Açık Görüş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Açık Görüş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İslamcılık vadisinde Fazlur Rahman

Sözün başında belirtmek isterim ki İslamcılık vadisinde merhum Fazlur Rahman hakkında konuşmak zor, olumlu konuşmak ise çok daha zordur. Çünkü Fazlur Rahman bugün bu topraklarda ‘zimmî’ muamelesine tabi tutulan bir figürdür; hâliyle onun ismine olumsuz sıfat eklemeden konuşmak çok kere modernistlik, tarihselcilik, hatta zındıklık gibi sıfatlarla yaftalanıp dışlanmak gibi bedeller ödemeye müncer olur. Haddizatında İslamcılık tartışmaları bağlamında Fazlur Rahman’dan konuşmak, doğru ismi yanlış adreste aramak gibi bir duruma işaret eder. Kanımca Türkiye’ye özgü İslamcılık tecrübesinde Fazlur Rahman’ın zikre değer bir yeri yoktur. Zira bugün tartışılan şekliyle İslamcılığın temel içermesi, 1950-1960’lı yılların Türkiye’sinde milliyetçi, mukaddesatçı, devletçi ve aynı zamanda Anadolucu bir fikrî kökenle irtibatı bulunan, fakat zaman içerisinde saf ve rafine bir din/İslam arayışına koyulan, 1960 darbesini müteakip Mevdudi, Seyyid Kutub gibi yazarların Türkçeye çevrilen kitaplarıyla tanışan ve farklı İslam coğrafyalarında neler olup bittiğinden haberdar olma imkânına kavuşan çevrelerin sekteryanlıkla mümeyyiz dinî düşünce tarzına karşılık gelir.

Vaiz ve Cemaat vesayetine de hayır!

Prof. Dr. Mustafa Öztürk/Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fak.
Fethullah Gülen isimli şahsın kırk yıl boyunca din, dinî değerler, kavramlar ve sembolleri tıpkı “afyon” gibi kullanmak suretiyle vücuda getirip hâli hazırda da bilfiil sevk ve idare ettiği organize çete ve şebekenin kendi ülkesine, milletine ve devletine büyük ihanetinin en azından kamuoyunda faş olmasının resmi tarihi olarak tescillendiği 17 Aralık operasyonunun üzerinden bir yıl kadar bir zaman geçti. Bu zaman zarfında mezbur şahıs ve risayetindeki şebekenin hususen halk nazarında krebilitesi tamamen sıfırlanmasa da sıfır noktasına yaklaştı. Nitekim 30 Mart ve 10 Ağustos tarihli seçim sonuçlarından, bu şebekenin kopardığı yaygara ve vaveylaya muadil bir toplumsal karşılığının bulunmadığı anlaşıldı. Öte yandan, 17 ve 25 Aralık ikliminde internete düşen beddua ve tel’in seansları söz konusu şahsın yıllar boyunca kendini “Kıtmir”, “Abd-i aciz”, “Fakir” gibi sıfatlarla anmasının haddi zatında azametli bir kibrin tevazu diye takdim edilmesinden başka bir şey olmadığınıda kanıtladı.

Taksim Gezi Parkı Olaylarının Aktörleri: Baronlar, Taşeronlar, Zevzekler ve Erketeciler

Baronlar. Taksim gezi parkı olaylarını topyekûn bir kalkışmaya dönüştürme yolunda hariçten ama derinden sevk ve idare edenlerdir. Bunların kimliklerini öğrenmek için İsrail’den gelen haberlere kulak kabartmak kâfidir. Keza Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkelerin tavır ve tutumları da baronlar zümresinin uluslararası bir koalisyona işaret ettiğine dair yeterli fikir verebilir. Bunların derdi, yeni Türkiye’nin biraz fazla olmasıdır.

Taşeronlar. Bunlar memleketteki büyük sermaye sahipleri ile faiz lobisidir. Daha açıkçası, bunlar, “Yerli otomobil projesi çöpe atılmalı” diyenler ve/veya “Ne sağcıyım ne solcu çapulcuyum çapulcu” diyenler ve/veya gezi parkını mesken tutan kalabalığa yiyecek dağıtımını finanse edenlerdir. Bunların derdi, AK Parti iktidarının özellikle ekonomik yönden kendilerini çok germesi ve aynı zamanda memleketin parasının faize değil, üçüncü köprü, Marmaray, bölünmüş yollar ve havalimanları gibi halka hizmet yatırımlarına harcanıyor olmasıdır.

Siyasi fırsatçılar

Zevzekler. Bunlar gezi parkı olaylarını siyasi fırsatçılığa dönüştürmek arzusuyla yanıp tutuşan ve her defasında biraz daha zevzekçe konuşan siyasi figürlerdir. Bunları derdi, diğer bütün sözde “Beyaz Türkler” ve şimdilerde Silivri’de ikamet edenler gibi, “Tayyip Erdoğan gitsin ve hükümet alaşağı edilsin; ama isterse memleket baştan sona yansın, çapul ve talana uğrasın; hatta isterse memleket hepten satılsın ve geriye bir çiftlik arazisi kadar yer kalsın, ama sadece bize kalsın” hayalinin bir türlü gerçekleşmiyor olmasıdır. On yıldan beridir memlekette olmadık krizler baş gösteriyor, ama her kriz sonunda Başbakan’ın elini biraz daha güçlendiriyor. Üstelik asker de eskisi gibi performans göstermiyor. Yargı desen, bu kurum da artık “incirin sapı üzümün çöpü” diyerekten parti kapatma alışkanlığını maalesef terk etmiş görünüyor. Ne yalan söyleyeyim, Başbakan’ın siyasi muhalifi olsaydım, böyle kadere ben de kahrederdim.

Erketeciler. Bunlar hem Taksim gezi parkında yatıp kalkanlar, hem yüzleri maskeli, başları baretli vaziyette peyda olup uluorta polise molotof kokteyli atan, milli serveti yakıp yıkanlar, hem de bu iki gruptan apayrı bir kültürel iklimde yetişmesine ve hatta İslami entelijansiyadan addedilmesine rağmen, Twitter’den "Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil. İşte Taksim'in ruhu"; “Taksim direnişi İstanbul'un tarihinde İstanbul'un yüzüsuyu hürmetine gerçekleşen ilk direniş!”, “Her devirde iktidarın nobranlığı karşısında beceriksiz muhalefetin çapsızlığını halkın vicdanı telafi eder!” diye tweet atanlardır. Oldukça heterojen bir görünüm arz eden erketeciler, Cüneyt Arkın filmlerinde kötü adamlar ya da mafya babalarının (Bilal İnci, Turgut Özatay, Hüseyin Peyda, Yıldırım Gencer) Cüneyt’ten sürekli dayak yiyen elemanlarına (Süheyl Eğriboz, İhsan Gedik, Kudret Karadağ, Yadigâr Ejder) benzer bir rol üstlenmiş görünüyor.

Genç erketeciler

Bunların derdine gelince, erketecilerin “gençler” diye anılan kesiminin en azından kısmî olarak cümbüş peşinde oldukları söylenebilir ve gezi parkındaki “Yasak ne ayol!” gibi pankartlar dikkate alındığında bu kesimin pozisyonu daha ziyade derbi maçlarında tanık olunan futbol fanatizmiyle de çok yakından irtibatlı olarak lümpenlik kategorisinde değerlendirilebilir. Molotofçu erketecilere gelince, bunlar her zaman olduğu gibi vatan hainliği rolünü icra ediyor. Tek tük göze çarpan ve sanatçı diye tanımlanan grup ise Tayyip Erdoğan ve onun temsil ettiği siyasi iktidarın bizatihi varlığına tahammül edemiyor. Gelgelelim, Yûnus’un "Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil” sözünden Taksim Gezi Parkı’na, oradan da iktidara giydirmeye çalışanlara, öyle görünüyor ki bu grubun iktidardan rahatsızlığı diğerlerinden çok farklı. Bunların derdi, AK Parti’nin tatbik mevkiine koyduğu din politikasının bir yandan katı fıkıhçı/fetvacı bir İslam anlayışının ve dolayısıyla “Had ve huduttan ötesini bilmeyen bir dindarlık”ın yaygınlık kazanması, diğer yandan koyu/katı muhafazakârlığın sesinin her geçen gün daha gür çıktığı ve bu durumun dindar çevrelerde bile kaygı yaratacak boyutlara vardığı algısına hizmet ediyor olmasıdır. Açıkça itiraf etmeliyim ki bu algı şahsen beni de kaygılandırıyor. Hatta bu kaygı zihnimde uzak geçmişin Bağdat’ında yaşanan Hanbelî/Berbehârî fitnesini çağrıştırıyor.

Akademiden sürülenler

Mamafih, 28 Şubat sürecinde Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde uğradığım mağduriyet yüzünden Çukurova Üniversitesi’nde soluğu almış olmama rağmen AK Parti iktidarı döneminde yüksek öğretim kurumunun oldukça etkili pozisyonlarından birine gelen bir meslektaşım tarafından, “28 Şubatçılık”la itham edilmek gadrine uğramış birisi olarak söylüyorum ki Taksim Gezi Parkı hadisesi pireye kızıp yorganı yakma hadisesi değildir. Zaman, AK Parti’nin iktidar döneminde şahit olduğumuz yanlışlıkların, nadanlıkların, nobranlıkların ve dahi gadre uğramışlıkların bu vesileyle hesabını görme ve/veya fırsat bu fırsat deyip, “Oh olsun, canıma değsin” deme zamanı değildir. Zaman, gezi parkındaki birkaç ağacın kesilmesine ve/veya sökülüp başka yere nakledilmesine karşı çıkmak adına halkın otobüslerini yakan, sokakları yangın yerine çeviren güruhların yanında saf tutup sözde direnişçilere arka çıkma zamanı hiç değildir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Kaynak: http://haber.star.com.tr/acikgorus/baronlar--taseronlar-zevzekler-ve-erketeciler/haber-762858

Sisi Darbesi ve el-Ezher’in Sicil Karnesi

3 Temmuz’da General Sisi tarafından Mısır’da darbe ilan edildi ve bu darbeyle Mursî yönetimine son verildi. Müteakiben, İslam dünyasının en eski dinî eğitim kurumu olan el-Ezher’in başındaki Şeyh Ahmed et-Tayyib’ten, “Darbe hiç fena olmadı” mealinde bir açıklama geldi. Bunun ardından Ezherli ulema darbeye karşı sesini yükseltti ve Şeyh et-Tayyib’in istifasını istedi. Bütün bu gelişmeler Türkiye’de -pek alışık olmadığımız bir şekilde- iç politika malzemesi gibi ele alınıp tartışıldı. Bu arada kimi dikkatler Şeyh et-Tayyib’in darbe yanlısı açıklamasına atıfla el-Ezher üzerinde yoğunlaştı. Şiî Fâtımîler tarafından kurulan ve ismi muhtemelen Hz. Fatıma’nın Zehra lakabından mülhem olan el-Ezher (çok parlak, çok güzel) bin küsur yıllık tarihî geçmişe sahip bir kurumdur. Bidayette Fâtımî halifesi Muiz-Lidînillah’ın emriyle, hicrî 359-361 (970-972) yılları arasında vezir Cevher Sıkıllî tarafından Kahire şehrinin Cuma camii olarak yaptırılan ve Fâtımîlerce Şiî-Batınî davet ideolojisine hizmet aracı olarak kullanılan bu kurum Eyyûbîler döneminde (1171-1272) eski prestijini kaybetmiş ve aynı zamanda Sünnîleştirilmiştir. Yaklaşık bir asır sonra Memlük Sultanı Zâhir I. Baybars zamanında yeniden prestij kazanan el-Ezher külliye haline getirilmiştir. Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Kahire’yi ele geçirmesiyle el-Ezher’de Osmanlı dönemi başlamıştır. Bu dönemde el-Ezher’e büyük ihtimam gösterilmiştir. Osmanlı idaresi el-Ezher’in ilmî rolüne müdahalede bulunmadığı gibi mali kaynaklarına da dokunmamıştır. Yine Osmanlı idaresi dinî ve ilmî işlerden sorumlu şeyhü’l-ezherlik makamını ihdas etmiş ve el-Ezher’e hürmetin bir göstergesi olarak şeyhin seçimini buradaki ulemaya bırakmıştır.

Ezher vatanseverliği

1798’de Napolyon’un Mısır’ı işgali sırasında el-Ezher vatanseverliğin kalesi olmuş ve 20 Ekim 1798 günü Kahire’de el-Ezher ulemasının önderliğinde işgalci güçlere karşı bir halk ayaklanması başlamıştır. el-Ezher bir asır sonra İngiliz işgaline karşı yürütülen direnişin de kalesi olmuş, 1916 ayaklanması el-Ezher camiinin minberinden halka yapılan çağrılarla başlamıştır. Diğer taraftan el-Ezher uleması özellikle Osmanlıların son dönemlerinde halk ile yöneticiler arasında köprü vazifesi görmüş, halkın taleplerini devlet makamlarına iletme hususunda tavassutta bulunmuştur. Kavalalı Mehmed Ali Paşa ile el-Ezher uleması arasındaki mücadele sürecinde el-Ezher’in siyasi ve ilmî alandaki nüfuzu zayıflamıştır. Son dönemde ise Muhammed Abduh ve talebesi Mustafa Merâğî el-Ezher’in ıslahı yönünde büyük çaba göstermişlerdir.

Mısır’da krallık rejimine son veren 1952 darbesinde çok etkin bir rol oynayan Cemal Abdünnâsır 60’lı yılların başında hız verdiği devletleştirme politikası çerçevesinde, eski ıslahatların yeterli olmadığı gerekçesiyle meclis başkanına el-Ezher’le ilgili özel bir kanun teklifi göndermiştir. 6 Temmuz 1961’de kabul edilen bu kanunda el-Ezher’e Arap asıllı bir tüzel kişilik atfedilmiş ve aynı zamanda kurumun deruhte edeceği milli görev belirlenmiştir. Yine bu kanunda Cumhurbaşkanı’nın kararıyla el-Ezher’den sorumlu bir bakan tayin edileceği ve el-Ezher şeyhinin dinî konularda en büyük otorite olduğu belirtilmiştir. Bu tarihten itibaren el-Ezher’in kurumsal kimliği Arap milliyetçiliği fikrini bayraklaştıran bir siyasi iradeye tabi kılınmış, buna paralel olarak da kurumun sicil karnesinde kırık notlar çoğalmaya başlamıştır. Nâsır döneminden bu yana el-Ezher’in tarihî asalet ve karizmasına mütenasip bir misyon üstlendiğinden söz etmek pek mümkün değildir. Bilakis o günden bugüne el-Ezher uleması dinî alanda skolastik fetvalar yayımlamaktan, toplumsal meselelerde inisiyatif alma hususunda ise balta sallayanın “ıh” diyeni olmaktan fazla bir iş yapmamıştır. En nihayet hâli hazırdaki Ezher şeyhi gerek Ortadoğu’daki ulvî(!) çıkarları adına Mursî’nin devrilmesini memnuniyetle karşılayan Batılı devletlerin, gerek Arap Baharının yarattığı atmosfer sebebiyle kendi saltanatlarının bekasından endişe duymaya başlayan, bu yüzden de Mısır’ın Lübnanlaşmasından hiç rahatsız olmayacakları anlaşılan Suud ve körfez ülkelerindeki monarkların, gerek kendi ülkesindeki Mübarekçi elitlerin ve gerekse bizim memleketteki Laikçi-Kemalist çevreler ile Geziciler’in takdirini kazanacak bir işe imza atarak hem Mısır’daki Müslüman halka ihanet etmiş, hem de el-Ezher’in sicil karnesine çok kırık bir not daha eklemiştir.

Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki Nâsır’ın dayatma kanun marifetiyle el-Ezher’e biçtiği rol ile Türkiye Cumhuriyeti’nde kurucu iradenin Diyanet işlerine biçtiği rol hemen hemen aynı mahiyettedir. Diyanet, Osmanlı devlet nizamında şeyhülislam tarafından temsil edilen Meşîhat makamının yerine ihdas ve ikame edilmiş bir kurum hüviyetindedir. Meşihat makamı dinî konularda fetva vermesi, devlet yönetimiyle ilgili temel ilke ve kanunların vaz’ında söz sahibi olması yanında ilmiye sınıfı tarafından yürütülen yargı, eğitim ve öğretim işlerine de müdahil bir konuma sahipti. 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı kanunla Şer’iyye ve Evkaf vekâleti kaldırılarak yerine başvekilliğe bağlı Diyanet İşleri Reisliği kuruldu. Bu kanunla Diyanet’in görev ve yetki alanı İslam dininin inanç ve ibadetlerle ilgili hükümlerinin yürütülmesi ve ibadet yerlerinin belirlenmesi işiyle sınırlandırıldı.

