları etkin değildir. Bu yüzdendir ki dindar insanın ticari hayatta dindar olmayana göre daha dürüst ve güvenilir olduğu fikri günümüz toplumunda pek fazla taraftar bulmamaktadır.

Köyden kente dinî hayat

Dinin ekonomik ahlak alanında belirleyici unsur olmaktan çıkması bir yönüyle toplumda fıkıhçı ya da davranış düzeyinde takvadan ziyade fetvaya itibar edilmesini gerektiren ilmihal dindarlığının egemen olmasıyla, diğer yönüyle de Türkiye’nin modernleşme tarihinde ortaya konulan laiklik programıyla çok yakından irtibatlı bir olgudur. Zira Cumhuriyet’in ilk yıllarında dinîlik ve İslâmîliğin merkezî otoritenin dışına itilmesiyle başlayan süreçte, en azından halk arasında yaşadığı şekliyle İslam’ın kamusal alandaki tezahürlerinin bertaraf edilmesi amaçlanmıştır. Dinîliğin bu alandaki görünümlerini ortadan kaldırmaya yönelik bir dizi modern yaptırım talebinin daha çok seküler bir yaşam tarzını hedeflediğinde şüphe yoktur. Bunun içindir ki, laikleşmenin dinî kurum ve kuralların toplumdaki diğer etkinlik alanlarından izole edildiği bir sosyolojik süreç biçiminde algılanmasına paralel olarak İslam’ın özellikle eğitim, ekonomi ve siyasal alandan tecrit edilmesi ve sadece bireyin vicdanıyla sınırlı bir manevî tecrübe olarak görülmesi için hayli çaba sarf edilmiştir.

Bu bağlamda laik ve pozitivist değerler toplumsal ve kamusal alanda dinî değerlerin yerine ikame edilerek dinden doğan boşluğun doldurulmasına çalışılmıştır. Ne var ki Cumhuriyet’in kurucu elitine ait bu politika, Ömer Çaha’nın ifadesiyle, tarihsel olarak çok derin damarlardan beslenen dinsel ve kültürel kodları çözüp eritmede çok başarılı olamamıştır. Aynı kurucu elit, kamusal hayattaki geleneksel değer ve sembollerin kendi doğal evrimi içinde değişmesine müsaade etmeyince, toplumsal bilinçte seküler normlara karşı bir reaksiyon oluşmuştur. Başka bir deyişle, toplum seküler normları kolayca özümseyememiş ve bu durum ahlâkî değerler noktasında toplumsal bir aşınmaya yol açmıştır.

Türkiye’nin kırsal kesimlerimdeki dinî hayat, kentlerle mukayese edildiğinde geleneksel formuyla hâlen oldukça canlı ve güçlüdür. Diğer bir deyişle, kırsal kesimlerde dinin gelenekçi ve muhafazakâr yönünü temsil eden halk dindarlığı hâkimdir. Dindarlığın bu biçiminde tasavvuf ve tarikat etkilerinin yanısıra çeşitli hurafeler, folklorik inançlar, ziyaret ve adak ritüelleri çok önemli bir yer tutmaktadır. Diğer yandan, köy toplumlarının dinî yaşayışlarında cemaat yapısı ağır basmakta ve bu küçük dünya içinde birey, birçok toplumsal tutum ve davranışında olduğu gibi, dinî yaşayışında da cemaatin etki alanının dışına çıkamamaktadır. Bununla birlikte, şehirleşmenin bir sonucu olarak, toplumun dinî yaşayış üzerindeki denetim gücünün azalması ve yaşamın giderek bireyselleşmesi açık köy toplumlarında da belli ölçüde görülmektedir.

