Giresun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Giresun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Memleket Özlemi ve Kulakkaya'nın "Gırık Bahçe"si


Bu hafta sonu memleket özlemim vesilesiyle belki bazı okuyucularımızın da akıllarına kendi memleketlerini düşürmeye vesile olacak bir yazı yazayım istedim. Daha doğrusu böyle bir yazı yazmaya kendimi mecbur hissettim. Çünkü her yıl takvimler Haziran ayının sonlarını gösterdiğinde kendimi ruhen ve zihnen tükenmiş hissetmeye başlar, bu yüzden canımı bir an önce memlekete atma vaktinin geldiğini anlarım. Bu yıl sanki daha fazla tükenmiş, epeydir baş etmeye çalıştığım uyku apnesi yüzünden daha bitkin ve bezgin bir haldeyim… Hemen her gün 15-20 saat civarında tefsir çalışmasının başındayım, ama geçmiş yıllara nispetle daha yavaş yol almaktayım. Bunda işin ağırlığı kadar yorgunluk ve yıpranmışlığın da payı var diye düşünüyorum. Sanırım, pek çok insan böyle durumlarda kendine dört başı mamur bir tatil planı yapıp soluğu Bodrum, Marmaris, Fethiye gibi beldelerde alır. Ne var ki ben bu tarz bir tatil kültürüne yabancıyım. Dahası, bu kültürün seküler versiyonuna yabancı olduğum gibi beş yıldızlı oteldeki yüzme havuzunun kalın bir perdeyle ikiye bölündüğü muhafazakâr versiyonuna da yabancıyım. Aslında mandıra filozofunun dediği gibi ben bu tarz bir tatile karşıyım. Yaşım elli küsur ve adı geçen tatil beldelerinden hiçbirini dünya gözüyle henüz görmemişim. Çünkü merak etmemişim. Yurt dışına seyahati de oldum olası sevememişim… Kısacası, Livaneli’nin “Dünya onlar için dönmez; bilmezler yol yorgunluğunu, sesleri yankı bulur hep aynı kayadan, aynı saat diliminden…” diye tasvir ettiği “doğdukları yerde ölenler” taifesinden olmayı öteden beri seven biriyim.

***

Kendimi bildim bileli sadece memlekete gitmeyi severim. Yıllardır Adana’dan, şimdi de İstanbul’dan yolu Giresun’a doğrulttuğum saatleri hayatımın çok özel zamanları olarak bilirim. Memlekete gidiş esnasında Sakarya, Bolu, Gerede, Tosya, Osmancık, Merzifon, Havza güzergâhı gözüme bir başka güzel görünür; ama dönüş sırasında bütün bu beldeler sanki kasvete bürünür. Dünyaya gözlerimi açtığım köyüm, yani otuz-kırk haneli Kaşaltı köyüm bambaşka bir güzelliktir. Oysa bu köy bir kilo şeker, birkaç ekmek için yaklaşık on kilometre yol tepmek zorunda kaldığınız bir mahrumiyet beldesidir. Ama malum, kuzguna yavrusu şahin gibi göründüğünden, işbu mahrumiyet bâkir güzelliğe dahi hamledilebilir. Hatta biraz abartayım, dede ocağımızın köydeki diğer hanelerden hayli uzakta, tek başına, şırıl şırıl akan dereye sadece birkaç yüz metre uzaklıkta, yani kullara uzak Allah’a yakın bir yerde olması, bütün bir yıl boyunca araba ve insan işgali altında yaşamaktan telef olmuş bir bezgin ruh için adeta yeniden dirilişe vesile gibidir. Ömer Seyfettin, Kaşağı isimli hikâyesinin girişindeki, “Ahırın avlusunda oynarken aşağıda, gümüş söğütler altında görünmeyen derenin şırıltısını işitirdik. Evimiz iç çitin büyük kestane ağaçları arkasında kaybolmuş gibiydi” ifadelerini sanki bizim köydeki evde yazmış gibidir.

Memlekette kendimi manevi hayat iksiri içmiş, Tanpınar’ın Huzur’unda çok dokunaklı biçimde anlatılan ferahfeza peşreviyle sanki nirvanaya ermiş gibi hissettiğim bir yer daha var: Kulakkaya yaylası ve 1970’li yılların başında Giresun’un Hacı Hüseyin mahallesi sokaklarında beraber büyüdüğümüz ve o gün bugündür derin muhabbetimizi sürdürdüğümüz Zeki Çakır kardeşimin bu yayladaki “Gırık Bahçe” adlı mekânı… Gırık/Kırık ismi XV. yüzyıla ait Osmanlı tahrir defterlerinde “Niyâbet-i Kırık” diye anılan ve Kulakkaya yaylasını da kapsayan idari alandan miras… Gırık/Kırık isminin Kınık Türklerine mensup oymaklarla ilişkili olması muhtemeldir. “Niyâbet-i Kırık” tamlamasındaki “niyâbet” ise yöredeki idari yapının kadı naibince deruhte edildiğini belirtir. Her neyse, Zeki kardeşimin Gırık Bahçe’si çok mutena bir mekân… Burada oturup tavşankanı çayınızı yudumlarken karşınızdaki uçsuz bucaksız mübarek orman denizine dalıp gidersiniz. Kendinize geldiğinizde ise bulutların ayaklarınızın altında kaldığına tanıklık edersiniz. Uzaktan bakınca siyah gibi görünen yemyeşil ormanların ruhunuza doldurduğu derin huzur sayesinde ömrünüz uzuyormuş gibi bir duygu hissedersiniz. Bu arada ilâhî sanatın onca muhteşem eseri karşısında Yüce Mevlâ’ya şükür borcunuzu hakkıyla ifa etmenin mümkün olmadığını da fark ederseniz.

***

Gırık Bahçe Giresun’un diğer yaylalarında bugüne kadar pek şahit olmadığımız bir estetik, nezihlik, ama daha da önemlisi şehirlilik ve kusursuz temizlikle karşınıza çıkar. Yine bu mutena mekânda birçok özel ve yöresel nimetin muhteşem lezzetleri damağınızı uyuşturur. Elli-yüz metrelik mesafedeki taş fırında pişen muhteşem pidelerin kokusu ise burnunuzun direğini sızlatır. Gırık Bahçe’den dışarıya adım atar atmaz karşınıza çıkan oluktaki buz gibi su hararetinizi kesmeye hazırdır. Biraz orman havası soluyalım deyip Alçakbel’e doğru kendinizi saldığınızda muhteşem güzellikteki orman gülleri adeta resmigeçit törenine başlar. Yayladan ayrılıp yüksek rakımdan aşağıya doğru inmeye başladığınızda ise Pınarlar köyü yaz-kış gürül gürül akan doğal maden suyuyla sizi karşılar.

Ortaokul-lise yıllarında Giresun İmam-Hatip-Lisesi’nin güney cephesine bakan bir sınıfta öğle sıcağından iyice gevşemiş halde iken özellikle Türkçe derslerinde “Keltepe Ormanlarında Bir Gün” başlıklı okuma parçasına (-ki eski zaman, yalan olmasın ama sanırım bu başlık ve metin muhtemelen Hikmet Birand’ın aynı ismi taşıyan gezi/seyahatname türü eserinden iktibastı-) refakat eden orman manzarasına zihnimi/ruhumu daldırır, kırk dakika boyunca o ormanın içinde dolanır dururdum. Kırk yıl önce hayali olarak gezip dolaştığım Keltepe Ormanları’nın yerine bugün hakiki Kulakkaya ormanlarında nefes almak büyük bir bahtiyarlıktır. Kulakkaya’yı değerli kılan şey, sadece Gırık Bahçe’si, havası, suyu, ormanı değil, aynı zamanda talan kültürüne pek maruz kalmaması ve son derece çirkin betonarme yapılaşmadan görece az nasiplenmiş olmasıdır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 30 Haziran 2018

Ah Benim Panzerlerim, Schweinsteigerlerim…


Kendimi bildim bileli derin bir “Alman” merakım vardır. Ancak bu merakın “Almanya Acı Vatan” türü arabesk retoriklere de konu olan bizim Almancılarla hiçbir alakası yoktur. Bendeki merakın tarihsel geçmişi, şimdi dahi az çok hatırlayabildiğim 1974 Dünya Kupası şampiyonu Batı Almanya Milli Takımı (Panzerler) ve bu takımın kadrosunda yer alan Franz Beckenbauer, Gerd Müller gibi kültleşmiş futbolculara kadar gider ve o gün bugündür de devam eder. 1978 Dünya Kupası'ndan bugüne kadar Alman Milli Takımı'nın büyük turnuvalardaki hemen hiçbir maçını ıskalamışlığım yoktur, dersem abartmış olmam.

