İlahiyat Fakülteleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlahiyat Fakülteleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"İlahiyat"ın Adı ve Amaçları

*01-04 Haziran 2014 tarihleri arasında Termalya Termal Hotel Kaplıcalar Mevkii Kozaklı/Nevşehir’de yapılan Tartışmalı İlmî İhtisas Toplantısı’nda katılımcılar tarafından sunulan tebliğlerin “Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır? Sorunlar Ve Çözümleri, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı,  Mayıs 2015, İstanbul” olarak kitaplaştırılması ile yayınlanan kitabın 29 ila 59. sayfaları arasında yer alan ve Prof. Dr. Mustafa Öztürk’ün “İlahiyat”ın Adı ve Amaçları başlığıyla sunduğu tebliğini okumaktasınız.

"İlahiyat"ın Adı ve Amaçları

Giriş

Eski Ahid’in Ketuvim bölümünde yer alan Vaiz kitabında, Davud oğlu Vaiz’in, “Güneşin altında yeni bir şey yok. Var mı kimsenin, ‘Bak bu yeni’ diyebileceği bir şey?” şeklinde bir sözü kayıtlıdır.

“Gökkubbe altında söylenmemiş söz yok” diye de ifade edilen bu çarpıcı söz fehvasınca, İlahiyat’ın adı ve amaçlarına dair bu bildiri metninin de icat, ihdas, ibda gibi kelimelerle karşılanabilecek türden hiçbir yenilik ve özgünlük iddiası yoktur. Çünkü hepimizin bildiği ve çok yakından takip ettiği üzere 15 Ağustos 2013 tarihinde YÖK genel kurulundan sadır olan ve 28 Şubat dönemindeki siyasî ve askerî bürokratik erkânın buyurgan, dayatmacı, tepeden inmeci üslubuna benzer bir üslupla İlahiyat fakültelerine yeni bir ayar verme girişimi anlamı taşıyan karar1 geniş ölçekli ve hararetli bir tartışmaya yol açtı ve her ne kadar sistematik tarzda olmasa da bu tartışma ekseninde söylenmedik bir şey pek kalmadı. İlahiyat alanının dışından ve içinden tartışmaya iştirak edenlerden bir kısmı YÖK kararının ne kadar isabetli olduğunu savunurken, büyük bir kısmı da bunun isabetsiz olduğunu anlatmaya çalıştı ve sonuçta konuyla ilgili olarak hatırı sayılır bir literatür oluştu.2 Bu literatürde İlahiyat’ın adı ve amaçlarına dair çok boyutlu değerlendirmeler bulunduğundan, biz de bildiri metninin fikrî muhtevasını büyük ölçüde söz konusu değerlendirmelerin isabetli gördüğümüz kısımlarından zengin iktibaslarla oluşturduk.3

Bilindiği gibi din ve İlahiyat alanı Cumhuriyet döneminin başından beri resmi ideoloji açısından hep sorunlu ve sıkıntılı bir mesele olmuştur. Bunun böyle olması son dönem Osmanlı modernleşmesinin erken tarihlerinden itibaren dinî muhtevalı hemen her konunun hassas, netameli ve aynı zamanda paradoksal olarak algılanması, Cumhuriyet devrinde ise kurucu irade ve siyasî merkezin din ve dindarlarla ilişkisini en başından itibaren kimi zaman paranoyaya varan bir tehdit algısıyla sürdürmüş ve aynı zamanda dinî eğitim-öğretimi irtica kalıpları içerisinde değerlendirerek modernleşme yolunda ayak bağı olarak görmüş olmasıdır.

İlahiyat Alanı ve Kayıkçı Kavgaları


İlahiyat, Cumhuriyet Türkiye’sinde hem çok fazla ilgi çeken, hem de birçok kez kriz odağı haline gelen kritik bir alan ve kurumdur. İlgi çekicilik vasfı halkla, kriz odağı hâline gelme vasfı ise rejimin ideolojik kodlarıyla alakalıdır. Türkiye’deki nüfusun kahir ekseriyetle Müslüman olması ve bu ekseriyetin hatırı sayılır bir kısmının dinî meselelere alaka duyması İlahiyat alanını cazip kılmaktadır. Bu ülkede, bir şişe sirkeyle Oruç Baba türbesini ziyaretten, “elif-bâ”yı okuma tecrübesi dahi olmaksızın Kur’an meali yazma cür’etine değin, genelde din, özelde İlahiyat alanıyla ilgili çok renkli ve çeşnili bir ilgi/alaka bulunduğu malumdur.

Mademki İlahiyat yediden yetmişe hemen herkesin ilgi alanındadır; o takdirde herhangi bir ehliyet şartı bulunmaksızın bu alana burun sokmak caiz olmalıdır. Bunun için yeterli şart sadece Müslüman olmaktır. Hâl böyle olunca, din ve İlahiyat alanında kayıkçı kavgası kaçınılmazdır. Rivayete göre eski zamanlarda Eminönü-Karaköy arasında yolcu taşıyan kayıkçılar müşteri beklerken kendi aralarında kavgaya tutuşur, bu esnada kürekler havaya kalkıp sağa sola savrulurmuş. Kavga vesilesiyle bir araya toplanan insanlardan bir kısmının kafasına kürekler iner; ama her ne hikmetse kavga eden kürekçilerin hiçbirinin başına değmezmiş. Bu düzmece kavga zaman içerisinde denizden karaya taşınmış ve yankesici taifesi Yeni Camii önünde kayıkçı kavgasına benzer gürültü patırtılar vesilesiyle halkı toplayıp soymayı âdet edinmiştir.