Diyanet ve Ezher’in fonksiyonu

El-Ezher ile Diyanet’in tüzel kişiliklerinin mukayesesine gelince, el-Ezher’in Arap asıllı tüzel kişiliğine mukabil Diyanet’in teşekkülünde sarih bir Türklük imgesi vurgulanmış değildir ve fakat bu imge kurumun ruhuna içkindir. Nitekim Diyanet’in iç bünyesinde yetişmiş ve zaman içinde her birimine yerleşip kökleşmiş eski kadroların -ki hali hazırdaki yönetici irade bu taşlaşmış kadrolarla büyük mücadele vermektedir- çoğunlukla milliyetçi, mukaddesatçı ve muhafazakâr bir düşünce yapısına sahip olması önemli bir göstergedir. Diğer taraftan gerek Nâsır sonrası el-Ezher’in, gerek Diyanet’in dinî ve ilmî alanda Sünnî İslam’ın en dar yorumlarına sahip çıkması, bu iki kuruma biçilen rollerdeki örtüşme hususunda ciddi bir ipucudur. Diyanet’in Haseki diye bilinen eğitim merkezlerinden mezun olanlar ile el-Ezher diplomalılar sanki aynı sınıflarda okuyup aynı okuldan mezun olmuş gibidirler. Zira her iki kurumdan yetişenler iyi seviyede Arapça bilgisine ve çetin ceviz Arapça metinleri rahatlıkla okuyup anlama melekesine sahip olmalarına mukabil, dinî düşünce-tasavvurda umumiyetle fikr-i sabitlik ve sıfır esneklikle mümeyyizdirler. Bunun temel sebebi, el-Ezher’in ve Diyanet’in dinî-fikrî alanda hemen hiçbir taşın yerinden oynamamasında aşırı titizlenmesidir. Bu titizlik en azından bir yönüyle din-devlet ilişkisinin keyfiyetiyle ilgilidir.
Diyanet’e atıfla söylersek, dinî düşünce ve anlayış ne kadar sabit ve standart olursa o kadar iyi ve makbuldür. Çünkü din milleti bir arada tutan, üniter yapıyı koruyan en temel unsurlardan biridir. Bunun içindir ki Türkiye Cumhuriyeti’ndeki en köklü ve sarsılmaz iki kurumdan biri Türk Silahlı Kuvvetleri, diğeri Diyanet’tir. Bu kurumda kök salmış kadroların genellikle milliyetçi, mukaddesatçı ve muhafazakâr çizgide olması kesinlikle tesadüf değildir. Haddi zatında Diyanet’in temel misyonu ile milliyetçi-muhafazakâr zihniyet birbiriyle örtüşür niteliktedir. Çünkü Diyanet ve milliyetçi-mukaddesatçı zihniyet için din vatan, millet ve ulus devletin bölünmez bütünlüğüne sağladığı katkı nispetinde daha değerli ve önemli bir şeydir. Bütün bunlar Nâsır’ın Arap asıllı tüzel kişilik kazandırdığı el-Ezher için de geçerlidir.

Arap milliyetçiliği ve Ezher

El-Ezher şeyhinin darbecilerle aynı safta yer alıp sözde ehven-i şer gerekçesiyle darbeyi meşrulaştırmaya çalışması 1960-70’li yılların Türkiye’sindeki milliyetçi-mukaddesatçı zümrenin, sözgelimi Necip Fazıl Kısakürek’in komünizm tehdidine müstenit darbe taraftarlığını anımsatmaktadır. O dönemde komünizmi din ve milliyetin can düşmanı olarak gören Necip Fazıl, toplumun tüm kesimlerini teftiş edecek bir hafiye teşkilatı kurulmasını bile önermiştir. Komünizmle ilgili tehdit algısının muhafazakârlaştırıcı etkisi Necip Fazıl’ın 12 Eylül 1980 darbesine verdiği destekte görülebilir.

“Bu hareket olmasaydı devlet olmayacak, millet yerinde kalmayacaktı” ifadesiyle 1980 darbesini tebcil eden Necip Fazıl dinî alandaki ıslah-tecdit taleplerini de İslam’ın can düşmanı olarak algılamıştır. Bu muhafazakâr İslamcı tavrını milliyetçilikle de bağdaştıran Necip Fazıl bir yandan ulus devlete sadakati dinî unsurlarla pekiştirme, öbür yandan da millî kimliği dinîleştirme çabası içinde olmuştur. Bu anlayışta İslam yerli olmak kaydıyla benimsenir, hatta yerli malı İslam’ın benimsenmesine ayrı bir güzellik ve kutsiyet atfedilir. Buna mukabil içeriden ve dışarından yükselebilecek her türlü evrenselci İslami harekete karşı, tıpkı General Sisi’nin Mısır’ı radikallerden koruma vurgusu gibi, sıkı bir milliyetçi direnç gösterilir. Hâsılı, Mısır’daki darbeciler ile el-Ezher şeyhinin Mursî ve İhvan’a bakışı bizim topraklardaki milliyetçi-mukaddesatçıların evrenselci İslamî söyleme bakışından pek farklı değildir. Ancak şu da bir gerçek ki Mısır’daki darbeciler Mursî’yi ve İhvan-ı Müslimîn’i İslam referansından dolayı alaşağı etmediler. Kaldı ki darbenin gerekçesiyle ilgili kimi tezlere göre Mursî kendi iktidarını konsolide edememiş, ayrıca radikalleşme ve otoriterleşme eğilimi göstermiştir. Bütün bu gerekçeler, tıpkı Gezi olaylarında şahit olunduğu gibi, minare çalmaya kılıf uydurma mesabesindedir. Mısır’da minare maalesef çalındı ve kılıfı da uyduruldu. Hoş, bizim memlekette de kılıf en başından hazırdı, fakat bereket versin ki minare çalma işi akim kaldı.

Bin yıllık gayret ve himmet...

Evet, Mursî ve İhvan siyasette dini referans aldıkları ve din üzerinden liberal ve seküler çevrelerin hayat tarzlarına müdahalede bulundukları için darbeye maruz kalmış değildir. Mısır darbesine destek koalisyonunda kimlerin yer aldığı, diğer bir deyişle ABD, AB, İsrail, Suudiler, Suriye ve Körfez monarşilerinin topyekûn bir darbe destek koalisyonu oluşturduğu dikkate alındığında, bu işin görünenden çok daha büyük bir iş olduğu rahatlıkla anlaşılabilir. Kendilerinin değer dünyasında varoluşsal anlamlar yüklenen demokrasi, halk iradesi gibi kavramların Mısır’daki darbeyle bilfiil ayaklar altına alınıp çiğnenmesi karşısında Batılı ülkelerin memnuniyet duyması ve çok çirkin bir çifte standartçılığa yaslanması bizim için sürpriz değil, hatta beklenen bir şeydir. Buna mukabil özellikle el-Ezher şeyhinin darbe lehinde konuşmak suretiyle hem kendi kurumuna hem de vatan ve milletine ihanet etmesi anlaşılabilir olmadığı gibi affedilebilir de değildir.

Bu ve benzeri cürümler gerekçe gösterilerek el-Ezher’in mevcudiyetini sorgulamak ve artık ilga edilmesi gereken bir kurum olduğunu savlamak mümkün müdür? Kimileri bunun mümkün, hatta gerekli olduğunu düşünebilir. Ancak bize göre el-Ezher’in varlığını sorgulamak, İslam medeniyetine ihanetle eşdeğerdir. Kaldı ki Müslümanlar bu tür kurumları yolda bulmamıştır; bilakis el-Ezher bin küsur yıllık bir himmet ve gayretin ürünüdür. İslam dünyasının dinî, fikrî, ilmî kökleriyle bağlarını koparmış olmanın binbir çeşit travmasını ve savrulmasını yaşadığı şu modern zamanlarda, ilim ve kültür mirasımızın bin küsur yıllık abidesini ortadan kaldırmayı teklif etmek akıllara seza olsa gerektir. Aynı hüküm Diyanet için de geçerlidir. Zira Diyanet gerek tarihî-kültürel kimliğimizin gerek dînî-ilmî geleneğimizin müesses düzeydeki en önemli bakiyelerinden biridir. Aklıselimle düşünüldüğünde, yapılması gereken iş, sembolik açıdan da son derece değerli ve önemli olan bu kurumları yok etmek değil, öncelikle aslî ve özgün fonksiyonlarını icra edebilecek bir otonom yapıya kavuşmalarını sağlamak ve aynı zamanda hem fikrî-ilmî gelişmeye köstek yerine destek olma kabiliyetini haiz kurumlar haline getirmenin, hem de siyasi otoriteyle ilişkide Bizantinist karakterlerini izale etmenin yollarını arayıp bulmaya çalışmaktır. el-Ezher ulemasından yükselen darbe karşıtı ses, bu minvalde çok güzel bir örnek olmuştur. Böyle örneklerin çoğalması hem el-Ezher ve Mısır’a hem de topyekûn İslam dünyasına izzet ve itibar kazandırır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Kaynak: http://haber.star.com.tr/acikgorus/sisi-darbesi-ve-elezherin-sicil-karnesi/haber-776377

Cemaat Cemaat Midir?

Cemaat kelimesi Türkçe sözlüklerde, “Aynı ülküye sahip olan ve/veya ortak tarafı bulunan insanların meydana getirdiği topluluk” diye tarif edilmekte ve fakat bu kelimenin günümüzdeki yaygın anlam/kullanımı (CEMAAT, el-cemaat, the cemaat) “Fethullah Gülen” veya Hizmet” ön adıyla anılan/tanınan ve şimdilerde parça tesirli bomba gibi ülke gündemine düşen “operasyon” vesilesiyle bir kez daha hükümetle kapışan derin hareketi imlemektedir. Hareketin bu son kapışması ilk nazarda “yolsuzluk” gerekçesine dayandırılan bir temiz eller operasyonu gibi takdim edilse de haddi zatında MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırıp siygaya çekme (7 Şubat operasyonu), bu vesileyle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı da hizaya getirme teşebbüsüyle patlak veren iktidarı paylaşma/paylaşmama kavgasından sadece bir kesittir. İlerleyen günlerde daha da büyüyecek gibi görünen bu kavgada cemaat, “Düşmanımın düşmanı benim dostumdur” fahvasınca, Başbakan’ın riyasetinde Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin “başına buyruk” icraatlarıyla artık çok olmaya başladığını, bu yüzden de özellikle Başbakan’a yönelik ciddi bir ameliyat ihtiyacı hâsıl olduğunu düşünen uluslararası koalisyonla iş tutmuş görünmektedir. Cemaatin bu pozisyonu, “Varsın memleket yansın, baştan sona altüst olsun, ama geriye kalan -bir gıdım da olsa- sadece bize kalsın” yahut “Küçük olsun, benim olsun” düsturunca amel eden bilindik darbecilerimizle paralellik arz etmektedir.

Cemaati “Türk Protestanlaşması” diye nitelendiren M. Hakan Yavuz’a göre Fethullah Gülen’in önderlik ettiği hareketin gelişiminde üç aşama vardır. 1983’e kadarki ilk aşama Işık Evleri ve dershaneler sürecidir ki bu süreç kadroyu teşkil dönemidir. Bu dönemde cemaat içe kapanık vaziyettedir. İkinci aşama Özal dönemiyle kesişir. Neo-liberal politikaların tatbik mevkiine konulduğu bu dönemde Gülen, liberalizmin aradığı hoca profili olarak kendini göstermiş ve milli/yerli İslam fikrini güncelleyerek devletçi bir rota izlemiştir.

Küresel söylem...

Cemaat 28 Şubat vakasını müteakiben üçüncü aşamaya girmiştir. Gülen’in yurtdışına çıkışının da gerçekleştiği bu dönemde Cemaat küresel bir söylem benimsemiştir. Zira ABD’deki Gülen, Türkiye’deki milliyetçi-devletçi retoriğin yerine dinler-arası diyalog, coğrafî sabitlikteki vatan kavramı yerine birtakım dinî değerler/sembollerle ifade edilen seyyar vatan ve insan hakları gibi kavramlar etrafında yeni bir söylem geliştirmiştir. Böylece küreselleşme konseptine uygun bir İslam üretme sürecine de girilmiştir. Daha açıkçası, 11 Eylül sonrasında ABD “Hangi İslam?” sorusunu sorarken, Gülen ve yakın çevresindeki zevat bu soruya uygun bir İslam, yani ABD merkezli Yahudi lobileri ve neoconların hassasiyetlerini dikkate alan bir İslam arayışına girmiştir.

Gayr-i müslimlere ve kendilerince “müellefe-i kulûb”tan sayılan çevrelere karşı son derece hoşgörülü, açık görüşlü, diyalogcu ve dinî alanda farklı yorumlara pek tahammüllü bir çehreyle arz-ı endam eden, buna mukabil kendi içinde katı kuralcı, farklı meşrepteki Müslümanlara karşı gayet mesafeli bir duruş sergileyen Gülen cemaatinin kök hücrelerinde Sünnîci, millîci, devletçi refleksler de oldukça baskındır. Gerçi bilhassa 28 Şubat vakasından sonra Gülen’in söylemlerinde devletçilik vurgusu hayli azalmıştır, fakat cemaatin fabrika ayarlarında devletçiliğin aslî bir unsur olduğu tartışmasızdır. Devletçilikle birlikte Türk-İslam sentezciliğinin de cemaatin bidayetteki en temel fikrî unsurları arasında yer aldığı kuşkusuzdur.

Dinî alanda ıslah-tecdit karşıtlığıyla da mümeyyiz olan Türk-İslam sentezcisi muhafazakârlar İslamcılıktaki ümmetçilik fikrine karşı Anadolu milliyetçiliğinde hemfikir oldukları gibi mistik ve tasavvufî temalar içeren bir İslam anlayışının benimsenmesi gerektiği noktasında da müttefiktirler. Bunun sebebi, Osmanlı tecrübesinde dinî kültürün tasavvuf ağırlıklı olması, Anadolu ruhunun mistik bir din yarattığına inanılmasıdır. Anadolu mistisizmi Türk telakkisine, Türk hissiyatına en uygun dinî inanç ve anlayış olarak görülmüştür.

AK Parti ile birlikte askerî vesayete karşı verdikleri mücadelede cemaatin özellikle istihbarat temininde önemli rol oynadığı malumdur. Ancak istihbarat konusunda takip edilen yol ve yöntemlerin toplumsal ölçekte ciddi bir kaygı yarattığı da kuşkusuzdur.

Bu zaman ne zamanı?

Cemaat her ne kadar Said Nursi’ye atfen, “Zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarma zamanıdır” düsturunca bildik tasavvuf-tarikat formasyonuna mesafeli gibi dursa da bilhassa müesses tasavvuftaki mürit-mürşit ilişkisinde, mürşitlik makamındaki zatla ilgili kemal vasfının istikametten çok keramet üzerinden tarif ve tasvir edilmesi gibi, cemaatin diğer bütün dinî cemaatler ve hareketlerden faikiyeti de çok kere keramet sınırlarını zorlayan İsrâiliyyât türü menkıbelerle dile getirilmekte ve Hz. Peygamber’in şeref konuğu olarak Türkçe olimpiyatlarına teşrif buyurması, Hz. Hatice’nin Işık Evlerine ziyarette bulunması gibi çağdaş İsrâiliyyât tabandaki saf-temiz insanların cemaate inanç ve sadakat duygularını güçlendiren bir tutkal işlevi görmektedir.

Saîd Nursî’ye ait eserlerin yanı sıra Necip Fazıl Kısakürek, Nurettin Topçu gibi milliyetçi, mukaddesatçı ve muhafazakâr yazarların fikirlerinden bir sentez oluşturan Fethullah Gülen’in 1960’lı yılları izleyen dönemdeki fikir dünyasında da iyi bir Türk-İslam tecrübesi üretme hedefi vardı. Şimdi ne kadar var, doğrusu pek bilmiyorum; ama şunu çok iyi biliyorum ki İslam’ın etnik bir kimlik, Türklüğün ise dinsel bir kimlik gibi algılandığı, diğer taraftan cami ile kışla arasındaki sürtüşmede her zaman kışlanın yanında yer alındığı bir kültür ikliminde yetişen Fethullah Gülen gerek bu kültürün etkisi, gerekse Osmanlı devlet geleneğinden etkilenmesi sebebiyle yıllar yılı “en kötü devlet bile devletsizlikten iyidir” fikrini savundu. Yine Gülen, darbecilerin bidayette kendisi hakkındaki menfi yaklaşımlarına rağmen 1980 darbesine destek verdi ve askerî erkân hakkında da takdirkâr sözler söyledi.