Genelde Alman Milli Takımı'nın, özelde Bayern München’in disiplinli oyun tarzına, daha özelde ise Paul Breitner ve Bernd Schuster’in, ama daha çok da Lothar Matthäus’un futbolculuğuna duyduğum hayranlık, elli küsur yıllık hayatımdaki birkaç hobi ve küçük mutluluk vesilemden biri olmuştur. Yaş ilerleyip dünyayı tanıdıkça, özellikle de farklı alanlarda okudukça Alman merakım daha geniş çaplı bir hayranlık halini almıştır. “Mercedes veya Audi gibi üst segment bir otomobil sahibi olayım” düşüncesi hayata ve eşyaya bakış açımda pek önem arz etmeyen bir husus olmakla birlikte, bu tür otomobilleri üreten bilgi, donanım ve disipline şapka çıkarmak gerektiğine inanmışımdır. Keza Alman felsefe geleneğine, klasik Alman idealizmine ve bu büyük gelenek içinde yetişen Kant, Hegel, Feuerbach, Marx, Schopenhauer, Nietzsche, Karl Jaspers, Goethe ve dahi Heidegger, Adorno, Habermas gibi düşünürleri de çok “cins kafalar” olarak algılamışımdır. İlahiyat alanında ise Nöldeke, Paret gibi müsteşriklerin Kur’an’la ilgili çalışmalarındaki yetkinlik ve titizliği de (Not: Bu müsteşriklere ait görüş ve iddiaların doğruluk ve yanlışlığı ayrı bir bahistir) takdirle karşılamışımdır.

Her neyse, biz yine dönelim futbol panzerleri meselesine, 1980’li yıllarda çocukluk arkadaşlarımın hemen hepsi Brezilya ve Arjantin gibi fantastik futbol oynayan milli takımları tutarken, ben onların gözünde tıpkı bir makine gibi çok zevksiz futbol oynayan Alman Milli Takımı'nı tutardım. Sanırım, fiyakadan ve fanteziden ziyade, düzenden, sistemden, süreklilikten ve disiplinden yanaydım. İlginçtir, akademik hayattaki çalışma tarzım disiplin ve devamlılık prensibine, anlayış tarzım ise insanların çoğu nazarında albenili görünmeyen fikirlere dayanır.

Almanlardaki sistem ve disiplin sanki şöyle işlemektedir: Bir Alman’a, “Toplu iğne ucuyla yüz metre çap ve derinlikte bir çukur kaz” desen, “Toplu iğneyle böyle bir çukur kazılır mı?” diye sormaksızın kazmaya başlar ve köklü bir geleneğe ve sisteme aidiyet duygusuyla ömür boyunca usanmadan çalışır; ardından halefi gelir, o da bütün bir ömür boyunca kazar… Biz Türkler ise böyle bir durum karşısında derhal itiraz eder; çukur kazmaya mecbur kaldığında ise ilk fırsatta bir iş makinası (kepçe) bulmaya gideriz. İşte bu şark kurnazlığı huyumuzdandır ki son birkaç yüzyıldır ne Kant ve Hegel gibi bir filozofumuz, ne Mercedes ve Audi gibi bir otomobil markamız, ne Nöldeke’nin yazdığıyla boy ölçüşecek bir Kur’an tarihi çalışmamız ve ne de Alman Milli Takımı gibi bir milli takımımız vardır.

Alman Milli Takımı 1996 Dünya Kupası finalini son dakikalarda uzatmalara götürmesine ve sonunda finali kaybetmesine rağmen, futbolcular sanki halı sahada gazozuna maç yapmış oyuncular gibi soyunma odalarına gittiler. Oysa biz böyle bir tecrübe yaşasaydık, muhtemelen o akşam Türkiye’de ya hükümet yıkılır ya da darbe filan olurdu. Bu trajikomik hallerimiz salt Akdenizlilik, duygusallık, heyecanlılık gibi romantik gerekçelerle izah edilebilecek kadar basit değildir. Kanımca bu tür haller az eğitilmişlik, az gelişmişlik ve bunların yansıması olan sistemsizlik, disiplinsizlik gibi daha derin mevzularla ilgili olsa gerektir.

Neyse bu meseleyi de geçelim ve yine dönelim panzerlere, 1982 ve 1986 finallerinde panzerler İtalya ve Arjantin’e yenilince hakikaten mutsuz olmuşumdur. Hele de 1982 finalinde Tardelli’nin golden sonra kollarını açmış vaziyette çıldırmış gibi koşma görüntüsü onca yıldan beridir futbol kâbusumdur. Maalesef dün akşam da mutsuz oldum; oysa son dünya kupasından bu yana ilk kez kendi kendime, “Şöyle bir kurulayım televizyonun karşısına da Fransa’nın yediği gollerin tadını çıkarayım” demiştim, ama maalesef sukut-i hayale uğradım. Sukut-ı hayalim, Fransa karşısındaki mağlubiyetten ziyade, çelik gibi bir iradeye ve makinenin çalışma tarzı gibi bir düzene/disipline sahip olan Alman milli takımının bizim milli takıma benzemesiyle alakalıdır.

Kırk yıldır takip ettiğim Alman Milli Takımı'nda, Jerome Boateng ve Bastian Schweinsteiger gibi çok disiplinli ve tecrübeli isimlerin bu turnuvada yaptıkları büyük hatalara benzer bir bireysel hata görmemiştim. Yine Alman Milli Takımı'nı dün akşamki maçın ikinci yarısındaki kadar telaşlı ve şapşal halde de hiç görmemiştim. Bernd Schuster, Lothar Matthäus, Karl Heinz Rummenigge gibi yıldızlar kuşağından sonraki kriz dönemlerinde bile bu kadar savruk ve disiplinsiz bir Alman Milli Takımı da izlememiştim. Bu yeni hal ve izmihlal Mesut Özil, Emre Can gibi devşirme Türk futbolculardan naşi Almanya’nın da bizim milli takıma öykünmek istemesiyle (!) ilgili olsa gerektir. Eğer durum böyleyse, bundan böyle altı pas çizgisinden topu taca atmayı başaran Alman santraforlar ya da “tribünden küfrediyorlar” diye maçı terk eden Alman kaleciler görmemiz sürpriz kabul edilmemelidir.

Alman Milli Takımı'nın bu turnuvadaki en kötü taraflarından biri de Joshua Kimmich ve Jonas Hector gibi çakma bek ve kanat oyucularına mahkûm olması, daha açıkçası, Andreas Brehme, Manfred Kaltz gibi isimlerden sonra esaslı bek oyuncuları üretememesi veya en azından Philip Lahm ayarında birini henüz keşfedememesidir. Bundan da önemlisi Jurgen Klinsmann, Rudi Völler gibi isimlerden sonra esaslı bir santrafor yetiştirememesi, haliyle Mario Gomez’le iktifa etmesidir. Kaldı ki dün akşamki maçta Gomez dahi işi bitirebilirdi. Ancak Sami Khedira ve Gomez’in sakatlıkları, Hummels gibi oyun zekâsı ve futbol yeteneği üst düzey bir stoperin cezalı olması “perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” sözünü hatırlatır gibiydi ki fizik gücü tükenmiş görünen Schweinsteiger’in yaptığı saçmalık bir anda perşembeyi getiriverdi. Bütün bunların yanında tilki gibi kurnaz Thomas Müller’in bütün turnuva boyunca aylak aylak dolaşması da Almanya’nın fişinin çekilmesine önemli katkı verdi. Sonuçta, panzerler bana küçük bir mutluluk yaşatmayı başka bir bahara erteledi…
Panzerler beni üzdü üzmesine ama birkaç gün sonra memlekete gidecek olmam, mutluluğumu yerine getirdi. Ancak haberlerden takip ettiğim kadarıyla bugünlerde memleket havasının tadı pek yok; yine duyduğum kadarıyla, mezgit filan da pek yok… Bence “yok” denilen şey, mebzul miktarda yok demektir. Hele bir salimen gelelim, mutlaka buluruz; bulamadığımız takdirde başka alternatifler var. Mesela yayla var; Kulakkaya’da Gırıkbahçe var, var oğlu var… Şükretmeyi bilen için sayısız lütuf ve nimet var; yeter ki memleketimize ve insanımıza zeval gelmesin.

Yine duyduğum kadarıyla, memleketteki bazı dostlarla ilgili güzel haberler de var… Kemal Gürgenci kardeşimin Giresun İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne atanması gibi… Bu haberden büyük memnuniyet duydum. Toplumsal ölçekte nadir rastlanan olgunluk ve ağırbaşlılık gibi sıfatlarla hafızamda yer eden bu kardeşime yeni görevinde muvaffakiyetler diliyorum. Malum, Giresun gibi küçük şehirlerde aynı gün aynı kişiyle birkaç kez sokakta karşılaşılır, dolayısıyla hemen herkes birbirini tanır. Bu yüzden de müdürlük gibi boş pozisyonlar ve bu pozisyonlara atamalar birçok kişinin, “Ama o müdürlük benim hakkımdı” gibi itirazlarda bulunmasına medar olur. Çünkü ne de olsa herkes herkesin tanıdığı, herkes herkesin arkadaşı, hatta nüfus kütükleri kurcalandığında belki de uzaktan akrabasıdır.