***

Kayıkçı kavgasının İlahiyat versiyonu şöyle formüle edilebilir: Hemen herkesin İlahiyatla ilgili kritik konularda kendini söz sahibi görüp ulu orta konuşması ve iddialı görüşler ortaya atması, buna mukabil başka çevrelerden itirazlarda bulunulması ve sonuçta bu durumun kısır bir kavgaya yol açmasıdır. Bu kavgaya karışanların pek çoğu için esas amaç hakikati aramaktan öte, kendi bildiğini okumaktır. Ama gelin görün ki kayıkçı kavgasına bilfiil katılanlar genellikle bu kavgada pek hasar almazken kavgayı seyreden birçok insanın dinî düşünce ve duyarlılıkları hırpalanmaktadır. Son bir-iki yıldır ekranlarda sık görünür olmam sebebiyle kısır kavgalara maalesef ben de karıştım; ama artık hiçbir kavgada yokum.

İlahiyat alanındaki kayıkçı kavgalarının bir diğer varyantı Kemalist laikçiler ile mütedeyyin kitleler arasındaki kan uyuşmazlığıyla ilgilidir. Nitekim Türkiye’de patlak veren birçok siyasi krizin küçük veya büyük çaplı bir İlahiyat operasyonuyla neticelendiği bilinmektedir. Ne yazık ki bu ülkede İlahiyat ilmî ve toplumsal bir gereklilik olarak değil, siyasi bir lütuf olarak görülmekte, hâliyle, Ömer Özsoy’un çok güzel ifadesiyle, İlahiyatçılar toplumun ihtiyacına cevap veren saygın bir ilmiye kadrosu olarak değil, tabir caizse “sığıntı” ya da “besleme” olarak telakki edilmektedir. İlahiyatlar ve İlahiyatçılara ontolojik hak lütfedilmesinin ardındaki siyasi mülahaza şu veya bu şekilde değişse de “besleme” telakkisi maalesef değişmemekte ve bu durum İlahiyatları “lütuf sahibi”nin her türlü müdahalesine açık hale getirmektedir.

***

Bu müdahalelerin en dramatik örneklerinden biri, 28 Şubat sürecinde İmam-Hatip okullarının yanı sıra İlahiyatların da budanmasıdır. İkinci bir dramatik müdahale ise AK Parti döneminde enflasyon kavramını hatırlatacak tarzda sayısız İlahiyat Fakültesi açılmasıdır. Bütün bunlar olup biterken hem İlahiyatla ilgili ciddi konuların kayıkçı kavgalarına kurban gitmesi, hem de kurumsal düzeyde İlahiyatın, “Filler tepişir, çimenler ezilir” sözünde ifadesini bulan neticeden fazla bir şey elde etmemesi gerçekten acıdır. Bu ülkede, sözgelimi, eczacılık veya diş hekimliği gibi bir fakülte mezunu olmak herhalde büyük bir bahtiyarlıktır. Zira diş hekimleri ideolojik temelli siyasi kriz ortamlarında dahi diş tedavisiyle meşgul olmakta, üstelik hiçbir lütuf sahibinin beslemesi olarak algılanmamaktadır.

Türkiye'de Akademisyenliğin Kodları


Akademisyen(lik) modern bilim, bilimsellik, nesnellik, rasyonellik, evrensellik gibi kavramsal müştemilatıyla birlikte oldukça hijyenik/steril bir kavram ve alanı imleyen bir kelimedir. Burada söz konusu olan hijyen, fildişi kuleye çekilme ve geniş halk kitlelerinden mümkün mertebe uzakta, tabir caizse vakumda yaşama tercihiyle ilgilidir. Bu zaviyeden bakıldığında akademisyenlik bir bakıma mesafelilik ve seçkincilik demektir. Cumhuriyet Türkiye’sindeki bilim paradigmasının 19. yüzyıl Batı dünyasındaki pozitivizm ve vülger materyalizme özentiyle kotarılmış olduğu nazar-ı dikkate alındığında, mesafelilik ve seçkinciliğin temelde din ve dindarlık karşıtlığıyla maruf “Beyaz Türklük” kavramında ifadesini bulduğu da söylenebilir.

***

Türkiye akademyasındaki kurucu unsurlar “Beyaz Türklük”le özdeştir. Beyaz Türk akademyanın tipik davranış kodları ise genel seçimler sonrasında kendi halkını tahkir etmeyi marifet bilmek, ülkedeki toplam seçmenin neredeyse yarısına tekabül eden bir oy oranıyla iş başına gelen hükümeti alaşağı etmeye yönelik her türlü tertibe re’sen iştirak etmek, sözgelimi Cumhuriyet mitingleri, Anıtkabir yürüyüşleri, askeri darbe davetiyeleri, Gezi Parkı eylemleri, hatta kendi devletini jenositle suçlama ve jurnallemeye matuf terörsevici bildiri telifleri gibi her türlü faaliyette başı çekmekle mümeyyizdir.

Gören de sanır ki bu beyazlar zümresi asırlardır asilzade ve aristokrattır. Oysa bütün bu kibir kurum -biraz karikatürize etmek gerekirse- hepi topu Osmanlı’nın son dönemindeki bir paşanın ve/veya saray bürokratının İstanbul’daki mirasına konmuşluktan yahut Cumhuriyet döneminde üst/orta düzey memurluk yapan bir babanın vazife icabı İstanbul, Ankara ve İzmir gibi şehirlerde zorunlu ikameti vesilesiyle şehirde doğup büyüme, görece iyi okullarda tahsil görme ve yurt dışına çıkıp yabancı dil öğrenme fırsatını yakalamış olmaktan ibarettir.