Şehirlere gelince, bilindiği gibi modern şehir hayatı, başta dünyevileşme olmak üzere ilişkilerin kurumsallaşması, akrabalık ve komşuluk bağlarının alabildiğine zayıflaması, toplumsal çatışmaların artması ve kitle iletişim araçlarının gitgide daha fazla önem kazanması gibi olguları ihtiva eder. Yine bu hayata özgü rasyonel planlama ve örgütlenme, toplumsal ilişkilerin bürokratik kurumlar üzerinden yürütülmesi, yaygın eğitim ve öğretim faaliyetleri ile kitle iletişim araçlarının kültürel yapıyı yönlendirmesi gibi faktörler, kişilerin bilinç ve algı kalıplarında değişime yol açar. Buna bağlı olarak geleneksel dinî değer ve kavramlar rasyonelleşme, çözülme ve hatta erime yönünde değişime uğrar. Nitekim dinî yaşayıştaki yoğunluk, toplumsal yapının üst tabakasında görece düşük olup orta ve aşağı tabakalar ile bilhassa şehir hayatıyla henüz tam olarak bütünleşememiş gecekondu muhitlerine doğru gidildikçe artış gösterir. Gecekondu, Şerif Mardin’e göre karton yerleşimler değil, geldikleri yerin fakirliğiyle mukayese edildiğinde, bir tür “yukarı hareketlilik” olarak tanımlanabilecek toplulukların yerleşimidir. Kırsaldan büyük şehirlerin kenar semtlerine göç edenler, dinin merkezî bir yer işgal ettiği özgün yerleşimlerini yeniden oluşturdular. Günlük yaşamdaki İslâmî ritmin şehir merkezlerindekinden daha canlı olduğu bu bölgelerdeki dinî yaşantıyı, Anadolu’daki geleneksel ve mutedil İslam’ın şehre başarılı bir transferi olarak görmek mümkündür. Bu noktada, gecekondu semtlerinde yaşayan insanların şehirde kalış süresine bağlı olarak yaşadıkları göreli yoksunluk duyguları ile siyasi yöneliş ve tutumları arasında kurulan ilişkilerin din-siyaset ekseninde manidar karşılıklarından da söz edilebilir.

Cemaat ve tarikatlar

Şehirlerdeki dinî hayat kapsamında cemaat ve tarikat dindarlığından da söz etmek gerekir. Kuşkusuz din, bireysel olduğu kadar bireyi aşan cemaat ya da grup teşkil edici bir özelliğe de sahiptir. Sekülerizasyon sürecinde dinî inanç ve pratiğin büyük ölçüde kaybolacağı ve/veya bireyselleşeceği yönündeki modernist öngörüye rağmen toplumun şehirleşme ve modernleşme pratiğinde müesses dinî yapılar ve grupların hâlen çok etkili olduğu kuşkusuzdur. Dinî gruplar, cemaatler ve tarikatlar hitap ettikleri toplumsal tabakalara göre birbirlerinden farklılaşır. Sözgelimi Nakşibendilik alt gelir gruplarını harekete geçirici yeni örgütlenme modelleri geliştirmek suretiyle güç ve yaygınlık kazanmıştır. Nakşiliğin yaygınlaşmasında toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasal faaliyetlere yönelme eğilimi önemli bir rol oynamıştır. Bunun yanında, modern hayatın yeni değer ve dinamikleri karşısında klasik üslup ve tarzını bir kenara bırakıp toplumsal boyutta eğitimden ekonomiye kadar yeni işlevler üstlenen Nakşî cemaatlerin, şehirleşme sürecinde geleneksel bağların çözülmesine ve bireyselliğin yaygınlaşmasına yol açan değişim ortamında, yalnızlık ve yabancılık hisseden bireylerin iç huzuru, umut, güven ve dayanışma taleplerine cevap verme kabiliyetiyle de yaygınlık kazandığı söylenebilir.