Hal böyle olunca en ufak bir yeni görevlendirmede aile içi kavga gürültüye benzer kavgalar patlak veriyor. Bu manzara karşısında, “Keşke tüm arkadaşlara yetecek kadar müdürlük olsa da versek” diyesim geliyor; ama gel gör ki mevcut imkânlar buna elvermiyor. Ezcümle, sınırlılık ve kısıtlılık gibi sorunlar bizim memlekette hırslılık ve arsız talepkârlık gibi arızalarla da birleşince, kendi insanımızın birbiriyle didişerek tüm enerjisini heba etmesi ya da çok kere paçaya yapışıp birbirini aşağıya çekmesi gibi berbat neticeler veriyor. Böylece hem kendimize hem memlekete yazık oluyor.
Aklıselimle yapılması gereken iş, birbirimizle didişmek değil, anlamlı ve faydalı her bir işin ucundan tutuvermek ya da memleket için bir çivi çakma azminde olan herkese omuz vermektir. Birkaç gün önce Giresun’da meydana gelen helikopter kazasında köy halkının yaralıları kurtarmak için nasıl çırpındığını ve elbirliğiyle nasıl yardıma koştuğunu hatırlamak, birbirimize sahip çıkmak ve destek olmak derken neyi anlatmaya çalıştığımı kendiliğinden anlaşılır kılacak bir örnektir.

Unutmamak gerekir ki insanoğlundaki hırs şeytanın ta kendisidir. Dolayısıyla dünyevi hırslar ve emeller uğruna kendi kendimizi yiyip bitirmemiz işten bile değildir. Ama gelin görün ki çoğunlukla vaki olan işlerimiz maalesef bu minvaldedir. Hırs demişken, kendimden örnek vereyim; şu an itibariyle akademik kariyer basamaklarının son kertesindeyim; dünyevi hırsın boyunduruğu altına girdiğim an itibariyle şöyle düşünmeye başlamam mukadderdir: Habire oku, habire yaz… Ne uzuyor ne kısalıyorum; hep aynı yerde sayıyorum. Oysa rektörlük, vekillik gibi birçok uzama imkânı varken, hâlâ ne diye yazıp çizmekle meşgul olayım ki?! İşte hırs denilen şeytan insanı böyle ayartır ve böyle vesveselerle bunaltır. Bilin ki şeytan içimizdedir; kendi şeytanımızı def edecek temel erdemlerden biri ise kanaat ve rıza hâlidir.

Bu vesileyle şunu da belirtmeliyim ki herkes her işi yapmak ya da her şeye talip olmak zorunda değildir. “Efendim, şurada şu müdürlük var” denildiğinde, “Ben talibim” diye zıplamak ya da “Şu kurumda şöyle bir boş pozisyon var” diye bir habere binaen, “Ben ona da talibim” diye atlamak gibi bir tavır, misafirlikte herkesin tabağındakine el uzatan çocukların arsızlığından farksızdır. Ama gelin görün ki küçük şehirlerde, kendini “joker” zanneden bu tür tipler hep vardır. Hangi kurumda bir boş pozisyon oluşsa, jokerimiz oracıkta hazırdır.

Bu tipler pratisyen hekimleri anımsatır. Malum, pratisyenler her hastaya bakar; ama hemen hiçbir hastayı tedavi edecek radikal bir reçete yazmaz; çoğunlukla soğuk algınlığı gibi rahatsızlıklar için reçete yazar ki bu rahatsızlık da malum olduğu üzere ilaçla bir haftada, istirahatle yedi günde geçer. Yine malum olduğu üzere pratisyen hekim ciddi bir vakayla karşılaştığında reçete yazmak yerine derhal sevk yapar. Joker tiplemesi de böyledir; zira bu tipler hiçbir kurumda ve pozisyonda radikal denebilecek bir iş veya projeye imza atmaz; çünkü amaç iş üretmek değil, mahalli ölçekte az çok kariyer ifade eden bir mevkii işgal etmektir.

Ne var ki arsızlık atraksiyonuyla elde edilenler çok küçük başarılardan ibarettir; bu yüzden de sahibine getirisi en fazla mevsimlik olabilir. Oysa varlığın büyük anlam ve amacına kafa yoran bir insanın -ki insan olmak bunu muciptir- hesapları da hedefleri de muhalled değerler ve eserlerle ilgili olması gerekir. Yok eğer muhalled değer ve eser üretmeye gözümüz kesmiyorsa, Bakî’nin dediği gibi, bu âleme Dâvûd gibi âvâze salmayı ve baki kalan bu kubbede bir hoş sâda bırakmayı temel hayat prensibi edinmek ve bu minvalde temiz bir hayat sürmek gerekir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 8 Temmuz 2016

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=1063

Zopzollu-Haccak Giresun’um


Hayli zaman oldu bu sitede Giresun yazısı yazmayalı; aslında Giresun yazılarını bu kadar geciktirmezdim ama sitenin haber ve yazı trafiğini kontrol eden sevgili kardeşim Abdullah Demir’in neredeyse son bir yıldır siteyi metruk halde bırakması -ne yalan söyleyeyim- benim de yazma iştahımı kesti. Ancak her senenin Haziran ayında olduğu gibi bu yıl da Giresun hastalığım yine depreşti. Her yıl takvimler Temmuz ayının ilk gününü gösterdiğinde, bendeniz sabahın köründe direksiyonu Giresun istikametine kırmış ve hatırı sayılır birkaç trafik cezasını peşinen kabullenerek en kısa zamanda memlekette olmak için gaz pedalını kapatmış olurdum; ama maalesef bu yıl yolculuk tarihi değişti. Çünkü 12 Temmuz’da üniversitemizdeki rektörlük seçimine katılmak durumundayım. Bu vesileyle, Giresun Üniversitesi rektörlüğüne atanan Prof. Dr. Cevdet Coşkun hocamızı tebrik ediyor ve inşallah bu yaz mevsiminde “Attar” sözcüğünün geçtiği hikâyeler dinlemeyeceğimi ümit ediyorum.

Giresun’da geçirdiğim bir aylık süre hariç, bütün yıl boyunca hemen her gün yaklaşık on beş saat çalışıyorum; okumak ve yazmaktan müthiş bir mutluluk duyuyorum; en azından sadece kitaplarla meşgul oluyor ve bu sayede daha az konuşuyor, daha az günaha giriyorum. Kitaplarla hemdem olmayı özellikle ahlaki terapi açısından herkese tavsiye ediyorum. Kitaplarla haşir neşir olmak ve sürekli çalışmak kadar, Giresun’da olmak ve kadim dostlara kavuşmaktan da mutlu oluyorum. Buna mukabil çalışma odam ve memleketim dışında üçüncü bir yere adım atmaktan büyük bir yılgınlık ve yorgunluk hissediyorum. Bu yüzdendir ki yaklaşık on beş yıldır en fiyakalı tatil beldelerinin yanı başında yaşamama rağmen Bodrum, Marmaris, Datça gibi beldelerin yolunu henüz bilmiyorum; aynı şekilde yurt dışına çıkmaktan da hiç hazzetmiyorum. Sempozyum, konferans gibi vesilelerle yurtdışına çıkmak mecburiyeti hâsıl olduğunda ise faaliyet biter bitmez ilk uçakla geri dönüyorum. Ancak Giresun söz konusu olduğunda, günler sakız gibi uzasın istiyorum; çünkü Giresun’a sırtım dönük vaziyette yolculuktan nefret ediyorum.

Uzun zamandan beri, bu hissiyatımın kodları üzerine düşünüyorum; belki de en güzel hayat çağlarımızı memlekette yaşadığımız için böyle hissettiğime kanaat getiriyorum. Ancak memleketin en azından benim için sürekli ikamet edilecek, hele de akademisyenlik gibi çok fazla zaman isteyen bir mesleğin icrasına imkân verecek bir yer olmadığını teslim etmek gerektiğini de biliyorum.
Aslında memleket bizim gibiler için, özellikle “ev danasından öküz olmaz” sözünün kimi zaman çok dramatik tezahürleriyle tecrübe edildiği bir mahal ve mekândır. Memlekette insanın başı nedense hep kalabalıktır; ayak bağları fazla, dedikodusu da mebzul miktardadır. Oysa bizim en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey, salim kafa, yani az insan çok huzurdur. Şayet bu hayat sahnesindeki tuluatımızdan geriye az çok işe yarar bir miras bırakmak söz konusuysa, bu mirasın üretileceği yer memleket değil, gurbettir. Enerjimiz azalıp motivasyon ihtiyacı arttığında memleketten destek almak, ama daha sonra oradan ayrılmak gerekir. Kaldı ki ayrılık memleket sevgisini tazeleyen bir şeydir ve bu açıdan bakıldığında çok da güzel bir şeydir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 22 Haziran 2016

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=1062

Prof. Dr. Mehmet Okuyan Vesilesiyle Bir Kez Daha "Yazıklar Olsun!"