***

Mamafih beyaz akademisyenlik formasyonunda ucb, kibir, tafra vb. arızalar ön plana çıkmakla birlikte, medeni cesaret ve özgüven gibi meziyetlerin yanında kültür, edebiyat, sanat ve sair alanlarla ilgilenmek ya da en azından ilgileniyormuş görünmek gibi entelektüel meraklar da vardır. Medeni cesaret ve özgüven bir yönüyle şehirde yetişmiş ve az çok farklı dünyalar görmüş olmakla, diğer bir yönüyle de dünyaya ve eşyaya sol gözle bakmakla ilişkilendirilebilir.

Sağ göze gelince, bu gözle bakmanın dünyayı ve eşyayı genellikle statik algılamaya ve aynı zamanda idare-i maslahatçılık uyarınca yaşamaya yol açtığı bilinmektedir. Ayrıca sağcılıktaki teolojik ve sosyolojik kodların muhafazakârlık, statükoculuk ve teslimiyetçilikle bağdaştığı izahtan varestedir. Muhafazakârlığın sosyal hayatta sık görülen davranışsal semptomları ise eziklik, nemelazımcılık, bana değmeyen yılan bin yaşasıncılık gibi haller ve bu halleri çok kere sağduyu, serinkanlılık, saygınlık ve olgunluk kıvamında gösterme gayretleridir.

***

Memlekette Gezi Parkı eylemleri, 17-25 Aralık hadiseleri ve Fetö meselesi gibi son derece kritik olaylar patlak verdiğinde, muhafazakâr akademisyen camiadan pek ses çıkmaması, daha açıkçası, Fetö meselesinde İslam, Kur’an, Hz. Peygamber, rüya, rü’yet, hizmet, beddua, lanet gibi kavramlar havada uçuşurken neredeyse tüm İlahiyatçı akademisyenlerin, “Viran olası hanede evlâd-ı iyâl var…” mazeretiyle suskunluk orucuna başlaması, üstüne üstlük bu suskunluğun ilim adamına yakışır vakarla izaha çalışılması, sağcılık ve muhafazakârlığın akademik dünyaya nasıl yansıdığına dair ibretlik bir örnektir.

Prof. Dr. Mehmet Okuyan Vesilesiyle Bir Kez Daha "Yazıklar Olsun!"

Artık Yeter! Bu ülkedeki siyasi güç ve otoriteye otorite imkânı sağlayan kitle yüzde elliye tekabül etmekte, ama aynı otorite nüfuz kullanma yetkisini belki sadece yüzde sıfır buçuk nispetinde bile olmayan bir "şirzime-i kalîl"e devretmekte ve bu şirzime de ülkenin yükseköğretim gibi öenmli kurumlarından birini kendi zihnindeki sahih din ve dindarlık ölçütlerine göre sevk ve idare etmekte. Ama gelin görün ki İlahiyat alanında dekan tayini, öğretim üyesi nakli ve kadro tahsisi gibi uygulamalarda son derece dışlayıcı, ayrıştırıcı Ehl-i sünnetçilik (ki oysa Ehl-i sünnet ve cemaat tabirindeki "cemaat" kelimesi kuşatmayı, kucak açmayı, derleyip toparlamayı ve bir arada tutmayı ifade eder) kriterini esas alırken, diğer bütün fakülteler söz konusu olduğunda böyle bir kritere uygunluk şartı aramamaktadır. Bunun böyle olduğunu görmek için Giresun Üniversitesi'ndeki mevcut rektör(iye) ve onun oluşturduğu kadronun hüviyetine bakmak kâfidir. Belli ki söz konusu zihniyete göre sahih din ve sahih itikat bir tek ilahiyatçılara lazımdır ya da İlahiyatlar dinin sınır karakollarıdır. Yazıklar olsun!

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 20.11.2015

İslam ve Ehl-i Sünnet Merakını Giderme Sevdasına İlahiyatı Oyuncak Etmek


Milletimiz ve Şehitlerimiz İçin Giriş Notu:
TÜRK milletinin en mümeyyiz vasfı, dünya üzerinde tek nefer olarak kalsa dahi VATAN için gözünü kırpmadan can vermeyi vazife bilmesidir. Milletimizin başı sağolsun, Allah şehitlerimizi engin rahmetine gark etsin, ailelerine sabır ve metanet bahşetsin. Mayın tuzaklarıyla evlatlarımızı şehit edenler hâlâ terörist diye isimlendirilmektedir. Oysa “terörist”liğin dahi az çok bir ahlakı ve namusu vardır. Ama bunlar milletimizin kahraman evlatlarının karşısına çıkıp çatışmak yerine mayın tuzaklamak suretiyle “terörist” sıfatıyla anılmayı dahi hak etmeyecek kadar namussuz, şerefsiz, alçak ve çakaldırlar. Bu çakalların siyasi uzantısı olan ve sabah-akşam televizyon ekranlarında akılları sıra parmak sallayıp duran figürler ise bu millet ve devletin ekmek yediği kabına pisleyecek kadar nankör köpek olmakla muttasıftırlar.        
I
Geçen sene, “Paralel Akademisyenlik ve 17 Aralık Menşe’li Tedbir/Takiyye Stratejisi” başlıklı bir makale yazmış ve Star Açık Görüş gazetesinde yayımlamıştım. Bu makalenin yayımlandığı tarihin üzerinden yaklaşık bir yıl bir ay geçti ve o tarihten bugüne değin paralel yapının üniversitelerdeki kolonileri bertaraf olmak şöyle dursun belki daha da kökleşip derinleşti. Bu arada YÖK yönetimi en azından bir yönüyle İlahiyat fakültelerindeki akademik kadrolara paralelci sızmaları önlemek maksadıyla, Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı (ÖYP) prosedürüne alan bilgisini ölçme sınavı/barajı ekledi. İlahiyat alanıyla ilgili sözlü sınavlar (mülakatlar) bağlamında konuşmak gerekirse, bu baraj paralelci sızmaları önlemekten çok, sözüm ona Ehl-i Sünnet dışı fikirlere eğilimli akademisyen adaylarını, “Vahy-i gayri metluv hakkında ne dersin?” gibi tuzak sorularla yakalayıp elemeye matuftu.