Gülen 28 Şubat sürecinde de asker ve devlet yanlısı tavrını sürdürdü. Bu döneme damgasını vuran insan hakları ihlallerini, anti-demokratik uygulamaları ve baskıları eleştirmek bir yana açıkça bunları mazur göstermeye çalıştı. Ancak bu tutum Gülen ve hareketini 28 Şubat’ın arkasındaki askerî ve bürokratik erkânın gazabından kurtaramadı. Bu süreçte dönemin zinde ve etkin güçleriyle yakın ilişkisi bulunan bazı medya organları Gülen ve cemaatine karşı bir kampanya başlattı. Ruşen Çakır’ın ifadesiyle, TSK’nın post-modern darbesini olabildiğince az zararla atlatmak isteyen Gülen, ilk darbeyi yiyen Refah Partisi ve bazı İslâmî oluşumlarla dayanışma içine girmek yerine kendisinin onlardan tamamen farklı olduğunu vurgulamayı, daha doğrusu vurgulamaya çalışmayı tercih etti; fakat sonunda sıra kendisine ve hareketine de geldi.

Gülen ve cemaati lâik rejimin tehlikede olduğu söylemiyle yürütülen kampanyadan dersini almış göründü ve bu tarihten sonra insan hakları, demokratikleşme ve özgürlükler konusunda samimiyet intibaı uyandıran bir tavır sergilemeye başladı; fakat gerçekte hiçbir liberal, özgürlükçü ve yenilikçi hareket içerisinde yer almadı. Öte yandan, bugüne kadar işbirliğine girdiği her siyasi hareketle, Şiî-Ca’ferî fıkhındaki muta nikâhı kavramını anımsatan bir ilişki kurmayı tercih etti. Tersinden söylersek, cemaat hiçbir siyasi hareketle, “Anca beraber kanca beraber” deyiminde ifadesini bulan bir ilişki kurmayı yeğlemedi. Çünkü cemaat için en önemli şey, her zaman ve zeminde kesintisiz biçimde yola devam etmekti. Bu yüzden de ülke siyasetinde güç ve iktidarı temsil eden her kimse, onun yanındaymış gibi görünmeyi temel prensip edindi. Kâh hedefe giden yolda askeri araçla çarpışmak gibi ciddi bir yol kazasına uğramamak, kâh takiyye konseptiyle çıt çıkarmadan sessiz ve derinden yol kat ederek palazlanmak stratejisiyle reel politiğin tehlikeli sularına girmediği gibi siyaset sahnesinde de pek tebarüz etmedi. Mamafih her dönemde en güçlü siyaset erbabına salt destek sözü mukabilinde, kimi zaman irtica tehditleri listesinin dışında kalmayı becerdi, kimi zaman da AKP döneminde olduğu gibi siyasi iktidar sayesinde elde edilen imkânlardan hep aslan payı istedi. Gerçi tüm isteklerinde murada eremedi, ama bilhassa Emniyet, Yargı, Milli Eğitim ve YÖK gibi birçok önemli kurum bünyesinde, namütenahi isteklerinin hatırı sayılır bir kısmını tahsil etti.

Dinler arasında yenilikçi

Bâlâda zikri geçtiği üzere, cemaat bilhassa dinî alanda gelenekçi ve sıkı muhafazakâr bir anlayışa yaslandı. Gelenek karşısında son derece itaatkâr bir tavır takınan ve dinî düşüncede yeni, yenilik gibi kavramlara çok soğuk bakan bu anlayış, ilginçtir, dinler-arası diyalog konusunda hayli geniş mezhepli davrandı. Cemaat tabanındaki hâkim din telakkisi İslâm’ın dar/daraltıcı Sünnî yorumuyla özdeş olmasına rağmen tavandaki zevatın dinler-arası diyalog konusunda Ehl-i Sünnet’in kelâmî kabulleriyle hiç bağdaşmayan bir geniş mezhepliliği tercih sebebi, Gülen’in 1998’de Papa II. Jean Paul ile Vatikan’da görüşmesini müteakiben “dinler-arası diyalog”u büyük proje olarak hayata geçirmeye yönelmesi, dolayısıyla ABD’deki neocon ideolojisi ve Yahudi lobilerinde planlanan küresel siyasetin talepleri doğrultusunda İslam’ın ılımlı yüzünü temsil rolünü üstlenmesidir. Kendisine biçilen bu rolün en meşhur replikleri arasında, Gülen’in Mavi Marmara olayını müteakiben, “İsrail’deki devlet otoritesinden izin alınması gerekirdi” demesi, Saddam’ın İsrail’e fırlattığı füzelerin ardından da ağlamaklı bir çehreyle, “İsrailli çocuklar kim bilir ne kadar korkmuştur” ifadesiyle derin hüznünü dile getirmesi, fakat İsrail’in Gazze ve Filistin’e yağdırdığı onca bombanın ardından çıt çıkarmaması hatırlatılabilir. Bu bağlamda, İsrail’deki çocuklar için yüreğinin yandığını söyleyen Gülen’in daha dünkü Mavi Marmara olayında İsrail askerlerince kurşunlanıp canlarına kıyılan Müslümanlar için, Âl-i İmrân 3/156. ayette nankörlerin dilinden aktarılan, “Bizimle beraber olsalardı ne ölürler ne de öldürülürlerdi” (lev kânû indenâ mâ mâtû ve-mâ kutilû) sözünü hatırlatan bir tavır takınması -ki 3 Haziran 2010 tarihli taziye mesajı bu tavrı nefyetmez- da bahusus not edilmelidir.

Cemaat, 28 Şubat’ı müteakiben Gülen’in yurtdışına çıkışının gerçekleştiği dönemde küresel bir söylem benimsemiştir. 11 Eylül sonrasında ABD “Hangi İslam?” sorusunu sorarken, Gülen ve yakın çevresindeki zevat bu soruya uygun bir İslam, yani ABD merkezli Yahudi lobileri ve neoconların hassasiyetlerini dikkate alan bir İslam arayışına girmiştir.

Fethullah Gülen televizyon ekranlarına yansıyan ruhsal esrimeli vaaz ve konuşmalarında son derece şefkatli, merhametli, affedici, hatta “Bir yanağına vurana öbür yanağını çevir” sözünü düstur edinen çok sıkı bir ahlâkî hassasiyet ve aynı zamanda ehl-i dil, rintmeşrep bir kişilik izhar etmesine mukabil, cemaat bugün bu topraklarda kendisinden korkulup ürkülen bir fenomen haline gelmiştir. Hatta Gülen’in zahirdeki halim-selim suretinin ardında/bâtınında, şu son akıl almaz beddualarının da tanıklık ettiği gibi, müthiş bir tahammülsüzlük, otoriterlik ve gazapla memzuç bir ceberutluk da vardır, denilebilir.

Bu münasebetle, cemaat eksenli korkunun, durduk yere ortaya çıkan ve mantıksız kuruntular şeklinde dışa vuran bir paranoya olmadığı özellikle belirtilmelidir. Belli bir kurum bünyesinde yuvalanmış olan birtakım cemaat mensuplarının/sempatizanlarının aynı Allah’a, aynı peygambere, aynı kitaba iman etmiş insanların avret mahallerine yönelik derin bir tecessüsle gizli kamera çekimi ve porno görüntü montajı yapmayı ve bu yolla elde edilen malzemeyi özellikle siyasi alana müdahalede şantaj olarak kullanmayı marifet telakki ettikleri bilinmektedir. Bu durum cemaatin dinî retoriğinde çok önemli bir yer tutan ahlak ve ahlaklılık vurgusunun pratikteki karşılığı hususunda ibretlik bir gösterge olarak not edilmeli, ayrıca cemaat nezdinde ahlaklılığın sadece “kendine ahlaklılık” gibi bir anlam taşıdığı belirtilmelidir.

AK Parti ile birlikte askerî vesayete karşı verdikleri mücadelede cemaatin özellikle istihbarat temininde önemli rol oynadığı malumdur. Ancak istihbarat konusunda takip edilen yol ve yöntemlerin toplumsal ölçekte ciddi bir kaygı yarattığı da kuşkusuzdur. Zira siyaset ve bürokrasideki hemen herkes dinlenildiği veya özel ilişkilerinin görüntülü kayda alınabileceği endişesine kapılmıştır. İnsan günah, hem de büyük günah işleyebilir; çünkü fıtrat buna müsaittir. Lakin günah dinî-ahlakî açıdan ciddi bir arıza olmakla birlikte günah dedektifliği yapmak ve özellikle cinsel içerikli günahları şantaj malzemesi olarak kullanarak insanları köşeye sıkıştırmak ahlaksızlığın daniskasıdır. Tıpkı bir etiket gibi cemaate yapışan bu kötü imaj Fethullah Gülen’in vaazlarındaki sıkı İslam ahlakçığıyla hiç bağdaşmamakta, tam tersine Gülen’in ahlakî hassasiyet vurgusu Emniyet eksenli cemaat pratiğinde çok çirkin davranış tarzlarına dönüşebilmektedir. Kendisini dinî ve ahlâkî değerlerle kaim bir hizmet hareketi olarak takdim eden bir cemaatin bünyesinden bu tür davranışlar sadır olması, “Din, dindarlık ve ahlak böyle olacaksa, varsın olmaz olsun” gibi bir çeyrek bedduanın da bizden sadır olmasını gerektirmektedir.

Cemaat sınırları aşıldı!

Hâsıl-ı kelam, bugünlerde siyasi iradeyle güç ve iktidar kavgasında yeni bir raunda başlayan cemaat her ne kadar kendisini hizmet hareketi olarak takdim etse de, gerek şantajcı tavırları, gerek bitmez tükenmez talep ve arzuları sebebiyle maruf/mahud cemaat sınırlarını çoktan aşmış ve kısa zaman içerisinde geçirdiği büyük istihalelerle gerçekte ne olduğu konusunda ciddi kaygılar uyandıran bir karakter kazanmıştır. Kim bilir belki de bu karakter en başından beri cemaat bünyesinde resesif olarak vardır; son zamanlarda benimsenen saldırgan, vuruşkan ve bedduacı tavır bunu sadece dominantlaştırmıştır. Son bir not olarak şunu da eklemek gerekir ki Gülen Hareketi gerek karakteristik özellikleri, gerek refleksleri itibariyle bilindik cemaat yapılanmalarına hiç benzememekte, dolayısıyla bu topraklarda neşv ü nema bulan cemaatlerden öte, Hasan Sabbah ve Nizarî İsmailîlik, Opus Dei ve Tapınak Şövalyeleri gibi derin yapıları akla getirmektedir. 

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 28 Aralık 2013

Kaynak: http://haber.star.com.tr/acikgorus/cemaat-cemaat-midir/haber-822271

Paralel Devlet ve “Cemaat”in Kodları

Aralık 2013 tarihinde Star Açık Görüş’te yayımlanan “Cemaat Cemaat midir?” başlıklı makalemin son kısmındaki, “Gülen hareketi gerek karakteristik özellikleri gerek refleksleri itibariyle bilindik cemaat yapılanmalarına hiç benzememekte, dolayısıyla bu topraklarda neşv ü nema bulan cemaatlerden çok, Hasan Sabbah ve Nizarî İsmailîlik, Opus Dei ve Tapınak Şövalyeleri gibi derin yapıları akla getirmektedir” ifadesi bazı okuyucular tarafından ağır bir itham olarak değerlendirildi ve bu minvaldeki değerlendirmeler meramımızı çok daha sarih ve basit bir dille ortaya koyacak ikinci bir yazı yazmayı gerektirdi. Öncelikle Gülen Cemaatiyle ilgili bu ifadelerimizin itham değil, çıplak gözleme dayalı bir tespit olduğunu belirtmek gerekir. Kaldı ki buna benzer tespit ve değerlendirmeler Cumhuriyet Türkiye’sinde din, toplum, siyaset gibi konulara dair nitelikli çalışmalarıyla tanınan bazı önemli isimlerce de dile getirilmiştir. Mesela, Prof. Dr. Şerif Mardin 16 Eylül 2010 tarihinde katıldığı bir televizyon programında Fethullah Gülen cemaatiyle ilgili olarak şu mealde sözler söylemiştir:

“Cemaatleri yapıştırıcı bir tutkal vardır. Bunun bir iç organizasyona bağlı olması lazım. Amerika’da dört ay kadar Türk öğrencilerin yüzde 80’inin Gülen Cemaatine bağlı olduğu bir yerde kaldım. İç teşkilatlanmasını hiç çözemedim. Bu iç teşkilatlanmanın tutkal şekli bizim tanıdığımız bir tutkal şekli değil... Bu yeni tutkal günümüz dünyasında yeni cemaatler oluşturma ve yeni dinler kurmaya yarayan garip bir tutkaldır... Dahası bu şimdiye kadar kullandığımız sosyolojik metotlarla araştırılmaya müsait bir tutkal değil... Ben bu tutkalın esrarını çözemedim... Fethullah Cemaatinin tutkalı için iç organizasyona bakmamak lazım, çünkü baktığınız yerde onu bulamazsınız... Cemaatin bulut gibi çalıştığını, fakat bulutun içine giren uçakların da kolay çıkmadığını görüyoruz.”

Cemaatte hiyerarşik düzen  

Bu çarpıcı ifadeler Gülen Cemaatinin hem konvansiyonel bir cemaat hüviyeti taşımadığı, hem de kimyası itibariyle bu topraklara ait olmadığı yönündeki kanaatleri destekler niteliktedir. Amerikan politik arenasında siyasi bir aktöre destek için para toplama (fundraising) yemeği düzenleme ve lobicilik gibi işlerden finans sektörüne, İslam ve Müslümanlarla hukuku baştan sona vukuatlı ve sabıkalı bir sicile sahip olan Hıristiyan âlemindeki misyonerlik teşkilatına parmak ısırtırcasına 170 ülkede kurumsal ölçekli faaliyetlerden dershaneciliğe, “fetih okutma”(!) yordamıyla devlet kurumlarına şakirt yerleştirmeden en kritik kurumlarda kadrolaşmaya kadar hemen bütün faaliyetlerini ürkütücü ve aynı zamanda Hz. Davud ve iki hasım kıssasındaki doksan dokuz koyun/kadın meselesini hatırlatırcasına son derece açgözlü şekilde sürdüren, ama zahirde kendisini her daim himmete muhtaç bir gariban yahut cami avlusunda mendil açan ve fakat istekleri hiç son bulmayan bir sâil/dilenci edasıyla takdim eden bu hareketteki tutkalın kimyasal kodlarını çözümlemek ilk bakışta zor görünse de söz konusu tutkalın bu toprakların insanına hayli tuhaf geldiğini anlamak için özel bir bilgi ve donanım sahibi olmak icap etmez. Hele hele Türkiye’nin resmî devlet kimliğiyle onca yıldan beridir AB kapısından içeri adım atamadığı bir olgusal gerçeklikte, “Hocaefendi” namıyla maruf zatın liderliğindeki bir cemaatin özellikle son yıllarda küresel ölçekli bir harekete dönüşmesini salt hoca karizması ve/veya hizmete adanmışlıkla izah etmenin pek mümkün olmadığını idrak hususunda sağduyu ve ortalama bir zekâdan fazla bir şey gerekmez.

Bu cihanşümul cesamet 1960’ların ikinci yarısında İzmir Kestane Pazarı camiinde başlayan ağlamaklı vaaz ve nasihatlerin motivasyonuyla hizmet yolunda sarf edilen emekle kotarılabilir bir şey olsaydı, bizzat ilahi iradenin vahiyle rehberlik ettiği Hz. Peygamber’in de İslam davetini çok daha geniş coğrafyalara yaymış olması lazımdı. Ama gelin görün ki Hz. Peygamber’in on üç yıllık Mekke dönemindeki tüm gayretinden ancak 200 civarında insanın mü’min/Müslüman olması gibi bir netice hâsıl oldu. Hoş, bundan çok farklı bir netice de beklenemezdi; çünkü İslam ve tevhid davasının egemen karşıt güçlere rağmen ödünsüz biçimde savunulması hem sayısız engelle karşılaşmaya hem de çok ağır bedeller ödemeye müncerdi.

Bildiğimiz kadarıyla 1980 ve 90’lı yılların Türkiye’sinde kendi yağıyla kavrulmaya çalışan mütevazı bir cemaat hüviyetindeki Gülen Hareketinin şimdilerde uluslararası ölçekte birtakım meşkûk organizasyonlarla ilişki kurabilme ve dünyanın en ücra köşelerinde bile faaliyet gösterebilme kabiliyetine sahip olması, Müslümanların on beş asırlık tarihî tecrübesinde görüldük-bilindik bir olgu değildir. Aynı şekilde, bir cemaatin “Sivillik bizi kesmez, sivil alan bize yetmez” diyerekten müthiş bir ihtirasla devletin yargı, emniyet gibi en kritik kurumlarına göz dikmesi ve bu kurumların tümünü ele geçirmeye kilitlenmesi de bu memlekette pek aşina olunan bir tecrübe değildir. Bu yüzden bize öyle geliyor ki derin paralel cemaatin 17 Aralık operasyonuyla bir tür intihar saldırısında bulunması, kendilerine 170 ülkede faaliyet gösterme hususunda burs, kurs ve ruhsat veren küresel güçlerin talep ve tazyikiyle ifa edilmiş bir mecburi hizmettir.