Artık Yeter! Bu ülkedeki siyasi güç ve otoriteye otorite imkânı sağlayan kitle yüzde elliye tekabül etmekte, ama aynı otorite nüfuz kullanma yetkisini belki sadece yüzde sıfır buçuk nispetinde bile olmayan bir "şirzime-i kalîl"e devretmekte ve bu şirzime de ülkenin yükseköğretim gibi öenmli kurumlarından birini kendi zihnindeki sahih din ve dindarlık ölçütlerine göre sevk ve idare etmekte. Ama gelin görün ki İlahiyat alanında dekan tayini, öğretim üyesi nakli ve kadro tahsisi gibi uygulamalarda son derece dışlayıcı, ayrıştırıcı Ehl-i sünnetçilik (ki oysa Ehl-i sünnet ve cemaat tabirindeki "cemaat" kelimesi kuşatmayı, kucak açmayı, derleyip toparlamayı ve bir arada tutmayı ifade eder) kriterini esas alırken, diğer bütün fakülteler söz konusu olduğunda böyle bir kritere uygunluk şartı aramamaktadır. Bunun böyle olduğunu görmek için Giresun Üniversitesi'ndeki mevcut rektör(iye) ve onun oluşturduğu kadronun hüviyetine bakmak kâfidir. Belli ki söz konusu zihniyete göre sahih din ve sahih itikat bir tek ilahiyatçılara lazımdır ya da İlahiyatlar dinin sınır karakollarıdır. Yazıklar olsun!

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 20.11.2015

Giresun ve Giresunlu Dostlarla İlgili İntibalarım

Bu seneki Giresun faslı da neredeyse sona erdi; sayılı gün yine çok çabuk geçti; bir aydan daha fazla bir süre sanki göz açıp kaparcasına geçip gitti. Yaş kemale erdikçe zaman sanki daha hızlı akıyor. Aslında zaman her zamanki zaman olarak normal akışında seyrediyor. Lakin biz yaşlandıkça zaman algımız ister istemez değişiyor. Çocuklar ve gençlere sorsanız, zaman belki de hiç geçmiyor, sanki uzadıkça uzuyor. Çünkü onlar için her gün birçok yeni şey keşfettiriyor ve idrak kadrajına giren her yeni şey zaman akışını yavaş hissettiriyor.

Buna mukabil orta ve ileri yaştakiler için her yeni gün, sanki bir dejavu gibi, geçmişteki günlerin tekrarı gibi yaşanıyor. Çünkü algı ve idrak kadrajına yeni veya sürpriz denebilecek türden şeyler pek girmiyor. Bu yüzden de günler mazidekilerin tıpkısı gibi hızla geçip gidiyor. Şimdiki zaman genellikle mazinin hemen hemen aynıyla tekrarı gibi yaşanarak tükeniyor. Bu arada beden motoru giderek tekleyip arıza veriyor ve arızalar çoğaldıkça hayat yaşanası olmaktan çok, katlanılası bir hâl alıyor.

Elli yıllık ömrümün yaklaşık ilk yirmi yılı Giresun’da, otuz yıllık kısmı ise büyük ölçüde başka şehirlerde geçti. Giresun’dan uzakta yaşadığım yıllarda memleket tutkum hiç eksilmedi. Hâliyle, istisnasız her yıl bütün iznimi sadece ve sadece memleketime hasrettim. Bodrum senin, Fethiye benim tarzında bir tatil kültüründen de hiç hazzetmedim. Bu yüzden, yıllardır Türkiye’nin güneyinde yaşamama rağmen Antalya, Muğla gibi illeri ve bu illerdeki meşhur tatil yörelerinden hiçbirini henüz görmedim; muhtemelen öldüğüm güne değin de görmeyeceğim. Zira bendeniz seyahati eziyetle eş tutan biriyim. Bu sebeple, sayısız insanın gidip görmek için belki de can attığı Amerika, Kanada, Avustralya gibi çok uzak ülkelerden gelen sempozyum, kongre, konferans davetlerini çoğunlukla geri çevirmekteyim. Buna karşın Giresun’a seyahat söz konusu olduğunda, seyahat eziyetinin bir tür zevke dönüştüğünü, yaklaşık bin kilometrelik yolda asfaltın bile Giresun istikametinde pek şirin gözüktüğünü itiraf etmeliyim.

Her sene Giresun’a geldiğimde ilk işim, Hatun Camii önünde arabayı güç bela bir kenara park etmeyi başardıktan sonra kadrolu balıkçılarımızın ekmek teknelerini açıp kreçe ve mezgitlerle selamlaşmak, ardından balığımızı, daha sonra da Solmaz Fırını’ndan koltuk ekmeğimizi tedarikleyip soluğu evde almaktır. Ancak hepi topu bir-iki kilometrelik bu mesafeyi kat edip eve ulaşmak bin kilometrelik yol yorgunluğuna muadildir.

Senede bir Aylık “Giresun”uma Gelme Vakti Yaklaşmışken…

Bana sorsalar, “Adana’nın nesi güzel?”; diye, “Adana’dan Giresun’a gitmesi güzel” derim elbette! Bu sadece Adana için değil, her yer için geçerli. Hoş, Adana beni bağrına bastı, hele de Tıp fakültesindeki cerrah arkadaşlar beni -Allah’ın izniyle- ölümün tam kıyısından aldı. Üniversitem, bana son derece güzel, hatta hayran kalınacak bir güzellikte yaşam alanı ve imkânı sağladı. Ama bütün bunlara rağmen yine de Giresun demem, insanoğlunun yaş kemale erdikçe göbek bağının gömüldüğü toprakların onu geri çağırmasıyla ilgili olsa gerektir. Bu yüzden, benim için Giresun dışındaki her yerin en güzel tarafı, “Giresun’a geri dönmesi”dir.

Ne var ki Giresun’un bunca güzelliği, ne esnaf kefaletinde, ne ticaretinde ve ne de siyasetindedir. Bütün güzellik Allah’ın Giresun’a bahşettiği tabii güzellikler ile belki de iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki kadim dostların sohbet ve muhabbetindedir. Bunun yanında tabii ki birkaç arkadaşla birlikte Gülburnu senin Gırık Bahçe benim gezmesinde, Çırak Deresi’nden Meydan’a doğru sahil boyu yürümesinde, Mustafa Öden’in mekânında çay ile sohbetin birlikte demlenmesinde, Çınarlardaki çay ocağında koltuk ekmeği ve tulum peynirinin refakatinde çay içmesinde, Pazar günü fırında pide çıksın diye beklemesinde, fındık vakti köye gidip bahçenin altında türkü söylemesinde, Tor burnunda Adanalı’nın ekmeğinde, Yolağzı’nın ıslak somununda, Kasap Şükrü’nün köftesinde, Deniz Lokantası’nın dönerinde, seksenli yıllara döndüğümüzde ise Çerkez’e gidip Küçük Ada’ya kadar yüzmesinde, şimdi yerinde yeller esen Seka’nın sahasında Giresun merkezden veya Abacıbükü’nden gelen mahalle takımlarıyla maç yapıp hemen her maçın kavga gürültüyle yarıda bitmesinde, Yunuslar istavriti limana sıkıştırdığında kırk yıllık balıkçı ustalığıyla balığı “et etmesi”nde vs.

Giresun’un özellikle siyaset alanında işleyen düzeni ve ilişki biçimi, daha ziyade eski Türkiye’nin berbat otogarlarında nereden çıkıp geldiği belli olmadan, ansızın ve apansızın, “Neresi abiii; boş araba, boş” diye bağırarak size yapışan simsarların samimiyet ve dürüstlüğü derekesindedir. Haliyle, Giresun halkının siyaset ve siyasetçiden yana yüzünün gülmesi en azından yakın gelecekte hiç mümkün görünmemekte, beki de bu yüzden olsa gerek Giresun insanı aynı delikten defalarca sokulduğu halde siyaset zehrine bağışıklık kesbetmektedir. Ancak benim bağışıklık sistemim zayıf olduğundan öyle müteaddit kereler değil, bir kere dahi sokulmaya tahammülsüzümdür. Bu sebeple, Giresun’la ilgili her türlü siyaset hikâyesi benim nazarımda kelimenin tam manasıyla teraneden ibarettir. Giresun’daki samimi dost ve arkadaşlardan istirham ve ricam, özellikle Kale’de Hüseyin Abi’nin mekânında -ki bu mekânın nesindendir bilinmez, masaya oturan hemen herkesin siyasete dair her şeyi orada konuşası gelmektedir- bu bahsi hiç açmamamız, eğer mümkünse Kalecik mezgidinin lezzeti modunda kalmanızdır. Allah izin verirse, bu yaz mevsimi de kavuşuruz.