Yeni İlahiyat ya da İkinci 28 Şubat


Bu satırları YÖK’ün bir ay önceki genel kurul toplantısında oy çokluğuyla karara bağlanan ve o günbugündür tartışılan ibretlik İlahiyat programı vesilesiyle sırf serzeniş olarak yazıyorum. Evvela, İmam-Hatip ve İlahiyat mezunu olarak bu iki kurum hakkında hem konuşmaktan, hem de konuşulanlardan bıkıp usandığımı söylemek zorundayım.

Evet, bıktım usandım, hem de çok usandım. Çünkü gerek İmam-Hatip gerek İlahiyat bu memlekette hep birilerinin birilerinden rövanş alma ve hesap sorma hırsının kurbanı oldu. Öyle ki Laikçi-Kemalist ideolojinin din ve dindarlarla hiç bitmeyen kavgasında İmam Hatip yıllar yılı memleketi kendilerine tapulu mal sayan ve derebeyliklerini payidar kılmak için laiklik ve Atatürkçülük gibi kavramları fütursuzca paravan olarak kullanan malum çevrelerin, değil iktidar olmasına, kendi halinde oracıkta durmasına bile tahammül edemediği bir siyasi görüşün (Milli Görüş) ocağını söndürmek için ikide bir temcit pilavı gibi ısıtıp milletin önüne sürdüğü irtica kampanyasının hem en değerli malzemesi hem de olanca nefretini kusma ve hırsını almanın vazgeçilmez adresi oldu.
Bu tecrübe belki de en dramatik şekliyle şimdilerde yargılanan 28 Şubat sürecinde yaşandı. Hatırlanacağı gibi, bu süreçte “arka bahçe, ön bahçe” hikâyeleriyle İmam-Hatip liseleri ve İlahiyat fakülteleri adamakıllı budandı. Derken, 3 Kasım 2002 seçimiyle birlikte AK Parti dönemi başladı. AK Parti’nin iktidar yıllarında eski yaralar sarılmaya, gıdım gıdım kabuk bağlamaya başladı. Bu durum 28 Şubat’ın hışmına uğrayan pek çok insanın zihninde, “Şükürler olsun, devlet ve siyasetin İmam-Hatip ve İlahiyatlarla imtihanı artık sonladı” diye ifade edilebilecek bir düşünce oluşmasını sağladı ve aynı zamanda gidişat özellikle dindar insanlarda genel bir memnuniyet havası yarattı. Ama şu son birkaç yıldır özellikle dinî alanda çok garip şeyler olmaya başladı.

Vaktiyle, Muhammed Hamîdullah’a “Baîdullah”, Mevdudi’ye “Merdudi” diyen, Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh gibi isimleri “soytarı” gibi sıfatlarla zikreden Necip Fazıl’ın Doğru Yolun Sapık Kolları adlı eserinde/söyleminde en çarpıcı ifadesini bulan sıkı Sünnîci ve aynı zamanda Millici katı muhafazakârlık alabildiğine palazlandı ve buna paralel olarak özellikle İlahiyat fakültelerinde “Modernist, Tarihselci, Fazlur Rahmancı” gibi etiketlerle etiketlenen akademisyenler defteri dürülecekler listesine kaydedildi; ardından da kimi zaman “28 Şubatçı”lık gibi alçakça ithamlarla itham edilerek cadı avına çıkıldı. Bu arada İlahiyat işlerini organizeden sorumlu bir YÖK üyesi (hadis hocası) günlerdir tartışılan yeni İlahiyat programını YÖK genel kurulundan oy çokluğuyla karara bağlatmayı başardı; ardından da, “Ben yaptım oldu” diyerekten tüm İlahiyat fakültelerine dayattı. İşte bütün bu olup bitenler devletin İmam-Hatip ve İlahiyatla imtihanının son bulmadığını maalesef kanıksattı.

Ne yazık ki İmam-Hatipler ve İlahiyatlar kuruldukları günden bu yana özellikle kriz dönemlerinde ülke gündeminden hiç düşmedi. Çünkü devleti temsil makamında olan siyasi otorite ve/veya siyasi otoritenin güdümünde edip eyleyen vesayetçi bürokrasi bu kurumların yakasından düşmedi. Başta söylediğimiz gibi AK Parti dönemine kadar özellikle İmam-Hatipler laikçi çevrelerin nazarında kestirmeden öfke kusmak, gidip gelip vurmak için akla gelen ilk hedef tahtası oldu. Şimdilerde ise güya laikçilerden, 28 Şubatçılardan rövanş almak adına İlahiyatlar bir nevi kadavra yerine konuldu. 28 Şubat’ta İlahiyatları delik deşik ettiler, şimdi de kadavrasını deşmekle meşguller. Geçmişte bizi deşen vesayetçiler “ötekiler”di; şimdi ise güya bizimkiler. Geçmişte göz çıkarmışlardı, şimdi ise kaş yapayım derken göz çıkardılar.