Cemaatin iç organizasyonundaki hiyerarşi ve hiyerarşik düzenin muntazam biçimde işlemesini sağlayan mutlak sadakat ve itaat kültürü Bâtınî-İsmâilî davet sistemindeki imam, hüccet, nakîb, dâî, mükâsir, mükâlib gibi kategorileri hatırlatır. Daha açıkçası bu organizasyondaki temel kimyevi unsurlar Sünnî ortodoksiyle pek bağdaşmamaktadır. Fethullah Gülen imzasıyla yayımlanan eserlerdeki Kalbin Zümrüt Tepeleri, Kırık Testi, Prizma, Ümit Burcu, Vuslat Muştusu gibi tekellüfü/tasannulu isimlendirmeler bile bu toprakların dinî terminolojisine yabancı gibidir. Gerçi ağdalı ve tekellüflü üsluba Said Nursî’nin risalelerinde de rastlanabilir; fakat en azından şunu teslim etmek gerekir ki Risale-i Nur şemsiyesi altındaki diğer gruplar ve cemaatler gerek dinî terminoloji, gerek faaliyet ve amaç, gerekse yol ve yöntem açısından ünsiyet kurulabilir niteliktedir. Bu tespit Gülen Cemaatinin tabanındaki birçok saf ve samimi insan için de geçerlidir, ama paralel cemaat için geçerli değildir. Çünkü paralel cemaat, 17 Aralık operasyonuyla faş olduğu üzere, küresel ittifaklar ve kirli hesaplar peşindedir. Üstelik Başbakan ve siyasi iktidara yönelik tavırlarında, Ömer Lekesiz’in çarpıcı ifadesiyle, “Ben kolonya dökeyim, sen ısır” tarzındaki “iyi polis-kötü polis” oyununu da pek sevmiş gözükmektedir. Özellikle Gülen’in bedduası ve cemaat medyasının söz konusu operasyona sahip çıkıp savcılara kefil olması dikkate alındığında, cemaatin saf, samimi ve masum tarafı ile derin, paralel ve mücrim tarafı arasında kesin sınır çizgileri çizmenin ve bu iki tarafı net biçimde birbirinden ayırt edebilmenin pek kolay olmadığı tespitinde de bulunulabilir.    

Paralel cemaatteki kimyevi kodları çözümlemede Hıristiyan dünyasındaki Opus Dei, Cizvit gibi bazı örgütler/tarikatlar az çok fikir verici ve öğretici olabilir. Bu bağlamda sıkı sağcı ve muhafazakâr kimliğiyle tanınan Opus Dei tarikatının özellikle medya ve eğitim alanında faaliyet göstermesi dikkat çekici olabilir. Cizvit tarikatının özellikleri arasında da şunlar zikredilebilir: (1) Tarikat üyeleri her toplumsal bünyeye adaptasyon sağlayabilir ve farklı toplumlarla uyum içerisinde yaşayabilir. (2) Tarikattaki en büyük yatırımlar insan odaklıdır; hedefler ise hep uzun vadeli olarak tasarlanır. (3) Tarikata kabul edilen insanlar uzun süreli eğitime tabi tutulur. Özellikle fakir ve yetenekli gençlere tarikat okullarında veya tarikatın desteklediği özel okullarda çok nitelikli bir eğitim programı uygulanır. (4) Tarikat iyi yetişmiş genç üyeleri sayesinde hasımların arasına veya kurumlarına sızar, böylece o kurumlar hem yıpratılır hem de kritik noktalar kontrol altına alınır. (5) Hasımlarla doğrudan çatışmak veya açıktan kavgaya tutuşmak yerine, sinsice ve gizlice mücadele stratejisi uygulanır. Ancak sonuçta en büyük kral, en yüce lider (İsa) aşkına her türlü melanet meşru sayılır. Çünkü kutsal savaşta her yol mubahtır.

Bedduanın etkisi

Bilindiği gibi, Gülen Cemaatinin mensupları da her türlü toplumsal bünyeye intibak etme kabiliyetine sahiptir. Gerek toplum içerisinde yadsınmama, gerek cemaate şakirt kazandırma noktasında hoşgörü, barış, kardeşlik edebiyatı vird-i zeban gibi tekrarlanır; fakat bu edebiyatın temel işlevlerinden biri ve belki de birincisi cemaati güzel bir ambalajla pazarlamaktır. Türkçe Olimpiyatları diye adlandırılan organizasyonlarda zenci veya çekik gözlü çocuklara “Kâtibim” şarkısını söyletmenin de maddi himmet ve manevi desteği çoğaltmaya yönelik bir reklam kampanyası olduğu izahtan varestedir. Paralel cemaatte aslolan her halükarda kendi “ulvî çıkarları”nın teminidir. Bu çıkarlara halel gelme durumu söz konusu olduğunda, bildik hoşgörü, kardeşlik ve huzur edebiyatı bir anda son bulur, bunun yerine hırçın, haşin ve saldırgan bir tavır kaim olur. Ayrıca “One Minute” ve “Mavi Marmara” hadiselerinden bu yana, ibret ve hayretle tanık olunduğu üzere, cemaatin çıkarlarını muhafaza adına ümmetin menfaat ve maslahatları feda olunabilir. Bu noktada cemaatin zaman ve zemine göre farklı çehrelere bürünme özelliğinden de söz edilebilir ve bu özellik kendisinden güçlü olana boyun eğmek ya da eğiyormuş gibi görünmek, güç ve iktidar kendi eline geçtiğinde ise herkesi itaate icbar etmek ve diz çöktürmek şeklinde tezahür eder. Cemaatin dışarıya karşı hoşgörü ve çok sesliliği pek seven bir görüntü vermesi, iç bünyede ise tahammülsüzlük, toleranssızlık ve tektipçiliği benimsemesi de bu bağlamda değerlendirilebilir.

Paralel cemaatteki kimyevi yapının önemli unsurları arasında “tedbir” prensibinden de kısaca söz etmek gerekir. Şiî gelenekteki takiyye siyasetiyle de az çok hısımlığı bulunan bu prensibin işlevi, bir yönüyle hasımları ekarte etmeye, bir yönüyle de muhtemel yol kazalarının önüne geçmeye yöneliktir. Hasmı bertaraf etmek söz konusu olduğunda tedbir, “Her türlü hile mubahtır” düsturunca amel etmektir ki kasetçilik ve sair şantaj usulleri işbu tedbir dairesindedir. Bize öyle geliyor ki paralel cemaat, kendisine hasım bellediği kişiler veya kurumlara karşı kutsal savaş moduna girmekte ve “Harp hiledir” düsturunca gayr-i ahlâkî enstrümanlar kullanmakta hiçbir beis görmemektedir.

Genel manada cemaatin kendine ilişkin ve kıymeti kendinden menkul “lâ-yüs’ellik” ve “ismet” sıfatıyla muttasıflık algısından da söz etmek gerekir. Burada söz konusu olan ismet, “Ümmet hata ve dalalet üzere birleşmez” manasındaki hadislerde işaret edilen ve bütün bir Müslüman toplumun ortak aklı olarak icma delilinin dayanakları arasında gösterilen bir vasıf değil, hassaten Fethullah Gülen ve cemaatine ait bir sıfattır. Denilebilir ki Sünnî teolojide peygamberler, Şiî teolojide İmamlar, cemaat teolojisinde ise Fethullah Gülen ismet sıfatıyla muttasıftır. Bunun göstergesi, cemaat mensuplarının Gülen’den hata ve kusur sadır olmasının imkân dâhilinde bulunduğunu düşünmekle birlikte, bugüne kadar böyle bir şeyin fiilen vuku bulmadığına yürekten inanmış olmalarıdır. Özellikle cemaat tabanındaki bu inanç, Cizvit tarikatının lideri Aziz Ignatius’a nispet edilen, “Kilise siyah diyorsa, beyaz gördüğüm şeyin siyah olduğuna inanırım” sözünü hatırlatmaktadır.

Cemaat nizamında Fethullah Gülen’in sözleri ve fiilleri hakkında değil eleştirmek, “gık” demek bile şakirdin büyük günah sahibi (mürtekib-i kebîre) gibi algılanmasına yol açabilir. Hele hele sorgulama ve eleştiri söz konusu olduğunda, hasımlar listesine eklenmek ve belki de hayat boyu paralel cemaatin kan davalısı olarak takip edilmek söz konusu olabilir. Çünkü cemaatin rutin faaliyetleri arasında kendi üyelerine hayat boyu “kirâmen kâtiplik” yapmak, aynı zamanda hesap, mizan ve intikam duygusuyla üst limitten ceza kesmek gibi işler de önemli bir yer tutar. Aslına bakılırsa “kirâmen kâtiplik” faaliyeti çok daha şümullüdür. Zaman Gazetesi yazarı Mehmet Kamış’ın ifadesiyle, “Biz kirâmen kâtibin meleklerinin yaptığı gibi, iyi şey yapınca iyi, kötü şey yapınca kötü yazmaya çabalıyoruz.”

Cemaatin dinî metinler ve terimleri istimal tarzı da zikre değer bir meseledir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da cemaatin temel hassasiyeti özellikle Fethullah Gülen’in her söz ve fiilinde mutlak isabet kaydettiği inancını berkitmek ve bu dolayımda kimi zaman bin dereden su getirircesine te’viller üretmektir. Mesela, “Fethullah Hoca beddua etmekle yanlış yaptı” demek yerine, onu haklı çıkarma adına, “Bilakis Kur’an’ın tavsiye ettiği üzere çok da iyi yaptı” diyerekten, Kur’an’da kadının kocası tarafından zina suçuyla itham edilmesine çözüm olarak sunulan mülâane (karşılıklı lanetleşme) hükmünü veya Hz. İsa’nın teolojik kimliği bağlamında Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında yaşanan tartışmayı sonlandırmaya matuf lanetleşme (mübâhele) formülünü söz konusu bedduaya menat kılmak akla seza te’villerden sadece birisidir.

Son bir not olarak eklemek gerekir ki Gülen’in dilinden, “Allah bizim de onların da evlerine ateşler salsın” yerine, “Hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler... Allah onların evlerine ateşler salsın” sözleri dökülüyor. Dolayısıyla burada karşılıklı lanetleşilmiyor, bilakis hem birilerine beddua ediliyor, hem de paralel cemaatin etkili birimlerine bir nevi talimat veriliyor. Ama gelin görün ki cemaatin teolojik işlerden sorumlu birimi olmadık te’villerle Kur’an’ı bu denli istismar edebiliyor, üstelik bu istismarı hamiyet-i dîniyye gibi de sunabiliyor. Bu manzara karşısında ister istemez Koca Rağıb Paşa’nın şu beyitleri akla geliyor: Miyân-ı güft u gûyda bed-meniş îhâm eder kubhın; /Şecâat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 11 Ocak 2014

Kaynak: http://haber.star.com.tr/acikgorus/paralel-devlet-ve-cemaatin-kodlari/haber-828292

Gülen Cemaati ve Melez Teoloji: Mehdîlik, Takiyye, Müdârâcılık


Gülen Cemaati ve Melez Teoloji: Mehdîlik, Takiyye, Müdârâcılık
Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK
Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 

(Bu yazı 9 Şubat 2014 Pazar günü Star Açık Görüş Gazetesi’den yayımlanmıştır)

Teoloji İslâmî terminolojide “Kelam” kavramıyla karşılanır. Bu anlamda Kelam, naslardan hareketle İslâm dininin inanç ve davranışlarla ilgili temel prensiplerini belirleyip bu prensipleri aklî yöntemlerle temellendirmeyi hedefleyen ilmî disiplinin adıdır. Gazâli ve Fahreddîn er-Râzî gibi büyük âlimlere göre ulûm-i İslâmiyye hiyerarşisinde Kelam ilimlerin şahıdır. Çünkükelam dinî asıllar ve ilkelerin (usûlü’d-dîn) ilmidir. Tefsir, hadis, fıkıh gibi diğer İslâmîilimler Kelam’ın iyali ve hizmetçisi mesabesindedir. Bunun içindir ki herhangi bir ayetin ne şekilde tevil ya da tercüme edileceği veya Kur’an’a ilişkin herhangi bir yorumun geçerliliği dahi kelâmî kabullere göre belirlenir. Denebilir ki Kelam tüm İslâmî fırkalar ve gruplar için başta Allah tasavvuru olmak üzere din, varlık ve eşyaya bakış açısını şekillendiren, fert ve toplumun dünya görüşünü belirleyen, bunun yanında dogma üretme ve iç ötekileştirmeyle Ehl-i bidat kategorisini de tanzim eden bir ilim, hatta ilimden ziyade naslarla talil ve tahkim edilmiş bir ideolojidir.

Teolojik hamuru yalınkat akait mayasıyla yoğrulmuş bu topraklarda bir kişinin geniş kitleleri tam bir teslimiyet ve sadakatle peşinden sürüklemesinin en işlek ve işlevsel yolu, din ve dinî terminoloji üzerinden müslümanlığa eşitlenmiş mutlak itaat ve biat kültürünü özümsetmektir. Tasavvuf ve tarikat geleneğinde de görüldüğü üzere halk dindarlığı bu kültürü özümsemeye teşnedir. Öyle bir teşnelik ki devlet otoritesiyle şeyh karizması arasında tercih yapmak söz konusu olduğunda, hiç tereddütsüz şeyh karizmasından yana tercihte bulunmak, derhal ifası gereken bir vecibe mesabesindedir. Mutlak itaat ve biat kültürüne Türk düşünce geleneğindeki devlet algısı da eklendiğinde şeyh efendinin otoritesi adeta çelikleşir.

Cemaat bünyesinde Gülen’e atfedilen mutlak otorite ve karizmanın teşekkülünde mistik ve melankolik dinî retoriğin yanında devletçilik fikrinin de önemli rol oynadığı kuşkusuzdur. Zira Gülen’in 1980 darbesinden bir ay kadar sonra Sızıntı dergisinde yayımladığı “Son Karakol” başlıklı yazısında Mehmetçik üzerinden devlet ve askerî vesayete selam durduğu malumdur. Kuşkusuz Gülen şimdi de sıkı bir devletçidir; ama hâl-i hazırdaki devletçilik, sivil iktidara “Artık çekilip gidin” diyerekten askeri vesayete şirin görünmek ve/veya darbe erkânına methiyeler düzmek şeklinde değil, devlet bünyesinde paralel bir yapı oluşturup Okyanus ötesinden gönderdiği talimatlarla bu yapıyı sevk ve idare etmek şeklinde bir görüntü vermektedir. Devlet içinde devlet kurup asıl devleti teslim almak söz konusu olunca, bu mesiyanik cemaatin kimi zaman Şah Kulu’na benzer bir rol üstlenmesi de pekâlâ mümkün olabilmektedir.

Anadolu coğrafyasında filizlenmiş bir hareket olarak Gülen cemaati fikrî nesep ve kültürel kimlik itibariyle bu topraklara aittir; fakat hâl-i hazırdaki hareket fıkhı dikkate alındığında artık hibritleşmiş/melezleşmiş bir karaktere sahiptir. Uzun yıllar boyunca kâh öz vatanda diaspora algısı, kâh arada kalmışlık duygusu gibi travmalarla baş etmeye çalışan cemaat özellikle yurt dışına açıldıktan sonra yeni bir kimlik edinme ihtiyacı hissetmiş, haliyle bu süreçte gerçekleşen kimlik ve karakter melezleşmesini bilerek ve isteyerek tercih etmiştir. Söz konusu melezleşme, farklı kültürlere ait semboller, söylemler ve imgelerin yeni bir kültür potasında bibiriyle kaynaştırılması yahut çeşitli kültürlere ait farklı unsurların olgusal düzlemde harmanlanması diye tanımlanan senkretizm kavramıyla da ifade edilebilir.

Kimlik ve karakter melezleşmesine paralel olarak cemaat teolojik zeminde de melezleşmiş ve bu olgu Gülen’in 1998’de Papa II. John Paul’le görüşmesi, 1999’da Türkiye’den ayrılıp Amerika’ya yerleşmesi ve liderlik ettiği harekete küresel ölçekli hedefler belirlemesi sürecinde tedricen gerçekleşmiştir. Cemaat küresel ölçekte mesafe aldıkça hem kendisine vücut veren milli, yerli değerlerle irtibatını zayıflatmış, hem de aşıyı kendinden yaparak gelişme stratejisini rafa kaldırmış, buna mukabil yaban eller ve kültürlerle hemdem olma çabasına ivme kazandırmıştır. Bu arada küreselleşen cesamet Gülen ve cemaate mesiyanik, mesihçi bir misyon üstlenme yönünde bir fikir aşısı da yapmıştır.