Giresun günlerine az kaldı; geri sayım başladı, bu yüzden Giresun hastalığım kıpraştı ve bana akşamın darında bu satırları yazdırdı.      

Mustafa Öztürk - 27.06.2015

AK Parti’ye Gönül Vermiş Giresunlulardan İstek ve İstirhamım!

AK Parti’ye Gönül Vermiş Giresunlulardan İstek ve İstirhamım!
 
Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK

Son yıllarda Giresun’daki Ak Partili siyasetçilerin neler yapıp ettiğine dair çok şey duydum, hatta her yaz mevsimi yıllık izin vesilesiyle Giresun’a geldiğimde özellikle bazı siyasi aktörlerin kendi parti teşkilatlarının ayağına kurşun sıkmalarına dair sayısız hikâye dinlemekten bıktım usandım. Lakin bugüne kadar pek konuşmadım; parti içindeki kavgaya pek karışmadım; zira “Kol kırılır yen içinde kalır” diyerekten aile içindeki huzursuzluk bir şekilde son bulur sandım; ama 30 Mart akşamı gördüm ki yanılmışım. İmdi, Giresunlu bir vatandaş ve aynı zamanda AK Parti’deki kurucu iradenin fikrî nesebine mensup birisi olarak en azından sinemde biriken öfkeyi azaltmak, en azından biraz rahatlamak için bu birkaç satırı haberci28 okurlarıyla paylaşmak durumundayım; aksi halde öfke ve kızgınlıktan çatlarım:

Samimi hissiyatım şu ki artık bugünden tezi yok, AK Parti’ye gönülden destek veren her bir Giresunlu eline sağlam bir fındık odunu alıp, başta Giresun AK Parti siyasetini öteden beri babadan miras kalmış bir çiftlik gibi işletmeye çalışan ve bu hoyrat/hovarda tavırlarıyla mahkemeyi kadıya özel mülk sayan kimi siyasi aktörler olmak üzere, kendi küçük menfaatlerinin ve yerelde tesis ettikleri “siyasi iktidarcıkları”nın bekası uğruna Giresun’u gözden çıkarmakta hiçbir beis görmeyen, saray entrikalarını anımsatan tertipleriyle Giresun AK Parti yönetimini sürekli olarak iğva/ifsat etmekten başka bir işe imza atmayan o malum/meşhur siyasi figürler ile bunların yakın çevresinde öbeklenmiş besleme/yanaşma zümresini önüne katmalı ve paçasından “köylü kurnazlığı” akan bu taşralı siyaset çetesini vura vura Giresun il dışına kadar uğurlayıp bir daha da il sınırlarından içeri sokmamalıdır.

Kendilerince çok evsaflı, iş bilir ve zeki, ama gerçekte müptezellikle mümeyyiz olan bu figürlerin her defasında Giresun’u ülke sathında rezil edip gülünç duruma düşürmekle AK Parti’ye verdikleri zarar, Pensilvanya’daki meczubun liderlik ettiği paralel örgütün hasar ve zararından aşağı kalır ölçekte değildir. Dahası, yıllar yılı Giresun insanının başını ağrıtan malum/meşhur siyasi figürler AK Parti’nin iç bünyesinde üreyip semizleşmiş “dâhili paralelciler”dir. Giresunlu AK parti seçmeninin en acil ve en temel vazifesi, bu dâhilî paralelciler çetesinin de inine girmek ve derhal Giresun’dan def etmek, müteakiben dâhili paralelciler çetesinin yerine, sırf bu çetenin vesayetine boyun eğmediği için parti yönetiminden uzaklaştırılmasına rağmen bu son seçim kampanyasında partisine destek vermekten istinkâf etmeyen civanmert insanları değerlendirmek ve bu tür insanların kadrini/kıymetini bilmektir.

Son bir not olarak, bütün bu serzenişlerimi AK Partili hemşehrilerimle paylaşırken reel politikten yana hiçbir ikbal beklentimin bulunmadığını, asıl beklentimin sadece Giresun’a değil, bütün ülkeye ve hatta dünyaya az çok bir ilmî miras bırakmış ve bu sayede hayırla yad edilmek mazhariyetine ulaşmış insan olarak bu dünyadan göçüp gitme emelinden başka bir şey olmadığını belirtmek, bununla birlikte Giresun’daki bu hâl-i pür melalle ilgili etraflı bir raporu ilk fırsatta sayın başbakana arz edeceğimin de altını çizmek isterim. 

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=906

Seksenler Giresun III: Gazi Caddesi ve Cadde Ehli

Seksenler Giresun III:
Gazi Caddesi ve Cadde Ehli
 
Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK



Seksenli yıllarda Giresun şehir merkezi denince akla gelen ilk yer kuşkusuz Gazi Caddesi’ydi. Hoş, aradan geçen otuz küsur seneye rağmen neredeyse bir gıdım dahi gelişmeyen memleketimin şehir merkezinde akla gelen ilk yer yine Gazi caddesidir; ama şimdilerde bu caddeyi temaşa, en azından benim nazarımda eski günlerdeki kadar zevkli ve keyifli değildir; çünkü artık ne zaman eski zaman, ne de biz eski biziz.

En son bu yaz aylarında arşınladığım Gazi Caddesi kaldırımları eskisi gibi neşeli değildi; aksine sürekli bir haldır-haldur insan kalabalığından ibaretti sanki. Zira ne Balkaya’nın önünde kadrolu eleman gibi sürekli boy gösteren tanıdık tipler vardı; ne de pasajların içerisindeki plakçı-kasetçi dükkanlarından yükselen yeni albümlerdeki hit şarkıların tınısı… Üstelik Kahveci Topuz’dan caddeye yayılan o güzelim kahve kokusu da eski aromasını kaybetmişti sanki… Belki de bunun sebebi, “Kahve Durağı”, yok efendim “Kahve Dünyası” ismini taşıyan yeni mekânlardaki ruhsuzluğun zihnimde kötü bir izlenim bırakmış olmasıydı.

Eski Şebnem’in yerinde yeller esmesi bir yana, yeni Şebnem’in dondurması da maalesef damağımda hoş bir tat bırakmadı. Bu yüzden, gözlerim Debboy mevkiindeki eski Roma dondurmacısını aradı ama maalesef bulamadı. Bir de artık doğru düzgün koku almayan burnum postanenin hemen alt tarafındaki fırından caddeye yayılan taze francala (Giresuncası: franzile) ve koltuk ekmeğinin inanılmaz derecede güzel kokusunu aradı ama maalesef o fırın da kaç zamandır yerinde yoktu. O mübarek ekmekler sanırım artık tarihe karıştı, şimdi kala kala bir tek Dereli sapağındaki Adanalı’nın (Bildiğim kadarıyla, bu nam söz konusu zatın Adanalı olmasıyla değil, vaktiyle Adana’ya gitmiş ve bir süre orada ikamet etmiş olmasıyla ilgilidir) kilo işi satılan ve naylon poşete konulması yasak olan ekmeği kaldı.   

Oysa Gazi Caddesi eskiden böyle miydi; ekmek de, dondurma da bambaşka ve doyumsuz bir lezzete sahipti. Kuşkusuz bizim damaklar da eskidi, fakat geçmişin yiyecek ve içecekleri bugüne nispetle çok daha sade ve tabii idi. Seksenli yılların Gazi Caddesi’nde başta Balkaya pastanesi -ki şimdi bu pastanede bana eskiyi hatırlatan tek şey, sevgili dostum “Şaban”ın halen günde birkaç halı saha maçı yapabilecek kadar sağlıklı görünen bünyesinden [Maaşallah! Allah nazardan saklasın] ibarettir- olmak üzere bazı pasajların ön cephesinde baştan ayağa fiyakalı ve janti kılıklı figürler Anıtkabir’de nöbet tutan askerler gibi bekler, sabahtan akşama kadar caddeden gelip geçen cins-i latifleri keserlerdi.