Sosyolojik analizlere göre şehir hayatında aile ve diğer küçük gruplar arasındaki samimi ve sıcak bağların kopmaya yüz tutması, gündelik hayatın çok hızlı ve dakik bir şekilde akıp gitmesi, insanın birçok menfaat birliği karşısında bocalaması gibi faktörlerin ürettiği yalnızlık ve bireycilik gibi tecrübeler, insanları ister istemez bir cemaate aidiyet duygusunu tatmine yönlendirmiştir. C. Çelik’in tespitiyle muhtelif dinî cemaatler, modernleşme süreçlerinin başarısızlığı ve bazı alanlarda da aşırılığı nedeniyle sistem dışı kalanların yönelim ve gereksinimlerini karşılayan cazip adresler hâline gelmiştir. Bu çerçevede tarikatlar, müntesiplerinin sosyo-kültürel kimlikleriyle bütünleşme potansiyeli içeren mistik kültürel kodları sayesinde değişime ve yabancı kültür değerlerine karşı direnç üretebilmektedir. Dolayısıyla şehir vasatında tarikat veya cemaate intisap etmek bir bakıma kimliği onarma ve koruma ihtiyacını karşılama mesabesindedir.

Cemaatler ve tarikatlar temelde oligarşik bir yapıya sahip olmakla birlikte, dinî inanç ve pratikler açısından bazı ton farklılıkları içerir. Mesela, kimi tarikat-cemaat çevrelerinde kusursuz bir dogmatik dindarlık hâkimdir. Gündelik hayatın manevî surlarla çevrilmiş bir getto içinde devam ettiği bu çevrelerde hemen her mesele doğru-yanlış, sevap-günah ya da caiz-gayri caiz biçiminde zıt kutuplu olarak izah edilir. Buna karşılık bazı cemaatler modernleşme, sosyalleşme ve eğitim düzeyindeki gelişme gibi faktörlere bağlı olarak muhafazakâr bir çizgiyi temsil eder. Muhafazakâr dindarlıkta gelişim ve değişime teorik planda karşı olunmamakla birlikte, “yeni”ye karşı her zaman mesafeli durulur ve bilhassa geleneksel bidat anlayışından ötürü dinî alanda yeni fikirlere ciddi rezerv konulur.
Bu mesele bir yana, hâl-i hazırdaki Türk/Türkiye muhafazakârlığı, maddi ve modern reflekslerle donamış şimdi üzerinde hâkimiyet sürebilme isteği şeklinde kendini ifade etmektedir. Muhafazakârlar Kemalizm ve resmi ideoloji karşısında tepkilerini ortaya koyarlarken kendi kapalı dünyalarını, tek yanlılıklarını hakkıyla sorgulayabildiklerini söylemek de pek mümkün değildir. Kısa yoldan bütün günahlar Türk modernleşmesinin sakat ve çarpık gelişimine yüklenmiştir. Türk muhafazakârları artık mağdur ve muhalif kimliklerinden sıyrılıp modern dünyanın bilindik sıradan tepkilerini verir hale gelmiştir. Temelde tasavvufî damarlardan beslenmesine karşın pratikte tarikatlardan farklı bir örgütlenme, disiplin ve eğitim modeli sunan ve bilhassa kendilerini Türk-İslam sentezinin devlet severliğinde ifade etmeye çalışan bazı cemaatleri dinî muhafazakârlık kapsamında değerlendirmek mümkündür. Üyeleri arasında güçlü bağlar kurmak üzere öğrenci evleri ve yurtları gibi sivil yaşama alanları oluşturan bu cemaatler özellikle devlet bünyesindeki müesseseleri kullanarak kendilerine yeni kamusal alanlar açmaya çalışmakta ve fakat kimi zaman da, 17 Aralık tecrübesinde görüldüğü üzere, bilindik cemaat kalıplarının dışına çıkarak devlete tasallut etme düzeyinde arsızlaşmaktadır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Kaynak: http://haber.star.com.tr/acikgorus/ramazana-mukaddime-turkiyede-din-ee-hayatin-manzarai-um-fbmiyesi/haber-899154