Gözlemlendiği kadarıyla Gülen kendisini insanlığın maddi/manevi sıkıntılarını sona erdirecek, dinî ve içtimaî hayatı kemale eriştirecek bir ruhani otorite olarak algılamakta ve bu algı İslam geleneğindeki mehdi/mehdilik inancını anımsatmaktadır. Ne var ki hicrî 3. asırdan itibaren İsnâaşeriyye Şiası arasında kökleşen ve bu fırkayı diğerlerinden ayıran önemli bir inanç esası haline gelen, bu arada muhafazakâr ulemanın tazyikiyle Ehl-i sünnet dünyasına da sirayet eden mehdi inancı tarihsel tecrübede huzur ve sükûndan çok huzursuzluğa, adaletten çok zulme medar olmuş, dahası İslam tarihinde siyasi ikbal ve iktidara göz diken pek çok kimse mehdi olduğu iddiasıyla ortaya çıkıp müslümanların sosyal dirlik/düzenini parçalamış ve kanlı çatışmalara yol açmıştır.

Bu bağlamda Gülen cemaatinin kişisel karizma ve otorite mezhebi olarak tanınan Şia’nın reflekslerine benzer refleksler sergilemeye başladığı, Gülen’in de bir icma mezhebi olan Sünnîlikte ön plana çıkan ümmet masumiyeti fikrinin aksine Şiîliğin ilâhîhak nazariyesi ekseninde geliştirdiği kişisel karizmaya dayalı masum imam profilini yansıttığı tespitinde bulunabilir. Her ne kadar bugüne değin yeterince fark edilmemiş olsa da Gülen cemaatindeki hareket fıkhı, Hatem Ete’nin isabetli tespitiyle, kendisini İslam’ın, ülkenin ve belki de bütün dünyanın geleceği için yegâne kurtuluş ümidi olarak kodlayan bir anlayışla oluşturulmuş ve bu anlayış gerektiğinde her şeyin cemaat uğruna ikinci plana atılıp gözden çıkarılacağı yönünde tekçi, özcü ve narsist bir kendilik algısının benimsenmesine yol açmıştır. Kendi varlığını çok mümtaz gören ve yine kendisini sair dinî grup ve cemaatlerden ayrıştırmaya büyük özen gösteren, bu arada kibirden de pek ödün vermeyen cemaat kendi selameti, menfaat ve maslahatı için başka her şeyin feda edilmesini caiz görenbir itikat geliştirmiştir. Öte yandan hedef noktasına kazasız-belasız ulaşmak uğruna cemaat mensuplarının özellikle kriz vasatlarında İslâmî ilkelerle pek bağdaşmayan, gerektiğinde dinî-ahlâkî hassasiyetleri askıya alan davranışlar sergilemesi de tecviz edilmiştir. Tedbir diye kavramlaştırılan bu cevaz anlayışı, Şiî gelenekteki takiyye siyasetinin satın alınması ve masum bir adlandırmayla Ehl-i Sünnet dünyasına taşınması olarak değerlendirilebilir. Cemaat diğer İslami gruplar arasında ciddi rahatsızlık yaratan çok boyutlu güç tedarikini ve bilhassa yargı, emniyet gibi kritik kurumlarda kadrolaşma ve diğer bütün grupları saf dışı bırakma kabiliyetini işbu tedbir-takiyye siyasetine borçludur. Takiyyenin böylesi, Ali Şeriati’nin ifadesiyle, “Ali Şiası”ndan çok “Safevî Şiası”na özgüdür. Safevî Şiası’nda takiyye kişinin veya grubun kurulu düzeni korumak, kendi selametini garanti altına almak, sıkıntı ve zarara uğramamak için hâkim erkin/otoritenin baskı ve zulümleri karşısında suskun kalmasıdır.

Cemaatin tedbir/takiyye siyasetinde müdârâcılık da göz ardı edilmemesi gereken bir bileşendir. Genellikle “hoşgörülü olmak, insanlarla iyi geçinmek” diye karşılanan müdârâ kelimesi dinî terminolojide, muhtemel zararından ve/veya huzursuzluğa yol açmasından kaygı duyulan kişilere/çevrelere karşı nazik davranmak ve alttan almak suretiyle bela savmayı, belli ölçüde de gönül kazanmayı ifade eder. Buhârî’nin naklettiği bir hadiste Ebü’d-Derdâ hasımlara yönelik müdârâcılığı, “Biz bazı kimselere karşı içimiz öfke dolu olduğu halde güler yüzlü olmaya çalışırdık” (Buhârî, “Edeb” 82) diye tarif etmiştir. 17 Aralık’tan bugüne yaşanan hadiseler dikkate alındığında, cemaatin siyasi iktidarla hukukunu en başından itibaren böyle bir müdârâ siyasetiyle sürdürmüş olduğundan söz etmek mümkündür. Diğer taraftan 1980 ve 28 Şubat darbelerinin yaşandığı hangamede Gülen’in askeri vesayete karşı kendini ifade ediş tarzında da takiyyeyle memzuç bir müdârâ siyasetinin belirleyici olduğu tespitinde bulunulabilir.

Gerek askeri gerek kemalist siyasi ve bürokratik erkâna karşı öteden beri müdârâcı bir tavır sergileyen ve bu çevrelerle ilişkisini son yıllara kadar hep bu minvalde sürdürmeyi prensip edinen cemaatin belki de kırk yıllık serencamında belki de en rahat şekilde hareket ettiği ve hemen her istediğine kolaylıkla eriştiği bir dönemin siyasi iktidarına dört bir yandan saldırması, üstelik bu topyekün taarruzda temekkün şartını pek dikkate almamış olması gerçekten düşündürücüdür. Belli ki cemaat artık,“Ben eski ben değilim” dercesine çok büyük bir özgüvenle hareket etmektedir. Güç zehirlenmesi gibi çok ciddi komplikasyonları da bulunan bu aşırı özgüven, bir yönüyle cemaatin kesbettiği küresel cesamet ve bu cesametten neşet eden büyük cesaret, bir yönüyle de Gülen ve cemaatin şahs-ı manevisine yüklenen seçilmiş kurtarıcı misyonuyla ilintili olsa gerektir.
    
Güç kazandığı her alanda cemaatin işgalci gibi davranması, resmi ya da sivil hemen hiçbir alanda kendisinden başkasına nefes aldırmaması ve dindaşlık, vatandaşlık paydasını yok sayması gibi gariplikler de cemaatin kendini “seçilmiş” olarak görmesi ve buna bağlı olarak ilahi irade tarafından mutlak hakikatin temsilcisi ve insanlığın kurtarıcısı gibi eşsiz bir misyon yüklendiğini düşünmesiyle ilgili olsa gerektir. Zira Gülen yakın geçmişteki “tarihi tekerrürler ve bir uzun temenni” başlıklı sohbetinde, “Bugün olup-biten hâdiseleri, kalb ve ruh rasathanelerinden temaşa edebilenler… himmet ve gayret çağlayanları, ilâhi lütuflar mecrasında ve ummana doğru gürül gürül çağıldamakta, hem de hiçbir engebeye takılmadan, karşılarına çıkan maniaların bazılarının üstünden aşarak, bazılarının da kenarından-köşesinden dolaşarak arkalarında bıraktıklarıen güzel hendesî çizgilerle kaderî programların kendilerine yüklediği misyonu bütün teferruatıyla temsile çalışmaktalar. Onlar yürüyor, yollar onlara selâm duruyor. Yürüdükleri her yerde aşılmaz gibi görülen engeller onların karşısında secdeye kapanıp dümdüz kesiliyor; kesiliyor ve âdeta bu kutluların ayaklarına yüz sürüyor.” derken tam da bu seçilmişlik telakkisini şerh etmiştir.

Anlaşıldığı kadarıyla Gülen en azından Türkiye’yi bir arz-ı mev’ûd olarak algılamakta ve ilahi irade tarafından kendi cemaatine tapulandığına inandığı bu topraklarda Tanrı’nın krallığını tesis etmek adına, tıpkı Yahudilerin Tanrı Yehova’ya ait hükümranlığın yeryüzünde tesisine engel teşkil eden herkesi ebedi düşman olarak kodlayıp onlarla sonsuza kadar savaşmayı mutlak farz olarak görmesini hatırlatan bir tutum takınmaktadır. Bu noktada cemaatin kendinden başkasını yok mesabesinde görmesi, diğer bütün müslümanların değerini cemaate hizmetle ölçmesi ve hasım bildiklerini bertaraf etme hususunda hiçbir kural tanımayacak kadar acımasız davranması da Tanrı’nın yeryüzündeki planınıgerçekleştirmek üzere bizzat O’nun tarafından seçilmişlik algısına hamledilebilir.

Kur’an’da İsrailoğulları’na atıfla zikredilen “Ben sizi cümle âleme üstün kıldım” ifadesindeki “Siz” zamirinin “cemaat”e rücu ettilerek yorumlandığını düşündüren bu algıYahudilerin Tanrı’yı millileştirip diğer bütün insanları kendilerine hizmet için yaratılmış mahlûkat olarak görmesini de hatırlatmaktadır. O kadar ki başta Hz. Peygamber olmak üzere ahirete irtihal etmiş sayısız din büyüğü şahs-ı manevileri ve ruhaniyetleriyle cemaati desteklemekte, dahası Hz. Peygamber bazı cemaat mensuplarına rüyada temessül edip “tweet sayısını ikiye katlayın” talimatı vermektedir.

Cemaatte sıkça kullanılan “şefkat tokadı” kavramsallaştırmasıda seçilmişlik kapsamında mütalaa edilebilir. Gülen tarafından, “Sevenin sevdiğine sevgi eksenli, onu doğru yola getirme maksadıyla, kulağını çekme ve azarlama” diye tarif edilen bu tokat, ulvî vazifeyi ifa sırasında ortaya çıkan ihmal ve kusurlara karşıilahi irade tarafından yapılan tatlı-sert bir ikaz olarak düşünülmektedir. İsrailoğulları’nın tarih boyunca Yehova tarafından sık sık cezalandırılmasıve bu cezalandırmanın seçilmiş İsrail kavmi için bir tür ilahi rehabilitasyon gibi algılanması olgusunu anımsatan bu düşünce ekseninde cemaat hiç hesapta olmayan kötü sürprizler ve olumsuz gelişmeleri Allah’tan gelen tatlı ikazlar olarak algılamakta, bu arada kendilerini,“Kasap sevdiği postu yerden yere vurur” fahvasınca “seçilmişler” zümresinden saymaktadır.

Belli ki bu seçilmişlik algısı cemaatte gözle görülür bir narsizm/özseverlik duygusu yaratmıştır. Narsist kişilikler genellikle sınırlı güç ve şehvetlerinin sınırı yokmuş gibi davranır. Bütün her şey “ben”den ibaret sayıldığı için narsistlerin dış dünyayı algılaması, halden anlaması pek mümkün değildir. Yine narsistler başkalarına ait hak-hukuku görmezden gelerek ve her daim kendisini haklı görerek hep en önde, en gözde ve biricik olmak isterler. Sanki her şey sadece kendileri için vardır ve ne pahasına olursa olsun bütün her şeyin kendi amaçlarına hizmet etmesi lazımdır. Başkaları bu amaçlara hizmet ettiği sürece vardır, aksi halde yoktur ya da yok olmalıdır. Narsist kişilikler kendi planları akamete uğradığında öfkelerine hâkim olamaz, saldırganlaşır, hatta birtakım psikotik hallere maruz kalır. Tam bu noktada cemaatteki narsizmin kimi zaman abartılı tevazu formuna büründürülmüş bir kibir ve ucb şeklinde de tezahür ettiğini hatırlatmak gerekir. Bilindiği gibi abartılı tevazu kibir göstergesidir. “Övülmek isterseniz, alçakgönüllülüğü yem olarak kullanın” denilmesi de bundan olsa gerektir.

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=877

Ahlakî Tefessüh: Cemaat ve Tecessüs


Ahlakî Tefessüh: Cemaat ve Tecessüs

Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK
Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

(Bu makale, küçük çaplı takdim-tehirlerle, 09 Mart 2014 Pazar günü Star Açık Görüş gazetesinde yayımlanmıştır).


Türkiye’deki müslüman toplumun hatırı sayılır bir kısmı Fethullah Gülen ve cemaatini uzun yıllar boyunca dîn-i mübîn-i İslam’a hizmet eden bir ahlak ve fazilet cemaati olarak tanıyıp bildi. Hoş, bundan başka bir karakteristikle tanıması da pek mümkün değildi. Çünkü Gülen 1960’lı yıllardan bugüne kadar devam eden etkili vaaz sergüzeştinde bıkmadan usanmadan hep Allah korkusuna, toprağın altına, uhrevi hayat ve mahkeme-i kübra inancına vurgu yaptı. Sayısız vaaz ve nasihatinde her daim güzel ahlaklı bir insan, fazilet sahibi bir müslüman olma vurgusu da çok önemli bir yer tutardı. Güzel ahlaklılığa vurgunun temelinde gıybet, su-i zan, tecessüs, tahassüs, yalan, iftira gibi reziletlerden uzak durmak, buna mukabil ihsan, birr, takva, hüsn-i muaşeret, af, merhamet, civanmertlik, diğerkâmlık (îsâr) gibi faziletlere ram olmak vardı. Gülen vaazlarının en temel temalarından birini oluşturan sıkı ahlakçılığın cemaat tabanındaki pratik tezahürleri ise ibadet ve taatta devamlılık gibi hasletlerin yanında namahrem kadın ve erkekleri halvetten sakındırmak, çok disiplinli bir haremlik-selamlık uygulamak, azami hassasiyetle gözü haramdan sakındırmak ve insanların mahrem ilişkilerine kayıtsız kalmak, hatta bu konuda kör, sağır ve dilsiz olmakla eşdeğer ölçüde duyarlı davranmak gibi fiillerle ifade olunurdu.

Ama gelin görün ki bugünlerde ülke gündemi “tarihin en büyük tele-kulak skandalı” diye nitelendirilen bir skandalla çalkalanıyor ve bu skandalın kuvvetle muhtemel faili olarak da öteden beri ahlak ve fazilet konusunda ödünsüz bir dinî söylemle tanınan Gülen cemaatine işaret ediliyor. Bu ironik durum, amiyane tabirle “tele-kulakçılık” ve “kasetçilik” diye ifade edilen reziletin İslami ahlak ve edep normları açısından neye tekabül ettiği meselesini kısa ve özlü biçimde ortaya koymayı gerektiriyor. Söz konusu reziletin İslam terminolojisindeki karşılığı tecessüs ve tahassüstür. Arap dilinde,“merak saikiyle gözetlemek, bir haber veya bilginin peşine düşmek, casusluk etmek” gibi anlamlar taşıyan tecessüs ahlâk terimi olarak da bir kimsenin özel durumunu merak edip öğrenmek için onun bilgisi ve rızası dışında gizli teftiş ve araştırmayı ifade eder.

Tecessüs her türlü gizli bilgi edinme çabasını ifade etmekle birlikte İslâmî kaynaklarda daha ziyade kötü maksatlı araştırmalara atıfla kullanılagelmiştir. Hiss kökünden türeyen tahassüs kelimesi de “gizli konuşmaları dinleme, kulak kabartma, bilgi toplama” gibi anlamlara gelir; fakat çeşitli kaynaklarda tecessüsün özellikle gizli kalması istenen bir duruma vâkıf olmak için kötü niyetle araştırmayı, tahassüsün ise bir konuda haber toplamaya çalışmayı ifade ettiği, ilkinin kendi adına, ikincisinin ise başkası adına yapılan araştırmaya karşılık geldiği yönünde nüanslardan da söz edilmiştir. İnsanların mahrem ilişkilerini araştırmak, özellikle cinsel içerikli mahremiyetleri kayıt altına almak gibi fiiller de kuşkusuz tecessüs niteliğindedir; ancak bu tür bir tecessüs, sokak ağzında “röntgencilik”, psikiyatri terminolojisinde ise skoptofili ya da voyerizm diye adlandırılan parafilik sapkınlığa benzer bir davranış bozukluğunu da imler gibidir.