Ayaklarındaki ayakkabılarda toz zerresine bile rastlanmayan ve tembelliklerinden dolayı adeta defnedilemeyen ölü gibi duran bu tiplerin birçoğu aslında “kaldırım mühendisi” pozisyonunda olmasına rağmen o yıllarda tembellik ve haytalığı hayattaki en güzel iş gibi gördüğümüzden, “Sabahtan akşama kadar caddeden gelip geçenleri seyretmek; oh ne âlâ, iş yok güç yok” diye düşünüp kendilerine hep imrenmişimdir. Sözünü ettiğim tiplerin hemen hepsi Gazi Caddesi’nden artık el ayak çekmiş görünmekteler; şimdi nerede olduklarını ve ne yaptıklarını bilmiyorum, ama sanırım artık La Fontaine’in “Ağustos Böceği ile Karınca’’ hikâyesindeki Ağustos böceği misali tembellikle iştigal etmek gibi bir lüksleri ve jantilikleri pek kalmamış olsa gerektir.

Gençlik yıllarında bazen günde birkaç kez yeniden âşık olduğumuzu sandığımız için, Gazi Caddesi’ndeki pasajlara konuşlanmış kasetçilerin kapının dışına koydukları güçlü kolonlardan (“Kolon” kelimesi aslında kalın barsak demek; ama o yıllarda “hoparlör” manasında istimal edilirdi) ta caddeye kadar gelen şarkıların tınıları da çok kere bizi mest ederdi. Yeni ve güzel bir şarkının tınısını duyduğumuzda soluğu kasetçide alır ve yeni bir liste hazırlayıp karışık kaset yaptırırdık. Seksenli yıllar, büyük ölçüde Orhan Gencebay ekseninde yürütülen tartışmalara rağmen arabesk müziğin zirveye ulaştığı yıllardı. Bu yüzden, o yıllarda Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, İbrahim Tatlıses gibi isimlerin başını çektikleri arabesk furyası özellikle kendisini Kemalettin Tuğcu’nun acıklı ve melodramatik romanlarındaki köprü altı çocuğu gibi gören veya durduk yere kendisini melankoliye salıp acı çekmekten tuhaf bir haz duyan genç kuşak için bir nevi afyon yerine geçerdi.

Hoş, o yıllarda ben de Orhan Gencebay dinlemeyi, özellikle de Gencebay’ın Kara Çalı, Akşam Güneşi, Bağrımda Bir Ateş Var, Tutuldu Ellerim, Beni Böyle Sev, Zaman Akıp Gider gibi şarkılarını vecd içinde dinlemeyi ayin gibi addederdim. Tabii o yıllar televizyon seyretmek için cümbür cemaat komşunun evine akın edildiği yıllar olduğu için, adı geçen şarkılar da çoğunlukla bir komşudan emanet alınan, daha net ses çıksın diye tükürüklü parmakla kristali temizlenmeye çalışılan, çok kere kapağı yerine oturmayan ve kasetleri saran dandik kasetçalarlarda (o günkü adıyla Teyip) dinlenirdi.    

Seksenli yıllarda bu tür ilgiler ve meşguliyetler dindar babalarımız, İmam-Hatip Lisesi’ndeki meslek dersi hocalarımız ve “ağır abi” konumundaki arkadaşlarımız nazarında düpedüz lehviyyat olarak algılanır, devlet ve milleti kurtarma yönünde hemen hiçbir ilgimizin bulunmayışından dolayı bize “parazit” muamelesi yapılırdı. Zira ne de olsa o vakitler Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştaydık; bu sebeple bizden beklenen, oyunda oynaşta olmak değil, hiç değilse okumak ve büyüklerimiz nazarında bir an önce adam olacağımız intibaını uyandırmaktı. O günden bugüne adam olma yolunda mesafe alıp almadığımızı kuşkusuz büyüklerimize sormak lazım; ama bu arada çocukların çocukluklarını yaşamak gibi bir haklarının bulunduğunu da unutmamak lazım!

Seksenli yılların Gazi Caddesi’nde, postanenin önüne açılan kartpostal tezgâhında kendisine hayranlık duyulan sanatçıların resimlerini seyretmek ve eğer cepte metelik varsa bir tane satın alıp defterin arasına yerleştirildikten sonra sallana sallana meydana doğru yürümek de küçük çaplı bir keyifti. Bunun dışında, Debboy mevkiinden Çınarlar’a sapan sokaktaki üçüncü sınıf esnaf lokantalarında bir tam ekmekle “az kuru” yemek de lise düzeyindeki talebeliğe mahsus garibanlığın şanından addedilirdi. Öyle ki bu durum lokanta sahibinin, “Kuru bizden olsun, ekmeğin parasını verin” diye düşünmesini gerektirirdi. Yine Topal sokaktan gelip Gazi Caddesi’ni bölen -sanırım şu an Cemal Gürsel Caddesi olarak bilinen- cadde üzerindeki Saray sinemasının -ki bu sinemanın kendine has başka hikâyeleri de vardır- önünde Teksas-Tommiks takası yapmak da seksenli yılların unutulmaz hatıralarından biri olarak tarihe geçti.

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=997

Giresun Şivesine ve Lügatçesine Özgü Birkaç Kelimenin Anlam ve Kullanımına Dair

Her şehir ve hemen her yörede olduğu gibi Giresun’da da kendine özgü bir Türkçe var. Kabul etmek gerekir ki Zeki Müren ve İstanbul Türkçesine nispetle çok kaba ve kulak tırmalayan bir Türkçe bu! Özellikle de kimi zaman ünlem gibi kullanılan ve bir olayı abartılı biçimde anlatmaya yarayan, “Parkacak, Farkacak, Hakıradak, Faşıracak, Cörpedek” gibi kelimeler tam bir felakettir.
Ama gelin görün ki bu tuhaf kelimelerin kullanımı biz Giresunlular için felaket filan değil, gayet tabiidir… Dahası, Giresun Türkçesi belki “kelemli pancar çorbası” kadar güzel; ama sadece biz bizeyken güzeldir. Başkalarıyla, hele de İstanbul Türkçesiyle konuşan insanlarla bir aradayken çok kere bizi zora sokan, hatta kimi zaman pantolonumuzda sökük varmış hissi uyandıracak kadar utandıran bir Türkçe, şive ve lügatçedir.

Şu sıralar memleket özlemimim çok artmasından mıdır, yoksa yaş kemale erdikçe “Hey gidi günler” diyerek hep geriye bakma arzusuyla adeta boynumun tutulmasından mıdır, bilmiyorum; ama sonuçta bugün de çocukluk ve gençlik yıllarımda evde, sokakta konuştuğumuz Giresun şivesi ve lügatçesi hakkında yazmak istiyorum.

Giresun şivesi denince tek, homojen bir şeyden söz etmek mümkün değil; zira Giresun coğrafyasında, hatta sadece Giresun’un sahil hattında ilçeden ilçeye, köyden köye az çok farklılaşan şiveler ve manası az çok farklılaşan kelimeler var. Bir Keşaplı olarak “Harar”a Bulancak ve Piraziz muhitinde “Hey” denildiğini yıllar sonra Seka’daki komşularımızdan öğrendiğimi hatırlarım. Ben Giresun şivesine ve bu şiveye özgü kelime hazinesine dair bildiklerimin büyük çoğunluğunu rahmetli annem ve babaannemden öğrendim.

Bu yazıda bizatihi şiveyi değil, şiveyi ele veren birkaç kelimenin hangi anlamlarda kullanıldığını paylaşmak istiyorum. Ancak bu paylaşımları salt anlam düzeyinde değil, az çok bir bağlam içerisinde sunmanın daha güzel olacağını düşünüyorum. Ayrıca söz konusu kelimeleri herhangi bir tematik düzen ve sistematik içerinde değil, rastgele ya da şimdi zihnime düştüğü şekliyle arz etmek istiyorum. Burada sadece “z” ve “k” harfleriyle başlayan kelimelerden örnek vermek istiyorum. Gerçi bu kelimelerin anlam ve kullanımlarına dair ifadelerim kimi Giresunlular açısından az çok yanlış olarak değerlendirilebilir; ama ben o kelimelerin anlam ve kullanımlarını burada örneklendireceğim şekilde biliyorum.

İlk örnek kelime “zabatçak”. Daha çok babaannemden duyduğum bu kelimeyi “sabah” veya daha spesifik olarak “ertesi sabah” manasında kullandığımızı hatırlıyorum. “Zabatçak” kelimesini çağrıştıran bir diğer kelime “zeel” ve “zeele”dir. Anlamını tam olarak tayin edemesem de bu kelimenin sonrayı ya da hal-i hazırdaki günün akşamını ifade ettiğini sanıyorum.

İkinci kelime “zıbıç”. Bu kelimeyi de babaannemden öğrendiğimi biliyorum. Kelime “sap” veya “sebze-meyve sapı” anlamına geliyor. Sanırım sap kısmının kısalığından dolayı bizim köyde bir armut cinsine “zıbıcıkısa” deniliyor. “Zıbıç” ile benzer bir fonetiğe sahip olan “zıpçık” kelimesi ise bilhassa bahçede inek güderken can sıkıntısını gidermek için yaykın ağacının (kızıl ağaç) “nezük” (kartlaşmamış) dalının kabuğu çıkarılmak suretiyle yapılan ve düz bir ses çıkaran düdüğümsü nesneyi ifade ediyor.