Bugün İlahiyat ekseninde yaşananlara bir ad koymak gerekirse, herhalde en güzel ad “İkinci 28 Şubat” ya da “İkinci Mihne” olsa gerektir. İlk ve orijinal Mihne vakti zamanında Ehl-i Hadis’e karşı yapılmış ve bu zulüm süreci Ahmed b. Hanbel adlı bir kahraman, yani Hanbelîlik diye bilinen ve çatısının altında Haşvîlikten Vehhabîliğe, eski-yeni Selefîlikten Taliban’a kadar taş kafalılığın her türlüsüne asırlar boyu memesinden süt verip besleyen bir mezhebe imam yaratmıştı.
Eski mihneyi organize eden Bağdat Mu’tezilesi -ki bunların ne kadar Mu’tezilî oldukları ayrı bir tartışma konusudur- bu işi devlet ya da siyasi otoritenin desteğiyle başarmışlardı. İlginçtir, bugünkü Mihne de siyasi otoritenin destek ve himmetiyle yahut “Başbakanımız böyle istedi” söylemiyle/yöntemiyle başarılmakta, ancak şimdiki Mihneciler Mu’tezilenin değil, öze/kaynaklara/geleneğe dönüş adına İslam’ın belki de en dar ve en sathi yorumuna sahip çıkan Ehl-i Hadis zihniyetinin bayrağını göndere çekmeye çalışmaktadırlar.

Can yakıcı olan şu ki aktörler değişse de mihnenin mahiyeti pek değişmemektedir. Çünkü geçmişte doğru bildiğini dayatan, takibata uğratan ve cadı avına çıkanlar sözde Mu’tezilîler iken bugünkü dayatmacılar ve avcılar Ehl-i Hadis ekolünün çağdaş temsilcileridir. Mihnenin mağdurları ise geçmişte olduğu gibi bugün de ne yazık ki müslüman evlatlarıdır, hem de büyük çoğunluğu siyasi tercihini öteden beri AK Parti’ye sabitlemiş müslüman evlatlarıdır.

Hâli hazırda çağdaş Ehl-i hadis, İlahiyat fakültelerindeki felsefe ve din bilimlerinin kökünü kazımaya ant içmiş görünüyor. Öyle bir ant içmişlik ki muhtemelen son yılların İlahiyat akademyasında çok tartışılan “tarihsellik, tarihselcilik” meselesine duyulan nefret sebebiyle olsa gerek, eski İlahiyat programında “Tarih” kelimesinin geçtiği Tefsir Tarihi, Hadis Tarihi gibi dersler bile yeni programda programla birlikte ortadan kaldırıldı. Bana öyle geliyor ki bu ant içmişlik, biraz hamiyet-i dîniyyeden, biraz Ehl-i hadis zihniyetine asıl rengini veren felsefe, kelam ve te'vil alerjisinden, biraz “modernist” diye nitelenen dinî düşünce çizgisine duyulan kin ve nefretten, biraz 28 Şubatçılardan rövanş alma isteğinden ve biraz da felsefenin mümin kişiyi dinden-imandan çıkardığı/çıkaracağı endişesinden naşidir.

Kabul etmek gerekir ki hâli hazırda İlahiyat fakültelerinden mezun olan gençlerin önemli bir kısmı dinin en temel metinlerini okuyup anlamanın en temel aracı olan Arap dilinden bihaberdir. Keza tefsir, hadis, fıkıh gibi temel dinî ilimlerden ve bu ilimlere ait klasik kaynaklardan da bihaberdir. Kuşkusuz bu niteliksizlik sorununu tek sebeple izah etmek mümkün değildir; fakat sorunun en önemli sebeplerden biri 28 Şubat bakiyesi İlahiyat programının özellikle temel İslam bilimleri açısından ibretlik olma özelliğidir. Bilindiği üzere, meş'um 28 Şubat sürecinde İslami ilimlerin ocağına incir ağacı dikilmiştir; ancak o dönemde işlenen bu büyük cürmün faturasını felsefe ve din bilimlerine kesmek, 28 Şubat sürecini tersinden işletmekten pek farklı bir şey olmasa gerektir. İlahiyat programında tefsir, hadis, fıkıh gibi derslerin oranını yükseltmek, aklı başında hiçbir İlahiyatçı akademisyenin itiraz etmeyeceği bir düzenlemedir; ancak bu oranı yükseltirken felsefe ve din bilimlerini tasfiyenin eşiğine getirmek de insaf ve iz’ana sığdırılabilecek bir tasarruf olmasa gerektir.

Bu konuda makul bir çözüm, geçmişteki uygulamaya benzer şekilde İlahiyat programını tefsir-hadis ve kelam-felsefe şeklinde ikiye ayırmak ve böylece öğrencinin tek program dâhilinde de olsa doğru düzgün bir müktesebat sahibi olmasını sağlamaktır. Diğer bir makul çözüm, İsmail Kara’nın teklifiyle İlahiyat fakültelerini tektipli yapıdan kurtarmak olmalıdır. Buna göre bazı fakülteler modern din bilimlerinde veya aklî ilimlerde temayüz etmeyi öne alırken diğerleri klasik İslâmî ilimler ağırlıklı bir yöneliş içine girebilir, bazıları da karma bir yol tercihinde karar kılabilir. Bir adım daha ötede bazı fakülteler modernist bir çizgiye doğru, bazıları daha geleneksel bir istikamete yönelebilir. Bunların hepsi meşru ve kendi sınırları içinde doğrudur, meşru olmayan birini tercih etmek/dayatmak ve doğrusunun sadece bu olduğunu savunmak, ağırlıklı alan tercihinin diğer ilahiyat alanlarını gereksiz, önemsiz kılacağını düşünmektir. Böyle çok tipli bir yapılanma farklı metodolojileri, karşı fikirleri, anlayışları ve yapıları içinde barındırması gereken -ama YÖK’ten sonra Türkiye’de tamamen kaybolan- üniversite fikrinin de bir icabı ve imkânıdır.