İslâmî edep ve ahlakla ilgili en temel kuralların vaz edildiği Hucurât suresinde müslüman topluma, “Tecessüste bulunmayın” mealinde bir emir tevcih edilmiştir. Taberî gibi bazı müfessirler bu ilahi emri, “Birbirinizin gizli saklı yönlerine merak salmayın, birbirinizin kusurlarını faş etmek arzusuyla sırlarını araştırmayın. Siz siz olun, insanların bilginiz dâhilinde olmayan sırlarıyla değil de aşikâr olan halleriyle ilgilenin, onları bu açık halleriyle övün ya da zemmedin” diye izah etmiştir. Hz. Peygamber de ahlaken marazlı kimselere ve/veya münafıklara hitaben, “Müslümanların dedikodusunu yapmayın, onların gizli ayıp ve kusurlarını araştırmayın. Her kim onların gizli kusurlarının peşine düşerse, Allah da onun gizli kapaklı ayıplarını araştırır. Allah kimin kusurlarını araştırırsa, onu bizzat kendi evinin içinde dahi rezil rüsva eder” buyurmuş, diğer bazı hadislerde isebir kimsenin insanların gizli halleriyle ilgili bilgileri saklaması durumunda Allah’ın da kıyamet gününde onun ayıp ve kusurlarını saklı tutacağı, buna karşılık insanların özel hayatlarına dair bildiklerini etrafa yayanların kıyamet gününde gizli kötülüklerinin açığa çıkarılıp rezil edileceği vurgulanmıştır.

Fethullah Gülen’in hemen her vaazında “insanlığın iftihar tablosu” diye atıfta bulunduğu nebevi öğretide telkin ve tavsiye edilen ahlak işte böyle bir ahlaktır. Bu noktada, “Tecessüs konusu olan ayıp ve kusurun toplumu ilgilendirmesi ve gizli-saklı kalması halinde kamu menfaatine zarar verecek olması durumunda zaruri olarak tespit ve gerektiği kadar teşhir edilmesinde beis yoktur” gibi bir fetvadan söz edilebilir; lakin insanların özel hayatlarının görüntülü kayıt altına alınıp bu suretle harim-i ismetlerine tecavüzde bulunulmasını İslami edep normları dâhilinde tecviz edebilecek bir fetva üretmek hiç mümkün değildir. Kaldı ki tecessüsü kamu yönetimi bağlamında ele alan İslam âlimleri resmi görevlilerin dahi zaruret olmadıkça insanların özel hayatlarını denetleyip gözetleyemeyeceklerini belirtmiş ve buna delil olarak da şu meşhur rivayeti nakletmişlerdir:
Hz. Ömer Medine sokaklarında dolaşırken bir evden tuhaf sesler geldiğini fark eder. Ardından evin duvarından atlayarak içeri girer ve evde içki âlemi yapıldığına tanıklık eder. Bunun üzerine ev sahibine çıkışır; ancak ev sahibi Hz. Ömer’e tecessüsü yasaklayan Hucurât 49/12. ayet ile evlere kapılarından girilmesi gerektiğini bildiren Bakara 2/189 ve başkalarının evlerine selamsız-sabahsız ve hane halkından izinsizgirilemeyeceği hükmünü içeren Nûr 24/27. ayeti hatırlattıktan sonra, “Ben bir günah işledim, ama sen üç günah işledin” der. Hz. Ömer de bu söz üzerine ev sahibinden özür diler.Tefsir ve hadis kaynaklarında geçen başka bir rivayete göre de İbn Mes’ûd’un huzuruna bir adam getirilir ve “İşte bu, sakalından şarap damlayan berbat bir adamdır” diye şikâyet edilir. İbn Mes’ûd ise, “Biz ayıp kusur aramak ve bunun dedektifliğini yapmaktan men edildik. Bu sebeple biz ayıp ve kusuru açıkça gördüğümüz takdirde muaheze ederiz” demek suretiyle tam bir ahlak ve edep dersi verir.

İmam Gazâlî de İhyâ adlı meşhur eserinde, muhtesibin (kamu denetçisi, şehremini) yetki ve salahiyetini kullanma şartlarını sıralarken kötü bir işin soruşturma konusu edilebilmesi için tecessüs yoluyla açığa çıkarılmadan apaçık görünmesi gerektiğine dikkat çekmiş ve bir kimsenin evinin kapısını kapaması halinde kötü bir iş yaptığı şüphesiyle muhtesibin içeriyi gözetlemesinin caiz olmadığını söylerken Hz. Ömer’le ilgili mezkûr rivayeti nakletmiştir. Öte yandan Hz. Ömer bir konuşmasında insanları açık seçik biçimde yapıp ettiklerine bakarak değerlendireceklerini, saklı tuttukları işlerin Allah ile kendi aralarında kalacağını dile getirmiştir. Kur’an ve Sünnet temelli bu prensip uyarınca İslam âlimleri devletinyaptığı gizli denetleme, dinleme ve izlemeler konusunu işlerken dünyevî meselelerde zahire göre hükmedileceği, gizli hallere dair hükmün ise Allah’a ait olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Buna göre özel hayatın gizliliği temel bir haktır; insanların özel hallerini kendilerinin dışarı vurması veya gizledikleri şeylerin aleniyet kazanması gibi durumlar dışında bu hak ihlâl edilemez.

Başta Kur’an’ın tecessüsle ilgili kesin yasak hükmü olmak üzere, Hz. Peygamber ve sahabilerin ayıp kusur araştırmamak, başka insanların, özellikle de müslümanların ayıplarını saklı tutup faş etmekten kaçınmak hususundaki onca beyanlarına rağmen, bugün bu ülkede, neredeyse hemen her vatandaşın zihninde, “Acaba benim telefonum da dinleniyor mu? Acaba benim kasetim de internete düşer mi?” gibi düşüncelerin dolaşması ve bu durumun topyekûn bir paranoyaya yol açması acaba nasıl izah edilebilir? Dahası bu büyük reziletin kendini İslami ahlak ve edebe azami ölçüde riayet kıstasıyla tanımlamakla maruf olan bir cemaatle özdeşleştirilir hale gelmesi, ahlak ve fazilet söyleminin pratikte ahlaksızlığa dönüşmesi olgusundan başka neyle izah edilebilir?

Bütün bu tespit ve değerlendirmelerimize mukabil cemaat cephesinden, “Bizim bu tür işlerle hiç ilgimiz yok” şeklinde bir beyan sadır olması muhtemeldir. Fakat gerek cemaat medyasının tele-kulak skandallarını meşrulaştırma yönündeki müthiş çabası, gerekse Gülen’in, “Bir büyük zat… Bir dönemde, senelerce evvel… Bana bir akşamüstü bir telefon geldi… Dediler ki nefsine uyarak bir yerde bir alüfte ile buluşmaya gidiyor ve aynı zamanda birilerini de komplosu olabilir…” diye devam eden konuşması, cemaatin kâh devlet bünyesinde güç ve nüfuz kazanma, kâh devlet kurumlarına sızma, kâh yeri ve zamanı gelince çok etkili bir tehdit ve şantaj malzemesi olarak kullanma gibi saiklerle hemen her türlü tecessüs işini itinayla yaptığını ve/veya en azından tecessüs yoluyla elde edilen gizli ses ve görüntü kayıtlarını tıpkı bir mıknatıs gibi kendine çekip topladığını belgeler niteliktedir ki bu da bize göre ahlâkî tefessühün (çürüme ve kokuşma) ta kendisidir!

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=895

İlahiyatçı Akademisyenlerin Bildirisi ve İlahiyat Akademyası


Bugünkü tarihten yaklaşık bir ay kadar önce 110 İlahiyatçı akademisyen, 17 Aralık operasyonuyla patlak veren ve bütün ülke gündemini aylarca işgal eden gelişmelerle ilgili ortak bir bildiri yayınladı; fakat imza sahipleri arasında ismimin de yer aldığı bu bildirideki, “demokratik yollarla halk tarafından seçilmiş olan meşru otoriteye itaat ana ilkedir” ifadesi farklı çevrelerden farklı tonlarda eleştiriler aldı. Bu durum hem eleştiri konusu olan ifadeyle ilgili bir tavzihi, hem de Türkiye’deki İlahiyatçı profiline dair genel bir tenkit ve tahlili gerekli kıldı.

Bildiriye yönelik en ağır eleştiriler bazı İlahiyatçı akademisyenler ile İlahiyat fakültelerindeki ilmî çalışmaları takip eden kimi entelektüel çevrelerden geldi. Mesela, Prof. Dr. İlhami Güler bildiri sahiplerini, “İlahiyat fakültelerindeki ‘akademisyen’ ilahiyatçılar ise henüz ‘ulema’nın tarihsel saygın-tarafsız misyonunu (vicdan ve hakkaniyet) ve yerini doldurabilecek ilmi-ahlaki ağırlığa-çapa ve siyasi bağımsızlığı haiz olmadıkları için bir kısmı ‘bildiriler’ ile siyasi ‘taraf’ olmuşlardır” diye eleştirdi. Bu eleştiriden anlaşıldığı kadarıyla, kendisini öteden beri din ve ahlaki değerler üzerinden tanımlayan bir cemaat ve/veya hareketin siyasî alanda hiçbir risk almadan, ortaya hiçbir siyasi sermaye/emek koymadan hükümet ve devleti anahtar teslimi temellük etmek üzere dört bir koldan taarruza geçtiği, bu arada dinî değer ve sembolleri da alabildiğine aşındırmakta hiçbir beis görmediği bir vasatta, İlahiyatçı akademisyenlerin bütün bu olup bitenler karşısında suskun kalıp konuşmaması hem ulemaya yakışan bir saygınlık ve tarafsızlık, hem de ilmî ve ahlaki çaplılığın göstergesi olmakta, buna karşın seçimle iş başına gelip ülkeyi yönetme hakkını elde etmiş bir iradeyi olmadık yol ve yöntemlerle devirme girişimine tepki koymak, ulemanın itibarına gölge düşürmesinin yanında ilmî ve ahlaki açıdan da çapsızlığa tekabül eden bir siyasi duruşu tanımlamaktadır.

Bu gerçekten çok insafsız ve acımasız bir eleştiridir. Zira söz konusu bildirideki meşru siyasi otoriteye itaat vurgusu, hem böyle bir bildirinin kaleme alınıp yayınlanmasını gerektiren dış bağlam, hem de bildiri metnindeki iç bağlamdan anlaşılacağı gibi, “gassâlin elindeki meyyit” misalince siyasi iktidara koşulsuz biat ve teslimiyet anlamına gelmediği gibi, iktidarın her icraatını peşinen tasvip fikrini de içermemekte, aksine siyasi gücünü seçim yoluyla elde etmiş bir iradeyi hile, desise ve kumpas yoluyla bertaraf etme girişimine asla rıza göstermemek, dolayısıyla siyaset oyununun siyasi alanda kuralına göre oynanması, cemaat denen yapının da haddini bilip kendi işine bakması gerektiğini imlemektedir. Kaldı ki Güler’in bildiriye imza atan İlahiyatçı akademisyenleri eleştirdiği yazıdaki, “Demokratik toplumlarda STK’ların faaliyet alanları bellidir. Kendini “dini cemaat” olarak lanse etmiş bir camia-çevre veya topluluğun, sivil-kültürel, ahlaki, eğitimsel faaliyetin dışına çıkarak kendine ‘mehdilik’ misyonu ile oluşturulan ‘irrasyonel’ politik ‘ütopya’lar koyması ve bu hedefe ulaşmak için yabancı istihbaratlar ile ‘diyalog’a girerek kendi ülkesinde demokratik mekanizmalarla iktidara gelmiş bir Hükumeti illegal ve korsan yöntemler ile düşürmeye kalkışması, asla kabul edilemez.” şeklindeki ifadeleri de söz konusu bildirinin gerekçesiyle birebir örtüşmekte, bu yüzden de eleştiri kendi içinde çelişmektedir.

Kanımca bildiriye yönelik eleştirilerdeki temel motivasyon siyasi iktidara kızgınlık, kırgınlık ve gücenmişlik sendromudur. Münhasıran İlahiyat alanıyla ilgili olarak konuşmak gerekirse, siyasi iktidarın açık veya zımnî desteğiyle YÖK’te güç ve salahiyet sahibi olan kimi figürlerin totaliter tutumları ve katı muhafazakâr (gelenekçi ve selefi) karakterli düşünce yapılarıyla tanınan bu figürlerin İlahiyat fakültelerine “Ben yaptım oldu” tarzında müdahalede bulunma çabaları söz konusu kızgınlık ve kırgınlığın önemli sebeplerinden biri olarak görülebilir. Bunun yanında çeşitli üniversiteler ve İlahiyat fakültelerinde “paralel yapı”ya mensup akademisyenlerin istedikleri gibi at oynatmalarına uzun süre göz yumulması ve bu zaman zarfında sayısız haksızlık, mağduriyet, dışlama, fişleme ve ötekileştirme gibi olumsuzlukların yaşanmış olması da kızgınlığın hatırı sayılır sebepleri arasında sayılabilir. Kızgınlık ve kırgınlık sendromunu yoğunlaştıran faktörler arasında, mevcut siyasi iktidar döneminde yalnızlaşma, unutulmuşluk hissine kapılma, birçok yönden hayal kırıklığına uğrama, beklentilerin boşa çıktığına tanık olma gibi birey merkezli travmatik tecrübelerden de söz edilebilir. Ancak bütün bu sebeplerden hiçbiri, halkın tercihiyle iktidar imkânını elde etmiş bir siyasi iradeyi son derece ilkesiz ve ahlaksız bir taarruzla devirme girişimini haklı kılmadığı gibi, böyle bir taarruz karşısında susmayı da ilim adamına yakışan tarafsızlık ve ilmî-ahlaki çaplılık diye tanımlamayı gerektirmez.

Bize göre asıl ilmî ve ahlaki çaplılık, 28 Şubat post-modern darbesi ve Gezi parkı kalkışması gibi olaylarla aynı kategoride tarih envanterine kaydedilecek olan 17 Aralık sürecinde İlahiyatçı akademisyenlerin suskun kalmamasıydı ki maalesef bu olmadı; aksine İlahiyatçı akademisyen camia, hemen her siyasal ve toplumsal krizde şahit olunduğu gibi, büyük oranda suskun kalıp kendini güvende hissedeceği bir siperde mevzi almayı ve olup bitenlere tarafsız gözlemci edasıyla seyirci kalmayı yeğledi. Ülkenin eşine az rastlanır türden bir kaosa sürüklenmeye çalışıldığı bir vasatta İlahiyatçı akademisyenler kahir ekseriyetle pusmuşluğun en güzel temsilini ortaya koymuş olmasına rağmen bu sinik, silik ve özgüvensiz duruşu ilim adamına yakışır saygınlıkla eş tutmak objektif bir tespit ve değerlendirme olmadığı gibi inandırıcı da değildir.

Kabul etmek gerekir ki İlahiyatçı akademisyen camianın zor zamanlarda kendini ortaya koyma ve inisiyatif alma konusundaki genel sicil karnesi maalesef çok bozuktur. Bunun temel sebeplerinden biri,  Prof. Dr. Ömer Özsoy’un İlahiyatlarla ilgili bir yazısında dile getirdiği gibi, toplumun bütün kesimlerinde hâkimolan sorunlu İlahiyat algısıve bununla bağlantılı olarak İlahiyat alanının Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde ciddi bir meşruiyet krizi yaşamasıdır. Daha açıkçası,Türkiye’de İlahiyat alanı ilmî ve toplumsal bir ihtiyaç olarak değil, siyasi bir lütuf olarak algılanmakta, dolayısıyla İlahiyatçılar da toplumun ihtiyacına cevap veren saygın bir kadro, bir ilim ordusu olarak değil, tabiri caizse, sığıntı veya besleme olarak görülmektedir. Daha da vahimi, bu algının çoğu İlahiyatçının bilinçaltını da kuşatan bir kültür haline gelmişolmasıdır. Nitekim İlahiyatçılarımız güvenilir danışman olarak hizmet verirken de, zor zamanlarda tarihe tanıklıktan içtinap ederken de, muhtaç oldukları meşruiyeti hep bu kültürden devşirirler. Sorunun doğru adını koymak gerekirse, en azından Cumhuriyet dönemi itibarıyla, İlahiyat alanı başından beri bir meşruiyet krizi yaşamaktadır. Bu kriz önemli ölçüde İlahiyatların kuruluşamacını dünyevileştirme ve çağdaşlaştırma gibi kavramlarla hatırlayan toplumsal hafızayla irtibatlıdır. Toplumun önemli bir kesimine göre İlahiyat fakültelerine biçilen bu misyon toplumsal ihtiyaçların bir ifadesi değil, siyasal elitlerin tercihlerinin bir yansımasıdır. Aynı hafızaya sahip başka bir kesime göre ise İlahiyat tam da bu hedeflerden saptığı için meşruiyetini kaybetmiştir.