“Z” harfinden bahis açılmışken “zollu” kelimesinin, tıpkı “Gız, ne zollu olmuş hee!” sözünde olduğu gibi “çok güzel” anlamında kullanıldığını biliyorum; benzer manada “Haccak” kelimesini de hatırlıyorum.

K harfiyle başlayan kelimelere gelince, bununla ilgili ilk örnek “kelçük” kelimesi. Bu kelimeyi ilk defa kimden belledim hatırlamıyorum ama meyvenin yenilmeyen iç kısmı manasında kullanıldığını biliyorum. “Kelçük” ile benzer manada kullanılan “keşir” kelimesi de var ama bizim Keşap muhitinde bu kelimenin kullanıldığını pek hatırlamıyorum. Buna mukabil “kelçük” ile fonetik benzerliğe sahip “kemçük” kelimesinin, sözgelimi “Kemçük ağızlı” tabirinin “biçimsiz, şekilsiz” manasında kullanıldığını biliyorum.

K harfinden ikinci örnek “külek” kelimesi. Bu kelime “Yuvarlak tahta kap” anlamındadır ama daha ziyade “Külek kafa” şeklinde kullanılır ve “söylenen sözü anlamayan” yahut kafası “pek çalışmayan kişi” manası taşır. Aslında “k” harfiyle başlayan birçok kelime Giresun şivesinde “g” şeklinde telaffuz edilir. Sözgelimi, genelde kabuk, özelde boş fındık kabuğu anlamına gelen “kapcuk” kelimesi “gapcuk” diye seslendirilir. Bu kelimenin annem ve babaannem tarafından kullanılan “gapcuklu” şeklindeki kullanımı ise “inat, inatçı” manasına gelir. K harfinin “g” şeklinde telaffuzuna dair bir diğer ilginç örnek, “Şebinkarahisar” anlamındaki “Galiser” kelimesidir. Bir başka örnek, “tahta su kabı” anlamındaki “kufa” (gufa) kelimesidir. “Düğme” manasındaki “Kopca” da “g” harfiyle yumuşatılarak telaffuz edilen kelimeler arasında zikredilebilir. Benzer bir örnek, “ağaç tabure” manasında kullanılan “Kotmak” (Gotmak) kelimesidir.

Yine “K” harfiyle başlayan kelimeler arasında “keyfanı” (iyice yaşlanmış kadın), “kıymık” (özellikle ele batan ince odun parçası), “keçemen” (kertenkele), “kakmuklamak” (yumrukla itip kakmak), “kemre” (inek gübresi), “kef” (kir, cüruf), “kelek” (ineklerin boynuna takılan çan), “keşik” (sıra, dizi), “kiltik” (küçük sabun parçası), “konuşuk/gonuşuk” (laf, laflamak, söz birliği etmek), “kösmük” (sigara izmariti), “köstüre” (elle çevrilen bileği taşı), “küpü” (girebi, balta gibi aletlerin sırt tarafı), “kuz” (kuzeye bakan, fazla güneş almayan yer), “külüstür” (eski küskü, işe yaramaz) gibi daha birçok ilginç kelime zikredilebilir. Külüstür demişken, biz Giresunluların özellikle eski araba arıza yapınca, “Arıza yaptı” demek yerine, “Yıkıldı” kelimesini tercih ettiklerini de hatırlatmak gerekir.

Mustafa Öztürk

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=998

Herkesi Kör Âlemi Sersem Sanmak


HERKESİ KÖR ÂLEMİ SERSEM SANMAK
(DÜNYANIN MERKEZİNİ GİRESUN’DAN İBARET SANANLARA İTHAF)

Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK


30 Mart seçimlerinin hemen akabinde Giresun belediyesini yeniden CHP’nin kazanması üzerine tamamen vicdani ve hissi motivasyonla çok kısa bir eleştiri yazıp bu sayfada yayımlamıştım. O yazıda demiştim ki, “Samimi hissiyatım şu ki artık bugünden tezi yok, AK Parti’ye gönülden destek veren her bir Giresunlu eline sağlam bir fındık odunu alıp, başta Giresun AK Parti siyasetini öteden beri babadan miras kalmış bir çiftlik gibi işletmeye çalışan ve bu hoyrat/hovarda tavırlarıyla mahkemeyi kadıya özel mülk sayan kimi siyasi aktörler olmak üzere, kendi küçük menfaatlerinin ve yerelde tesis ettikleri “siyasi iktidarcıkları”nın bekası uğruna Giresun’u gözden çıkarmakta hiçbir beis görmeyen, saray entrikalarını anımsatan tertipleriyle Giresun AK Parti yönetimini sürekli olarak iğva/ifsat etmekten başka bir işe imza atmayan o malum/meşhur siyasi figürler ile bunların yakın çevresinde öbeklenmiş besleme/yanaşma zümresini önüne katmalı ve paçasından “köylü kurnazlığı” akan bu taşralı siyaset çetesini vura vura Giresun il dışına kadar uğurlayıp bir daha da il sınırlarından içeri sokmamalıdır.”

Kulağıma gelen haberlerden anlaşıldığı kadarıyla bu ifadeler Giresun AK Parti yönetimindeki bazı zevatın canını hayli sıkmış, hatta bu can sıkkınlığı kızgınlığa dönüşüp gıyabımızda tehditkâr konuşmalara bile yol açmış. Canı sıkkın ve kızgın bu dostlarımıza göre, “Benim böyle bir yazı yazmam (-ki bir rivayete göre söz konusu yazı bana rica ve minnetle yazdırılmış; belli ki bu iddiayı dillendiren kişi benim rica ya da siparişle yazı yazmayacak biri olduğumu çok iyi bilmesine rağmen kızgınlıktan böyle bir talihsiz beyan ve hezeyanda bulunmuş-) , ikbal ve istikbalim açısından hiç de iyi olmazmış… Yine bu kızgın dostlarımıza göre benim ikbal ve istikbalim hâl-i hazırda Giresun siyasetine yön veren siyasi figürleri kızdırmamaya bağlıymış… Maazallah, onların hışmına uğramak, ikbal ve istikbalin kararmasına yol açarmış…

Gerçekten üzülerek ve birazcık da hallerine acıyarak belirtmek durumundayım ki bu bizim kurnaz görünümlü saf köylü dostlarımız bütün dünyayı Aksu deresi ile Batlama arasındaki coğrafyadan ibaret zannediyor. Dünya bu kadar küçük çaplı algılanınca, ikbal ve istikbale yönelik tüm beklentiler de ister istemez beş-on kilometrelik bu sınırlar dâhilinde söz ve nüfuz sahibi olan birkaç siyasinin himmet ve himayesine bağlanıyor.  Oysa bu dostlarımıza hatırlatmak gerekir ki ikbal denen şeyin menba ve menşei Giresun olmadığı gibi, bunu temin ve tahsil adresi de salt siyaset ve bürokrasi değildir.

Söz konusu dostlar unutmasın ki bu memleketten nice siyasiler ve siyasetten güç devşiren nice figürler geldi geçti; ama bugün neredeyse hiçbirinin esamisi okunmamakta; buna mukabil hemen hiçbir maddi zenginliği ve siyasi gücü olmayan nice insanlar ise rahmet-i rahmana kavuşmalarının üzerinden çok uzun yıllar geçmesine rağmen sadece Giresun’daki değil, bütün ülke sathındaki milyonlarca insanın zihin ve gönül dünyasında yaşamayı sürdürmektedir. O insanlar gönülde taht kurup unutulmamayı siyaset gibi son derece kirli, çapraşık ve karmaşık bir düzenin içinde debelenmekle değil, kendilerini ilme, sanata, insana ve tabiata adayarak başardılar.
 