Ama gelin görün ki bugün “Ben yaptım oldu” dercesine tam bir oldu bittiyle ortaya konulan ve hikmet-i hükûmetçi bir üslupla meşrulaştırılmaya çalışılan yeni program, toplam sayısını saymaya yetişmekten artık acze düştüğümüz sayısız İlahiyat’tan her yıl binlerce Cübbeli karikatürü mezun etmekten fazla bir şey vaat etmiyor. Vallâhu a'lem.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=804

İlahiyatçı Akademisyenlerin Bildirisi ve İlahiyat Akademyası


Bugünkü tarihten yaklaşık bir ay kadar önce 110 İlahiyatçı akademisyen, 17 Aralık operasyonuyla patlak veren ve bütün ülke gündemini aylarca işgal eden gelişmelerle ilgili ortak bir bildiri yayınladı; fakat imza sahipleri arasında ismimin de yer aldığı bu bildirideki, “demokratik yollarla halk tarafından seçilmiş olan meşru otoriteye itaat ana ilkedir” ifadesi farklı çevrelerden farklı tonlarda eleştiriler aldı. Bu durum hem eleştiri konusu olan ifadeyle ilgili bir tavzihi, hem de Türkiye’deki İlahiyatçı profiline dair genel bir tenkit ve tahlili gerekli kıldı.

Bildiriye yönelik en ağır eleştiriler bazı İlahiyatçı akademisyenler ile İlahiyat fakültelerindeki ilmî çalışmaları takip eden kimi entelektüel çevrelerden geldi. Mesela, Prof. Dr. İlhami Güler bildiri sahiplerini, “İlahiyat fakültelerindeki ‘akademisyen’ ilahiyatçılar ise henüz ‘ulema’nın tarihsel saygın-tarafsız misyonunu (vicdan ve hakkaniyet) ve yerini doldurabilecek ilmi-ahlaki ağırlığa-çapa ve siyasi bağımsızlığı haiz olmadıkları için bir kısmı ‘bildiriler’ ile siyasi ‘taraf’ olmuşlardır” diye eleştirdi. Bu eleştiriden anlaşıldığı kadarıyla, kendisini öteden beri din ve ahlaki değerler üzerinden tanımlayan bir cemaat ve/veya hareketin siyasî alanda hiçbir risk almadan, ortaya hiçbir siyasi sermaye/emek koymadan hükümet ve devleti anahtar teslimi temellük etmek üzere dört bir koldan taarruza geçtiği, bu arada dinî değer ve sembolleri da alabildiğine aşındırmakta hiçbir beis görmediği bir vasatta, İlahiyatçı akademisyenlerin bütün bu olup bitenler karşısında suskun kalıp konuşmaması hem ulemaya yakışan bir saygınlık ve tarafsızlık, hem de ilmî ve ahlaki çaplılığın göstergesi olmakta, buna karşın seçimle iş başına gelip ülkeyi yönetme hakkını elde etmiş bir iradeyi olmadık yol ve yöntemlerle devirme girişimine tepki koymak, ulemanın itibarına gölge düşürmesinin yanında ilmî ve ahlaki açıdan da çapsızlığa tekabül eden bir siyasi duruşu tanımlamaktadır.

Bu gerçekten çok insafsız ve acımasız bir eleştiridir. Zira söz konusu bildirideki meşru siyasi otoriteye itaat vurgusu, hem böyle bir bildirinin kaleme alınıp yayınlanmasını gerektiren dış bağlam, hem de bildiri metnindeki iç bağlamdan anlaşılacağı gibi, “gassâlin elindeki meyyit” misalince siyasi iktidara koşulsuz biat ve teslimiyet anlamına gelmediği gibi, iktidarın her icraatını peşinen tasvip fikrini de içermemekte, aksine siyasi gücünü seçim yoluyla elde etmiş bir iradeyi hile, desise ve kumpas yoluyla bertaraf etme girişimine asla rıza göstermemek, dolayısıyla siyaset oyununun siyasi alanda kuralına göre oynanması, cemaat denen yapının da haddini bilip kendi işine bakması gerektiğini imlemektedir. Kaldı ki Güler’in bildiriye imza atan İlahiyatçı akademisyenleri eleştirdiği yazıdaki, “Demokratik toplumlarda STK’ların faaliyet alanları bellidir. Kendini “dini cemaat” olarak lanse etmiş bir camia-çevre veya topluluğun, sivil-kültürel, ahlaki, eğitimsel faaliyetin dışına çıkarak kendine ‘mehdilik’ misyonu ile oluşturulan ‘irrasyonel’ politik ‘ütopya’lar koyması ve bu hedefe ulaşmak için yabancı istihbaratlar ile ‘diyalog’a girerek kendi ülkesinde demokratik mekanizmalarla iktidara gelmiş bir Hükumeti illegal ve korsan yöntemler ile düşürmeye kalkışması, asla kabul edilemez.” şeklindeki ifadeleri de söz konusu bildirinin gerekçesiyle birebir örtüşmekte, bu yüzden de eleştiri kendi içinde çelişmektedir.