Evet, İlahiyat fakültelerinin öteden beri siyasi bir inayet/lütuf olarak algılanması ve bu algının bizzat İlahiyat camiası tarafından da kanıksanması, camianın kendisini hem besleme olarak görmesi hem de lütuf sahibine şükran borçlu olduğunu hissetmesi gibi kötü bir sonuç doğurmuştur. Bunun yanında, İlahiyatçı akademisyenlerin toplumsal taban olarak Cumhuriyet tarihinin özellikle Tek Parti döneminde aşağılanan, kimi zaman da çok sıkı takibata uğrayan dindar-muhafazakâr kesime mensup olması ve aynı zamanda Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan dinî alana tazyik neticesinde kayıt dışı yapılanmalar şeklinde vücut bulup hayatiyetlerini uzun yıllar boyunca bu minvalde sürdürme mücadelesi veren dinî grup ve cemaatlerle çok sıkı bir bağının bulunması İlahiyat akademyasında “din içinde din” ya da “dine karşı din” diye ifade edilebilecek çatışma ve ayrışma zeminleri oluşturmuştur ki bu olgunun çok çarpıcı tezahürlerini belli bir dinî cemaat ve harekete mensubiyeti bulunan İlahiyatçı akademisyenler ile İlahiyat öğrencilerinde gözlemlemek mümkündür.

Türkiye’de Cumhuriyet tecrübesi, özellikle başlangıçtan Tek Parti döneminin sonuna kadar, Osmanlı bürokratik elitinin bir başarısı olarak tarihe geçen Tanzimat fermanından itibaren halka tepeden bakan ve kendi iradesini taşımaya müsait olmadığı noktasında halktan şüphe duyan, ama halkın da kendisinden şüphe duyup nefret ettiği aydın tipinin söz sahibi olduğu bir dönemolarak karşımıza çıkar. Bunun yanında bilhassa Tek Parti’nin iktidar yıllarındaki uygulama itibariyle Cumhuriyet dönemindeki modernleşme tarzı Osmanlı’daki sentezci tarzın aksine geçmişi tümden reddedici ve kök sökücü bir özellik taşır. Öyle ki bu dönemde devletçi elitin tarih ve gelenekle irtibatı koparmaya yönelik siyasi modernleşme politikası devletin toplumla bağlarının kesilmesi gibi bir sonuç vermiştir. Hâl böyle olunca devlet toplumla işe koyulmak, toplumla birlikte hareket etmek yerine, muhayyilesindeki ulusa tekabül edecek hayali bir toplum üzerinden politikalar üretme yoluna gitmiştir. Dahası, devlet gerçekte var olan toplumu silip süpürmüş, toplumsal tabandan gelen hiçbir talebi meşru görmemiştir. Devletçi elitin bu tutumu, geniş toplumsal katmanları resmî modernleşme/modernleştirme projesine küstürdüğü gibi muhafazakâr kesimlerin hem reaksiyoner hem de ürkek ve korkak bir tavır takınmasına sebebiyet vermiştir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren dinî alana uygulanan baskı politikaları bir yandan muhafazakâr halk kesimlerini Osmanlı döneminden tevarüs edilen ve o dönemin toplumsal dokusunda çok önemli bir işlev gören tarikatlar, cemaatler, vakıflar gibi sivil yapıların çatısı altına sığınmaya sevk ederken, bir yandan da bu kesimlerde devlete karşı iflah olmaz bir güvensizlik duygusunun güçlenmesi ve bununla bağlantılı olarak ürkeklik ve korkaklığın özümsenmesi gibi çok kötü bir sonuç vermiştir. Kuşkusuz tarikatlar ve cemaatlere yönelik rağbetin arka planında göç, şehirleşme, metropollerde hayata tutunabilme ve dinî tecrübeyi yoğun biçimde yaşama arzusu gibi daha birçok sosyolojik ve psikolojik etkenden de söz edilebilir; fakat bütün bu etkenler bir yana, cemaatler ekseninde oluşturulan alt kimlikler ve mensubiyetler İlahiyat akademyasına da önemli ölçüde taşınmış ve bu durum İlahiyatçı akademisyenlerde çift kimliklilik gibi patolojik bir duruma yol açmıştır. Bu durum kimi zaman resmi İlahiyat çatısı altında cemaat, tarikat menşeli asıl kimlik ve aidiyetini gizleme, temekkün şartı oluştuğunda ya da yeterli güç tedariki hâsıl olduğunda ise kendi cemaatinin çıkarlarına hizmet etme şeklinde dışa vurmuştur. Yine aynı durum çok kere de İlahiyatçı akademisyenin kendi cemaatinden bağımsız hareket etmemesi, kendi adına görüş bildirmemesi ve hep cemaat hiyerarşisindeki üst mercilerden gelecek talimatlar uyarınca tutum ve davranış tarzını belirlemesi gibi sonuçlar doğurmuştur ki 17 Aralık sürecinde tanık olunan İlahiyatçı suskunluğu bir yönüyle cemaat ve tarikat menşeli bu alt kimlikler ve mensubiyetlerle, diğer bir yönüyle de Cumhuriyet’in başından beri sık sık yaşanan dinî alana baskı politikasının kalıcı yan etkilerinden biri olan ürkeklik, korkaklık ve özgüvensizlik travmasıyla ilgilidir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=916

Beddua Seansları Bitti, Kerbela Mersiyesi Verelim: “Medet Ya Mazlum Hüseyin!”

Temel dinî metinler, kavramlar, kıssalar ve gerçekte siyasi içerikli/nitelikli olduğu halde kasd-ı mahsusla dinî kisveye büründürülüp mitleştirilen bazı tarihi olayların İslam coğrafyalarında öteden beri çok değerli bir sembolik sermaye olarak kullanılıp semerelendirildiği gayet iyi bilinen bir gerçektir. Yinekülliyenhayali olduğu halde İslam literatüründe tarihî gerçek gibi kendisine yer bulmuş birtakım kurgusal hadiselerin mevcudiyeti de iyi bilinmektedir.
Kurgusal tarih üretme ve böyle bir tarihten delil devşirip hasmı ilzam etme hususunda Şia’nın en mahir fırka olduğunu belirtmek gerekir. Öyle ki bazıŞiîtefsir kaynaklarıHz. Âişe, Hz. Ömer ve Hz. Osman gibi sahabilere yönelik derin kin ve nefretin bir göstergesi olarak, meşhur İfk hadisesinde Hz. Âişe’nin Hz. Peygamber’e, “Evladım diye ölümüne üzüldüğün İbrahim var ya, işte o çocuk senin değil, filan Kıptinin sulbündendir” dediğine dair akla ziyan sözler içerir. Üstelik bu tür sözler çok kere İmam Muhammed Bâkır ve Cafer es-Sâdık gibi fazilet sahibi isimlerin dilinden nakledilir.
İslam irfan geleneğinde rüya, keşf, ilham gibi kavramlarla ifade edilen bilgi kanallarının muhtelif dinî cemaatler ve hareketlerce istismar aracı olarak kullanıldığı da müsellemdir. Nitekim Fethullah Gülen ve takipçilerinin bilhassa son günlerde dillerine pelesenk ettikleri Hz. Peygamber temalı düzmece rüya hikâyeleri söz konusu istismarın belki de en vülger şekli olarak tarihe geçmeye namzettir. Gülen hareketi her ne kadar tarifsiz bir özseverlikle kendini İslam dünyasındaki tüm dinî gruplar ve oluşumlardan farklı ve ayrıcalıklı görse de, yeri ve zamanı geldiğinde yahut iş başa düştüğünde en başta irfan ve tasavvuf kültürü olmak üzere İslam medeniyetindeki tüm birikimi”miri malı” gibi kullanıp kirletmeyi marifet bilmektedir.
Rüyaları heder etmek
Rüya, Gülen hareketinin kirletip heder ettiği irfânî-tasavvufî kavramların başında gelir, denilse yeridir. Oysa İslam tasavvuf kültüründe idrâkât/vâkıat/letâifgibi derin anlamlı kelimelerle de isimlendirilen, üstelik seyr-i sülûkun önemli bir unsuru olarak görülen rüya irfanî epistemolojide marifet ve hikmet kaynağı olarak kabul edilir. Yine Hak kaynaklı sadık rüyalar insanı tövbe, taat ve ibadete sevkedici olarak bilinir. Sözüm ona Hz. Peygamber sayesinde sınav sorularına muttali olmaya veya tweet sayısını ikiye katlatmaya yarayan rüyalar ise şeytan ve nefs kaynaklı “adğâsü ahlâm” diye nitelendirilir.
Kur’an’da geçen kıssalar ve bu kıssalardaki kahramanlar da bilhassa hal-i hazırdaki verili duruma uyarlanmak üzere ideolojik tarih perspektifiyle okunduğunda kitleleri motive edici bir istismar aracına dönüşebilmektedir. Bu konuda özellikle Fethullah Gülen’in çok mahir bir vaiz olduğu izahtan varestedir. Ayrıca vaizlikte en değerli sermayenin kıssa, menkıbe ve fiten edebiyatından devşirildiği öteden beri bilinen bir şeydir.
Vakti zamanında dersini iyi çalışarak hayli vaaz sermayesi biriktirdiği anlaşılan Gülen çok kere Kur’an kıssalarını başka kaynaklardaki menkıbevi anlatımlarla harmanlayarak kendine ve başını çektiği harekete uyarlama konusunda pek mahirdir. Nitekim herkul.org sitesinde yayımlanan bir metinde, Hz. Peygamber’in, “Ümmetimden ahir zamanda kutsiler çıkacak; onlar benimle Kevser havuzunun başında buluşacak” dediğine dair yorumlanmış bir rivayete istinaden kendi takipçilerini, “Eykutsiler! Devlet kuşu, saadet kuşu sizin başınıza taa devri saadette taç olarak konduruldu biliyor musunuz? İki cihan serverinin soluduğu sohbet atmosferinden çıkan müjdeliler sizsiniz. Dünya sahnesinin son kutsi oyuncuları bu lütuf sizedir, bu piyango sizedir. Bu büyük görev sizedir ey seçilmiş kutsiler. Her gece Rasul-u Zişan’ın başınızı okşadığına, sırtınızı sıvazladığına inanır mısınız? Sizi günahlardan koruduğunu söylesem inanır mısınız? İkinci devr-i saadetin seçilmişleriniz dersem inanır mısınız?” diyerek motive edip bir çırpıda haşhaşileştirebilmektedir.
Cemaati Haşhaşileştirmek
Bu ifadelerde sıkça geçen “kutsiler” kelimesinin “sahabiler” anlamına geldiğini belirtmek gerekir. Hâliyle Gülen misyon ve konum itibariyle Hz. Peygamber’i, Gülen’in takipçileri de sahabeyi temsil etmektedir. Gülen ve takipçilerinin “Ben” ve “Biz” idraki böyle olunca,  muhalif ve hasım konumunda ki insanların Firavun ve Nemrutla özdeşleştirilmesi gayet tabii hale gelebilmekte, dolayısıyla söz konusu insanların kendilerini mümin ve Müslüman olarak görüp bilmeleri böyle bir 
patolojik idrakte hiçbir değer ve anlam  ifade etmemektedir.
Son günlerde, Gülen ve medyadaki belli başlı temsilcilerinin yeniden kutsallığa soyunup bir takım kıssalar ve dinî temalı tarihî olaylar üzerinden konuşmaya başlaması rüya gibi diğer istismar araçlarının bizzat kendileri tarafından sulandırılmasına ve işlevsiz kalmasına bağlanabilir. Kim bilir belki de Gülen ve ekürisi bugünlerde sık sık rüya göremiyor ya da artık rüyalarına Hz. Peygamber teşrif etmiyor(!) Hâliyle bu durum özellikle tabandaki kitlenin dağılmasına mani olmak için yeni bir manevi motivasyon ve destek aparatına ihtiyaç hissettiriyor. Son günlerde keşfedilen kullanışlı istismar aparatı, İslam tarihindeki birtakım dramatik ve trajik olaylara atıfla konuşmak, bu olayların kahramanlarına ait rolleri kendi konum ve pozisyonlarına uyarlamak gibi görünüyor. Söz konusu istismar aparatının son kullanım örneklerinden biri Zaman gazetesi genel yayın yönetmeni olarak tanınan şahsın, “Ey Kûfe Halkı!” başlıklı yazısında (Zaman, 29 Aralık 2014) karşımıza çıkıyor.
Bu şahıs kendisini ve mensup olduğu hareketi Hz. Hüseyin ve onunla birlikte Kerbela’da şehid düşen bir grup müminle, hâl-i hazırdaki siyasi otoriteyi de Yezid’le özdeşleştirmekte, üstelik bu özdeşliği kurarken Anadolu Alevi-Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Cengiz Hortoğlu’nun Zaman gazetesinde yayımlanan bir yazısındaki “Kûfelilik ruhu” kavramlaştırmasına atıfla, “Sütten çıkmış ak kaşık gibi tertemiz ve masum cemaatimize Yezid’in bugünkü temsilcileri konumundaki siyasi otoritenin reva gördüğü bunca zulme sessiz kalan milyonlar tıpkı Kerbela’da işlenen zulme kâh devlet korkusu kâh menfaat kaygısıyla seyirci kalan Kûfe halkı gibidir” demeye getiriyor.
Bugünün Türkiye’sinde Hz. Hüseyin ve Yezid’i kim temsil ediyor meselesi bir tarafa, söz konusu şahsın referans kullanma ve argüman oluşturma tarzı ahlâkîlik, ilmîlik, ilkelilik, dürüstlük, tutarlılık gibi hiçbir müspet özellik taşımamakta, bilakis gerek müntesibi olduğu hareketin başındaki kişinin, gerek onun sıkı takipçilerinin her zaman ve zeminde yapageldikleri üzere, “hedefe ulaştıracak her türlü yola girip çıkmak mubahtır” anlayışını fiilî temsilde Makyavelizme rahmet okutturmaktadır. Zira Fethullah Gülen ve müntesiplerinin genelde Şia ve Şiîliğe, özelde Aleviler ve Aleviliğe hiç sıcak bakmadıkları, aksine öteden beri İslam’ın belki de en dar Sünnî yorumuna sahip çıktıkları hemen herkesin malumudur.
Gülen hareketinin son yıllarda Alevilerle yakından ilgilenmesi Alevi din ve İslam anlayışını onama veya bu kültürün çocuklarını bağrına basma gibi bir saikle değil, tıpkı dinlerarası diyalog meselesinde olduğu gibi, kendilerine alan açma veya nüfuzlarını her alana yayma projesinin bir aracı olarak görme ve bu uğurda bütün her şeyi basit bir nesne gibi kullanma stratejisiyle ilgilidir. Zira Said Nursi’nin Kürt olduğunu öğrenince buna hayıflandığına ve bu yüzden onunla vicahen tanışamadığına dair yaygın söylentilerin de ima/işaret ettiği gibi çok tahammülsüz ve dar kalıplı bir karakter ve kişiliğe sahip olan Gülen’in yıllar yılı savunduğu sözde sıkı gelenekçi Sünnî İslam anlayışında en azından heterodoksiye tekabül eden Aleviliğe kelâmî-itikadi açıdan hüsnü nazarla bakması ihtimal dâhilinde değildir. Kaldı ki bu zatın ve İlahiyat akademyasındaki temsilcilerinin dinî alanda geleneksel kabullere aykırı her yeni görüş ve yoruma ne denli mesafeli durdukları gayet iyi bilinmektedir. Meseleyi daha iyi kavramak için Yeni Ümit dergisinin Tarihsellik konulu elli sekizinci sayısındaki makalelere bakılabilir. Bu sebeple, Gülen ve hareketindeki sıkı gelenekçi kalın kabuğun bir anda kırılıp bertaraf olması pek olası değildir.
Yezid kim Hüseyin kim?
Haddi zatında Gülen ve takipçileri için amaca ulaştıran her şey, başta din ve dinî değerler/semboller olmak üzere insan, tarih, kültür, inanç gibi bütün her şey birer enstrümandır. Bütün bu enstrümanların her çeşit kullanımı ve istismarı mubah hükmündedir. Dolayısıyla Gülen’in “Ben Aleviyim” sözü de, malum Cami-Cemevi projesi de aynı hükme dahildir. İşte bunun içindir ki “Ey Kûfe Halkı” başlıklı yazının sahibi olan şahıs da bugün Kerbela, Hüseyin ve Yezid konusunda tıpkı “Her gün aşura, her yer Kerbela” diyen ya da Kerbela’yı cennet bahçesi, miraç yeri ve Kabe’nin muadili olarak gören bir Şiî veya “İmam Hüseyin Ata” kavramlaştırmasıyla tanınan Tahtacı Alevisi veyahut Yezid kelimesine “Kızılbaş Türkmenlerin varlığına kasteden herkes” gibi sembolik bir anlam yükleyen Evci Türkmen Alevisi edasıyla konuşmakta ve sonuçta bu tarihi hadiseyi mitleştirerek yorumlamaktadır.
Söz konusu şahsın bugün bir Şiî ve Alevi üslubuyla konuşmasına mukabil, Gülen’in İlahiyattan sorumlu elemanları çok yakın bir geçmişte (02 Mart 2014) durduk yere “Ailenin Korunması ve Mut’a Fitnesi” konulu bir sempozyum düzenleyip bu vesileyle hükümet cephesindeki bazı siyasi figürlere aba altından sopa göstermeye çalışırken Sünnîliğin yılmaz bekçisi ve Şiîliğin en yaman hasmı gibi davrandıkları da hafızamızdaki tazeliğini korumaktadır. Bu durum İbn Rüşd’ün tehafüt tartışmasında Gazali’yi eleştirmek için zikrettiği, “Eş’arîlerle Eş’arî, sûfîlerle sûfî, filozoflarla filozof olmuştur” sözünü hatırlatmaktadır.
Bahsi geçen sempozyumun düzenlendiği tarihlerde Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan bir değerlendirme yazısına göre, “Tapeler, hakaretler havada uçuşurken Gülen Hareketi’nin bir anda mut’a başlıklı bir sempozyum düzenlemesi ancak iki sebeple açıklanabilir. Ya organizasyon sahipleri böyle bir çalışmanın 15-20 umre sevabına denk geldiğini düşünüyordur ya da birilerine açıkça ‘Elimizde mut’a nikâhına dair kayıtların var’ yollu üstü kapalı bir tehdit mesajı yollanıyordur.
Burada Gazâlî’den söz edilmişken şunu da belirtmek gerekir ki Kerbelâ hadisesinde Gazâlî ne Şiîler gibi bu hadiseyi mitleştirip Yezid’e lanet okumayı, ne de Ebû Bekr İbnü’l-Arabî ve diğer bazı âlimler gibi Hz. Hüseyin’i bölücülük ve ayrılıkçılık gibi veballerle sorumlu tutmayı isabetli görür. Aksine Gazâlî Ehl-i Sünnet’in çoğunluğunca da benimsenen itidalli ve ihtiyatlı bir yaklaşımla Hz. Hüseyin’in mazlum olarak öldürüldüğünü söyler ve fakat ardından beddua edip lanet okumayı vird-i zeban haline getirenleri de çok yakından ilgilendiren şu ifadeleri ekler: “Bir kişi hayatı boyunca, örneğin İblis’e, Ebû Cehil’e, Ebû Leheb’e ya da şerli insanlardan herhangi birisine lanet okumazsa, o kişiye niçin lanet okumadın diye sorulmaz. Buna mukabil bir Müslüman’ı Allah katında günahsız ve suçsuz olduğu bir konuda zemmedip lanetleme hatasına düşerse helake maruz kalır.”
Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 15 Ocak 2015
Kaynak: http://haber.star.com.tr/acikgorus/beddua-seanslari-bitti-kerbela-mersiyesi-verelim--medet-ya-mazlum-huseyin/haber-987340