Kanımca bildiriye yönelik eleştirilerdeki temel motivasyon siyasi iktidara kızgınlık, kırgınlık ve gücenmişlik sendromudur. Münhasıran İlahiyat alanıyla ilgili olarak konuşmak gerekirse, siyasi iktidarın açık veya zımnî desteğiyle YÖK’te güç ve salahiyet sahibi olan kimi figürlerin totaliter tutumları ve katı muhafazakâr (gelenekçi ve selefi) karakterli düşünce yapılarıyla tanınan bu figürlerin İlahiyat fakültelerine “Ben yaptım oldu” tarzında müdahalede bulunma çabaları söz konusu kızgınlık ve kırgınlığın önemli sebeplerinden biri olarak görülebilir. Bunun yanında çeşitli üniversiteler ve İlahiyat fakültelerinde “paralel yapı”ya mensup akademisyenlerin istedikleri gibi at oynatmalarına uzun süre göz yumulması ve bu zaman zarfında sayısız haksızlık, mağduriyet, dışlama, fişleme ve ötekileştirme gibi olumsuzlukların yaşanmış olması da kızgınlığın hatırı sayılır sebepleri arasında sayılabilir. Kızgınlık ve kırgınlık sendromunu yoğunlaştıran faktörler arasında, mevcut siyasi iktidar döneminde yalnızlaşma, unutulmuşluk hissine kapılma, birçok yönden hayal kırıklığına uğrama, beklentilerin boşa çıktığına tanık olma gibi birey merkezli travmatik tecrübelerden de söz edilebilir. Ancak bütün bu sebeplerden hiçbiri, halkın tercihiyle iktidar imkânını elde etmiş bir siyasi iradeyi son derece ilkesiz ve ahlaksız bir taarruzla devirme girişimini haklı kılmadığı gibi, böyle bir taarruz karşısında susmayı da ilim adamına yakışan tarafsızlık ve ilmî-ahlaki çaplılık diye tanımlamayı gerektirmez.

Bize göre asıl ilmî ve ahlaki çaplılık, 28 Şubat post-modern darbesi ve Gezi parkı kalkışması gibi olaylarla aynı kategoride tarih envanterine kaydedilecek olan 17 Aralık sürecinde İlahiyatçı akademisyenlerin suskun kalmamasıydı ki maalesef bu olmadı; aksine İlahiyatçı akademisyen camia, hemen her siyasal ve toplumsal krizde şahit olunduğu gibi, büyük oranda suskun kalıp kendini güvende hissedeceği bir siperde mevzi almayı ve olup bitenlere tarafsız gözlemci edasıyla seyirci kalmayı yeğledi. Ülkenin eşine az rastlanır türden bir kaosa sürüklenmeye çalışıldığı bir vasatta İlahiyatçı akademisyenler kahir ekseriyetle pusmuşluğun en güzel temsilini ortaya koymuş olmasına rağmen bu sinik, silik ve özgüvensiz duruşu ilim adamına yakışır saygınlıkla eş tutmak objektif bir tespit ve değerlendirme olmadığı gibi inandırıcı da değildir.

Kabul etmek gerekir ki İlahiyatçı akademisyen camianın zor zamanlarda kendini ortaya koyma ve inisiyatif alma konusundaki genel sicil karnesi maalesef çok bozuktur. Bunun temel sebeplerinden biri,  Prof. Dr. Ömer Özsoy’un İlahiyatlarla ilgili bir yazısında dile getirdiği gibi, toplumun bütün kesimlerinde hâkimolan sorunlu İlahiyat algısıve bununla bağlantılı olarak İlahiyat alanının Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde ciddi bir meşruiyet krizi yaşamasıdır. Daha açıkçası,Türkiye’de İlahiyat alanı ilmî ve toplumsal bir ihtiyaç olarak değil, siyasi bir lütuf olarak algılanmakta, dolayısıyla İlahiyatçılar da toplumun ihtiyacına cevap veren saygın bir kadro, bir ilim ordusu olarak değil, tabiri caizse, sığıntı veya besleme olarak görülmektedir. Daha da vahimi, bu algının çoğu İlahiyatçının bilinçaltını da kuşatan bir kültür haline gelmişolmasıdır. Nitekim İlahiyatçılarımız güvenilir danışman olarak hizmet verirken de, zor zamanlarda tarihe tanıklıktan içtinap ederken de, muhtaç oldukları meşruiyeti hep bu kültürden devşirirler. Sorunun doğru adını koymak gerekirse, en azından Cumhuriyet dönemi itibarıyla, İlahiyat alanı başından beri bir meşruiyet krizi yaşamaktadır. Bu kriz önemli ölçüde İlahiyatların kuruluşamacını dünyevileştirme ve çağdaşlaştırma gibi kavramlarla hatırlayan toplumsal hafızayla irtibatlıdır. Toplumun önemli bir kesimine göre İlahiyat fakültelerine biçilen bu misyon toplumsal ihtiyaçların bir ifadesi değil, siyasal elitlerin tercihlerinin bir yansımasıdır. Aynı hafızaya sahip başka bir kesime göre ise İlahiyat tam da bu hedeflerden saptığı için meşruiyetini kaybetmiştir.

Evet, İlahiyat fakültelerinin öteden beri siyasi bir inayet/lütuf olarak algılanması ve bu algının bizzat İlahiyat camiası tarafından da kanıksanması, camianın kendisini hem besleme olarak görmesi hem de lütuf sahibine şükran borçlu olduğunu hissetmesi gibi kötü bir sonuç doğurmuştur. Bunun yanında, İlahiyatçı akademisyenlerin toplumsal taban olarak Cumhuriyet tarihinin özellikle Tek Parti döneminde aşağılanan, kimi zaman da çok sıkı takibata uğrayan dindar-muhafazakâr kesime mensup olması ve aynı zamanda Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan dinî alana tazyik neticesinde kayıt dışı yapılanmalar şeklinde vücut bulup hayatiyetlerini uzun yıllar boyunca bu minvalde sürdürme mücadelesi veren dinî grup ve cemaatlerle çok sıkı bir bağının bulunması İlahiyat akademyasında “din içinde din” ya da “dine karşı din” diye ifade edilebilecek çatışma ve ayrışma zeminleri oluşturmuştur ki bu olgunun çok çarpıcı tezahürlerini belli bir dinî cemaat ve harekete mensubiyeti bulunan İlahiyatçı akademisyenler ile İlahiyat öğrencilerinde gözlemlemek mümkündür.

Türkiye’de Cumhuriyet tecrübesi, özellikle başlangıçtan Tek Parti döneminin sonuna kadar, Osmanlı bürokratik elitinin bir başarısı olarak tarihe geçen Tanzimat fermanından itibaren halka tepeden bakan ve kendi iradesini taşımaya müsait olmadığı noktasında halktan şüphe duyan, ama halkın da kendisinden şüphe duyup nefret ettiği aydın tipinin söz sahibi olduğu bir dönemolarak karşımıza çıkar. Bunun yanında bilhassa Tek Parti’nin iktidar yıllarındaki uygulama itibariyle Cumhuriyet dönemindeki modernleşme tarzı Osmanlı’daki sentezci tarzın aksine geçmişi tümden reddedici ve kök sökücü bir özellik taşır. Öyle ki bu dönemde devletçi elitin tarih ve gelenekle irtibatı koparmaya yönelik siyasi modernleşme politikası devletin toplumla bağlarının kesilmesi gibi bir sonuç vermiştir. Hâl böyle olunca devlet toplumla işe koyulmak, toplumla birlikte hareket etmek yerine, muhayyilesindeki ulusa tekabül edecek hayali bir toplum üzerinden politikalar üretme yoluna gitmiştir. Dahası, devlet gerçekte var olan toplumu silip süpürmüş, toplumsal tabandan gelen hiçbir talebi meşru görmemiştir. Devletçi elitin bu tutumu, geniş toplumsal katmanları resmî modernleşme/modernleştirme projesine küstürdüğü gibi muhafazakâr kesimlerin hem reaksiyoner hem de ürkek ve korkak bir tavır takınmasına sebebiyet vermiştir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren dinî alana uygulanan baskı politikaları bir yandan muhafazakâr halk kesimlerini Osmanlı döneminden tevarüs edilen ve o dönemin toplumsal dokusunda çok önemli bir işlev gören tarikatlar, cemaatler, vakıflar gibi sivil yapıların çatısı altına sığınmaya sevk ederken, bir yandan da bu kesimlerde devlete karşı iflah olmaz bir güvensizlik duygusunun güçlenmesi ve bununla bağlantılı olarak ürkeklik ve korkaklığın özümsenmesi gibi çok kötü bir sonuç vermiştir. Kuşkusuz tarikatlar ve cemaatlere yönelik rağbetin arka planında göç, şehirleşme, metropollerde hayata tutunabilme ve dinî tecrübeyi yoğun biçimde yaşama arzusu gibi daha birçok sosyolojik ve psikolojik etkenden de söz edilebilir; fakat bütün bu etkenler bir yana, cemaatler ekseninde oluşturulan alt kimlikler ve mensubiyetler İlahiyat akademyasına da önemli ölçüde taşınmış ve bu durum İlahiyatçı akademisyenlerde çift kimliklilik gibi patolojik bir duruma yol açmıştır. Bu durum kimi zaman resmi İlahiyat çatısı altında cemaat, tarikat menşeli asıl kimlik ve aidiyetini gizleme, temekkün şartı oluştuğunda ya da yeterli güç tedariki hâsıl olduğunda ise kendi cemaatinin çıkarlarına hizmet etme şeklinde dışa vurmuştur. Yine aynı durum çok kere de İlahiyatçı akademisyenin kendi cemaatinden bağımsız hareket etmemesi, kendi adına görüş bildirmemesi ve hep cemaat hiyerarşisindeki üst mercilerden gelecek talimatlar uyarınca tutum ve davranış tarzını belirlemesi gibi sonuçlar doğurmuştur ki 17 Aralık sürecinde tanık olunan İlahiyatçı suskunluğu bir yönüyle cemaat ve tarikat menşeli bu alt kimlikler ve mensubiyetlerle, diğer bir yönüyle de Cumhuriyet’in başından beri sık sık yaşanan dinî alana baskı politikasının kalıcı yan etkilerinden biri olan ürkeklik, korkaklık ve özgüvensizlik travmasıyla ilgilidir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=916

Sözden Öte | 7 Mart 2015 | Din İlim İlişkisi

  • Türkiye'nin İlahiyat Birikimi Ne Durumda?
  • Bu Birikimin Cumhuriyet Yıllarındaki Seyri Nasıl Devam Etti?
  • İlahiyat Alanındaki Akademisyen Kimliğinin Özellikleri Neler?
  • Din Adamlığı Mı İlim Adamlığı Mı Ön Planda?
  • İlahiyat Çatısı Altında İslami İlimlerin Eğitim ve Öğretimi Nasıl Yapılıyor?
  • Kur'an ve Tefsir Çalışmalarının Geçmişi, Bugünü ve Geleceği Nasıl Şekilleniyor?