Din Referanslı Radikalleşmenin Kaynakları ve Motivasyonları

4 Şubat 2015 tarihinde İstanbul Aydın Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından “Bölgede Dinî Cereyanlar” (İslâmî Mezhepler ve Radikalleşme) konulu bir çalıştay düzenlendi ve bu çalıştaya üniversitenin mütevelli heyet başkanı Dr. Mustafa Aydın, Prof. Dr. M. Saim Yeprem, Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, Prof. Dr. Yasin Aktay, Prof. Dr. Talip Küçükcan, Prof. Dr. Kenan Gürsoy, Prof. Dr. M. Ali Büyükkara, Prof. Dr. Mehmet Evkuran, Dr. Necdet Subaşı, Ayşe Böhürler, Mehmet Akif Ersoy ve Turan Kışlakçı gibi tanınmış birçok isim iştirak etti.
 
Star gazetesinin 8 Şubat 2015 tarihli nüshasında da haber olarak yer alan çalıştayın iki oturumunda şu tür sorular ve sorunlar hakkında konuşuldu: İslam dünyasındaki yüksek gerilimin sebepleri nelerdir? Bu gerilimin düşürülmesi için neler yapılması gerekir? Radikalleşme eğilimleri hangi kaynaklardan besleniyor? Bölgesel düzeyde etkin radikal dinî hareketlerin Türkiye’yi etkileme potansiyelleri nedir? İslamofobinin yükselişi ile mezhebî gerilimler arasında ne tür bir ilişki ve etkileşimden söz edilebilir? Müslüman kardeşini önce tekfir, ardından katledecek bir ruh haline sahip olmanın psiko-sosyal temelleri nedir? Sanal network cemaatlerinin bütün bu olumsuz gelişmelere katkısı nedir? Mezhepçiliği kırmak için mezhepliliğe yaklaşım tarzı nasıl olabilir? Tedhişçi Selefi yayılmacılığın tesiri nasıl azaltılabilir? Sufilik ve tasavvufa ön açmanın radikalleşme sorununu çözme kapasitesi ne olabilir? 
 
Motivasyon ve angajman 
 
Bütün bu sorular ve sorunlarla ilgili tespitler/teşhisler bağlamında ilkin çağdaş dinî hareketlerdeki radikalleşmenin bizatihi dinden veya temel dinî metinlerden kaynaklanıp kaynaklanmadığı meselesine değinmek gerekir. Kanımca radikalleşme olgusunda kaynaktan ziyade motivasyonlar, küresel ve emperyal angajmanlar daha belirleyici faktörlerdir; bizatihi din ve dinî metinler ise araç mesabesindedir. Hatta denilebilir ki din mevcut toplumsal ve siyasal duruma göre dirlik ve düzeni pekiştirme veya kaosu körükleme gibi farklı işlevler kazanan ve daha ziyade meşrulaştırma aracı gibi kullanılan bir şeydir. 
 
Daha açıkçası, İslam dünyasında güçlü bir siyasi düzen, nizam ve üst otorite bulunduğunda, din mevcut düzen ve nizamı pekiştirici bir çimento işlevi görebilir.
 
Ama diğer yandan da tıpkı bugün tanık olunduğu gibi, İslam dünyasının farklı coğrafyalarında kargaşa ve kaos hüküm sürerken din çatışma, ayrışma ve aynı zamanda manipülasyon aracına dönüşebilir. Bu durum mezhepler için de geçerlidir. Güçlü bir siyasi ve toplumsal istikrar ikliminde mezhepler İslam âlemi için zenginlik olabilirken veya en azından böyle algılanmaya müsaitken aksi durumda farklı mezhebi kimlikler ve aidiyetlere sahip müslüman grupların geriye dönük hesaplaşma ve çatışmasının başat unsurlarından biri olarak manipüle edilebilir.
 
Osmanlı’dan sonra 
 
Gerek din referanslı radikalliğe savrulmaların, gerekse farklı mezhep ve meşreplere sahip müslüman gruplar arasındaki ihtilaf ve çatışmaların daha ziyade Ortadoğu merkezli olması din ve mezhep olgusunun siyasi kaosun hüküm sürdüğü vasatlarda ayrışma, çatışma ve aynı zamanda meşrulaştırma aracına dönüştüğünü tescilleyen bir gerçekliktir. İslam ve müslümanların dünya üzerindeki en son ve büyük siyasi gücü olan Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekildiği günden bu yana devam eden Ortadoğu merkezli kaosta emperyal angajmanların çok önemli rol oynadığı şüphesizdir. Ancak müslümanların bu angajmanlara açık ve kolayca ayartılmaya teşne olmasının genel anlamda bütün ümmetin ruh sağlığının bozulmasıyla yakından ilgili olduğu da belirtilmelidir. Bununla birlikte din referanslı radikalleşme ve şiddetin İslam dünyasında daha ziyade kimlikleri reddedilen, yaşam alanından itilip güçsüzleştirilen ve bu yüzden hem kimliğini ispat hem de kendine güç ve nüfuz alanı açma hedefine odaklamış çevrelerce başvurulan bir yol olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Zira meşru yoldan hedefe ulaşmanın hem daha maliyetli hem de daha fazla mesai gerektirdiği malumdur. 
 
Genelde İslam dünyasında, özelde Türkiye sathında dinî radikalleşmenin temel faktörlerinden biri tek hakikatçi söylemin giderek güç kazanması ve çokça taraftar bulmasıdır. Şiî dünyasında siyasetle içiçelik arz eden ruhanî hiyerarşinin dinî bilgide tek hakikatçiliği topluma empoze ederek farklı görüş ve yorum kültürünü ortadan kaldırdığı söylenebilir. Ancak bu tespit sadece Şiî dünya için geçerli değildir. Zira bugün Sünnî muhitte ve Türkiye’de de dinî alanda tek hakikatçi anlayışı benimseyen, geniş kitlelerde dindarlık ayrışması veya ölçümüyle ilgili tartışmaları körükleyen dinî-siyasî hareketler ve sekter üsluplu vaiz tipolojilerinin hiç de az sayıda olmadığı aşikâr bir gerçektir.
 
Tek hakikatçilik söylemi  
 
Tek hakikatçilik aynı dinin müntesiplerini birbirine düşürmenin yanında hâkim dinî görüş ve kabulün temsilcilerine durumdan vazife çıkarıp kendilerine dinî bir ödev yükleme fikri de aşılıyor. Hâliyle din dili sivil, hoşgörülü ve farklılıklara tahammüllü karakterini kaybediyor. Ali Bardakoğlu’nın tespitiyle, İslâm dünyasında teoride kısmen, pratikte daha belirgin biçimde ortaya çıkan ve hayat tarzı haline gelen, her biri “tek hakikatçi” söyleme sahip katı gelenekçilik (Şiî ve Sünnî formlarıyla), siyasal İslâm, Selefilik, modernizm ve laiklik gibi birbirinden hayli farklı söylemlere sahip akımlar giderek güçleniyor. Sadece Afrika, Afganistan ve Pakistan’da değil, her bir İslâm ülkesinde şahit olunduğu üzere dinî alanda görüş farklılaşması çoğulcu bir perspektifle zenginlik olarak algılanmıyor; aksine tam bir çekişme, kavga ve birbirini yok etme gerekçesi olarak kullanılıyor. 
 
Bütün bu kötü gidişata rağmen, dinî referanslarla şiddet ve terör üreten Işid gibi hareketlerin günümüz Türkiye’sinde niçin geniş taban bulmadığı merak konusu olabilir ve bu bağlamda Türkiye’nin siyasi otorite ve nizam açısından istikrarlı bir ülke olması, Türk halkının “devlet”i baba gibi algılaması, ayrıca Diyanet kurumunun dinî alanda bir regülatör işlevine sahip bulunması gibi tespitler yapılabilir. Bu arada Türkiye’nin siyasi istikrardan ihraz ettiği inisiyatif imkânını bütün bir İslam dünyasına yansıtıp ümmetin dağılmış koyunlarına çobanlık yapmasının imkân dâhilinde olup olmadığı meselesine de kısaca değinmek gerekir.     
 
İttihad-ı İslam fikri
 
Bir bakış açısına göre 20. yüzyılın başlarında sıkça konuşulup tartışılan “İttihad-ı İslam” fikrinin bugün yeniden gündeme taşınması ve siyasi/seküler anlamda halifeliğin ihyası İslam dünyasındaki kaosa son verecek bir üst otoritenin tesisine yönelik ciddi bir tekliftir. Ancak başka bir bakış açısına göre bu teklif son derece romantiktir. Zira her şeyden önce İslam dünyasında hilafet veya siyasi liderliği temsil rolünü hangi ülkenin üstleneceği belli değildir. Üstelik hilafet kurumunun hâlen T.B.M.M. bünyesinde mündemiç bulunduğunu söylemenin reel düzlemde hiçbir anlamlı karşılığı yoktur. Türkiye’nin genelde İslam dünyasına, özelde Arap âlemine din üzerinden konuşarak veya dinî mesajlar yollayarak liderlik yapması da söz konusu değildir. 
 
Türkiye’nin mezhepler üstü ve son derece kuşatıcı bir din diliyle konuşsa dahi böyle bir liderliği deruhte etmesi pek mümkün görünmemektedir. Zira Arap ve Acem (Şiî) dünyası mezhep konusunda bizden çok daha tutucu ve daha mahirdir. Kaldı ki bütün bir İslam dünyasının hâl-i hazırdaki kahir ekseriyetini temsil eden Ehl-i Sünnet ve Sünnîlik bugünkü Türkiye özelinde dahi tam bir heyula hüviyetinde olup gerçekte neye atıfta bulunduğu pek bilinmeyen ve hatta fiilî mezhepsizlik durumunu imleyen bir olgudur. Denilebilir ki bilhassa Araplar nezdinde Türkiye İslam nokta-i nazarından hemen hiçbir kıymet ifade etmemektedir. Çünkü Araplar için İslam tabir caizse bir ecdat yadigârı olarak kendi yerli mallarıdır. Bu sebeple, Türkiye’nin İslam dünyasına öncülük rolü ancak yumuşak gücünü artırması ve siyasi, ekonomik alanlarda daha fazla söz sahibi olup inisiyatif alması ile mümkün olabilir. 
 
Dinî hareketlerde radikalleşme eğilimlerini en azından kısıtlama ve yayılma hızını azaltma hususunda tasavvuf kültürünün imkân ve kabiliyetinin ne olduğu meselesine gelince, en azından modern Türkiye gerçekliğinde tasavvuf beklentileri karşılayacak ve bize ümit aşılayacak bir durumda görünmemektedir. Çünkü bugünkü hâkim tasavvuf geleneği entelektüel derinlik ve irfânî incelikten yoksun olan, çok kere de mistik hezeyanlara mahal oluşturan bir karaktere sahiptir. Bunun başlıca sebeplerinden biri, tasavvufun derinlikli ve gizemli birikiminin avam üzerinde manevi otorite kurma vasıtası olarak görülmesi ve aynı zamanda birçok cemaatin/tarikatın hâli hazırda sosyo-politik angajmanlara çok açık hale gelmesidir. Dinî referansların ve din alanında konuşma imkânlarının hayli yoğun olduğu günümüz Türkiye’sinde cemaatlerin mevcut imkân ve nüfuzlarından bir türlü tatmin olmaması ve sürekli biçimde daha fazla nüfuz, imtiyaz taleplerinde bulunması “sivil” alanın sınırlarını aşarak sosyo-politik projelere iştirakçi olma arzusuyla ilgilidir. 
 
Paralel yapı gösterdi ki
 
Hâl böyleyken, bu ülkede cemaatler ve tarikatlar yıllar yılı sivil karakterli yapılar olarak algılandı; ancak Gülen hareketi ve paralel yapı hadisesi gösterdi ki bu çok büyük bir algı yanılgısıydı. Paralel yapı vakasına bakarak sivil ceketimizdeki düğmelerden sadece birinin yanlış iliklendiğini zannetmek de hâl-i hazırda gözlemlenen bir diğer büyük yanılgı olarak not edilmelidir. Zira Türkiye’nin sivil toplum müesseseleri olarak kabul edilen ve çok kere kendi hallerinde, kendi sivil dünyalarında sırf hayırlı hizmetler verdikleri düşünülen birçok cemaat ve tarikat aslında yanlış iliklenmiş düğmeler mesabesindedir. Burada anlatılmak istenen husus, dinî cemaatler ve tarikatlar yok etmek değil, gerçek hüviyetleri ve aslî işlevlerini doğru tespit etmek ve bu yapıları ait oldukları sivil alanın sınırlarına çekmektir.
 
Sonuç olarak, İslam âleminde giderek ivme kazanan dinî hareketlerdeki radikalleşme trendi bir yönüyle İslâm dünyasının aile içi sorunları denebilecek ve tarihî kökleri Hz. Peygamber’in vefatına kadar götürülebilecek ihtilaf dinamikleriyle, diğer bir yönüyle de dini ideoloji gibi algılama ve dinî metinleri bilerek isteyerek tek ve mutlak hakikatçi nazarla tarih ve gelenekteki çoğulculuktan sarf-ı nazar ederek anakronik tarzda okuma ve anlama eğilimiyle ilgilidir. Müslümanlar arasındaki kadim ihtilafların kaşınması ve eski savaş baltalarının tarihin derinliklerinden bir kez daha çıkarılması ise küresel aktörlerin özellikle Ortadoğu merkezli angajmanlarına bağlı olarak neredeyse bütün bir İslam âleminin aynı delikten defalarca ısırıldığı halde aklını başına toplamamasının, dolayısıyla bu büyük zilletten hala ders çıkarmamasının çok acı bir göstergesidir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Kaynak: http://haber.star.com.tr/acikgorus/din-referansli-radikallesmenin-kaynaklari-ve-motivasyonlari/haber-1000448