Ama gelin görün ki bütün hayatları ve vizyonları, “Doğdukları Yerde Ölenler” (Zülfü Livaneli) başlıklı şiirde, “Bozkırda bir kasabadan geçerken, tozlu yolda iki sıralı kahveler; öyle sakin kıpırtısız otobüsü süzerler, doğdukları yerde ölenler… Dünya onlar için dönmez; bilmezler yol yorgunluğunu; sesleri yankı bulur hep aynı kayadan, aynı saat diliminden; düşlerinde Çin-ü Maçin’e giderler doğdukları yerde ölenler” diye anlatılan türden insanları hatırlatırcasına, Gazi caddesinin başıyla sonu arasına sıkışmış olan bu zevatın nihai ilgileri, emelleri ve dahi tüm ikbal beklentileri de maalesef aynı caddenin birkaç yüz metrelik yürüyüş mesafesine sıkıştırılmış gözükmektedir. Bütün âlem Giresun merkez ve Gazi caddesinden, şehrin yönetimiyle ilgili korsan konsillerin kurulup tüm çapraşık meselelerin kulis formatında konuşulduğu yer de Kale restaurantın bahçesinden (–şimdi de hala burası mı bilmiyorum; Giresun’dan ayrılalı beş-altı ay kadar oldu; bu kadar bir zaman Giresun için çok uzun bir zaman ki bu zaman zarfında birkaç vali, birkaç il teşkilatı yönetimi değişmesi vaka-i adiyeden sayıldığı için, Kale restaurantın da konsil merkezi olma işlevini yeni bir yere terk etmiş olması kuvvetle muhtemeldir-) ibaret olunca, herkesi kör bütün âlemi sersem sanmak ve yine herkesin ikbalini siyasi iktidarın Giresun’daki temsilcilerine mutlak itaat ve sadakate bağlamak kaçınılmaz olmaktadır. (Beni benden çok düşünen(!) ve ileriki zamanlarda ne tür makamlar elde edeceğime hayli kafa yoran dostlarımı bu nafile yorgunluktan kurtarıp biraz rahatlatmak için taahhütle eşdeğer bir not: Milletvekilliği ve rektörlük gibi bir hedefim zinhar yoktur! Giresun benim için sadece çok güzel bir memlekettir; yani hayatta iken yaz tatilini geçirme, ölünce de ebedi istirahate çekilme yeridir. Rahat olun dostlar, Giresun hep sizin, hepten sizindir).

Ufuk ve vizyonun bu denli küçük, hatta mikroskobik düzeyde olması zannımca güzel memleketim Giresun’un mümtaz siyasetçilerine özgü olsa gerektir. Bunun içindir ki Giresun onca yıl boyunca bir arpa boyu mesafe kat edememektedir. Memleketimin insanı, bütün dünyayı Gazi caddesinden ve o caddedeki esnaf nezdinde iştihardan ibaret sandığı için, kendi şehrinin komşu şehirlerle yarışması ve onların bir adım önüne geçmesi gibi anonim bir hedef kovalamayı düşünememekte, aksine salt kendi çöplüğünde tek söz sahibi olmayı nihai hedef gibi görmektedir. Bu yüzden de Giresunlu dostlarımız genellikle muhtemel ve muhayyel rakipleriyle didişip onları alt etmek veya kendi içlerinden biri bir üst basamağa çıktığında ilk fırsatta onu paçasından tutup aşağıya çekmeyi marifet bilmektedir. Ancak sonuçta, rahmetli babaannemin deyişiyle, “eşek yabanda ölürken zarar eve gelmektedir”.

Giresun’daki bu yaygın maraz sadece siyaset alanında değil, iş dünyasında, bürokraside, akademide de aynıyla cari ve sâridir. Öyle ki minicik bir sendika başkanlığı için yapılacak seçimde akla seza çirkinlikler, dedikodular, belden aşağıya vurmalar yaşanabilmekte, yine şehir veya ilçe ölçeğinde çok küçük çaplı bir koltuk sahibi olmak söz konusu olduğunda, koltukseverler arasında müthiş dalaşlar yaşanmakta ve dalaştan mağlup çıkanların, tıpkı evcilik oyunu oynayan çocukların oyunbozanlık yapması gibi, bir anda tosardığına tanık olunmaktadır. Benzer şekilde, Giresun ve Gazi caddesiyle sınırlı bir dünyanın içinde az çok mürekkep yalamışlık ve entelektüel ilgilerle tanınmışlık özelliğine sahip olan kimileri de panel, sempozyum türünden bir etkinlik icrasına soyunduğunda, en azından Türkiye’deki akademik camianın kendisinden sorulduğunu ve bu camiaya kendisinin yön verdiği gibi marazi bir megalomaniye kapılmaktadır. Kuşkusuz bütün bunlar ciddi tedavi gerektiren marazlardır. Bence bu marazları tedavi yöntemlerinden biri, tıpkı memurları rotasyona tabi tutmak gibi, anılan türden marazi hallere duçar olan dostlarımızı da rotasyona tabi tutmak, başka memleketlerde başka insanlarla tanışıp, farklı kültürler ve insanlarla birlikte yaşamayı öğrenmek suretiyle ehlileşmelerini sağlamaktır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=924

Benim Mezgitlerim

Benim Mezgitlerim 
Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK
  
On küsur yıldır memleketim Giresun’dan uzakta, Adana’da yaşıyorum. İtiraf etmeliyim ki hâl-i hazırda yaşadığım muhit, Adana’nın belki de en güzel, en mutena yeri; göl kenarında, ağaçların ve kuş cıvıltılarının arasında, şehrin tam yanıbaşında ve fakat aynı zamanda son derece kuytuda bir yer… Ama gelin görün ki bülbülü altın kafese koymuşlar, gerisini biliyorsunuz.

Türkiye’nin güneyi ve Akdeniz bölgesi bir doğu Karadenizli, hele de Giresun delisi bir insan için o kadar yabancı bir coğrafya ve kültür ki sanki Türkiye değil, Papua Yeni Gine… Öteden beri Adana denince müthiş zengin bir mutfak ve kebap akla gelir; Adana’ya yolu düşen birinin, “Burası gastronomik cennet” diyeceği kabul edilir. Ama gelin bir de bana sorun, benim için Adana gastronomik cehennem; insanların yemek keyfinden “Öldük!” dediği bir yerde on küsur yıldan beridir basbayağı koyun kokusu sinmiş kebapçı bacalarından tüten dumanların bulut işlevi gördüğü bu tuhaf egzotik şehirde aç gezer haldeyim.

Şükür ki hobi bahçeme tohum ve fidelerini Giresun’daki kadınlar pazarından (garılar bazarı) aldığım pancar, bezelye (bezene), kıvırcık marul ekmişim. Ama bunlar bir yere kadar kifayet ediyor; zira koltuk ekmeği, hamsi, kreçe ama özellikle de mezgit olmaksızın gündelik hayat gerçekten çok ağır aksak gidiyor. Bu arada bazı dostlar WhatsApp’tan “ilistir”de havyarlı mezgit görüntüsü göndererek bizi ezim ezim eziyor.

Bu kadar arabesk kâfi, imdi gelelim mezgitin halleri ve faziletlerine, rivayet odur ki mezgit dip balığı olarak önüne gelen her şeyi yiyen, adeta Karadeniz’in derin sularında tıbbi atık toplamakla vazifeli eleman gibi gezen bir balıkmış; ama ben bugüne kadar mezgit yiyip aşırı metalden vefat eden birini ne gördüm ne işittim. Aksine büyüklerimden mezgitin “Hasta balığı” olduğunu öğrendim. Gerçekten de ağır hastaların bile bu mübarek balığın buğlamasını rahatlıkla yediğine şahidim. Ama korkarım ki yakın gelecekte sağlıklımız da hasta olanımız da tadımlık mezgit bile bulamayacak gibi. Çünkü biz bütün dünyadaki nimetlerin sadece bizim için yaratıldığını düşünecek kadar hodbiniz; üstüne üstlük alabildiğine hoyrat, nadan ve nobran kimseleriz.

Her yaz mevsimi Giresun’a gelirken daha eve adım atmadan yolumun üstündeki Hatun Camii önünde eski amatörden rakip takım arkadaşım Ercan’ın yanına uğrayıp ilk mezgitimi almayı sünnet haline getirdim; ama o mezgitlere mezgit demeye bin şahit gerek. Külek gibi kafası koparıldığında, geriye kalan “cindomacuk” bir parçadan ibaret. Oysa çocukluk ve gençlik yıllarımızda böyle miydi?!
Alman Çeşmesi’nde bir Salim Dayı vardı; muhtemelen yıllar önce rahmet-i rahmana kavuşmuştur; Allah gani gani rahmet etsin. Özellikle yaz ve güz mevsimlerinde hemen her gün kendi kayığıyla balığa çıkar, öğleden sonra Seka lojmanlarına [maalesef o lojmanlar da şimdi tarih oldu ya…] girişteki eski bekçi kulübesinin [Not: Bandilli’nin otobüsleri bu kulübenin önünden kalkardı] yanıbaşına satış tezgâhını kurar, tahtadan bir teknenin içinde ham teveğe üçer beşer dizilmiş kocaman mezgitleri satışa sunar ve bir-iki saat içinde hepsini satıp akşama doğru yüzünde hiç eksik olmayan tebessümle evinin yolunu tutardı.

Ben o yıllarda muhtemelen ya ilkokul son sınıfta ya da ortaokulun başında idim ve sık sık Salim dayının yanına takılıverirdim. Zamanla Salim dayıyla dostluğumuz ilerledi; nihayet bazı sabahlar erkenden yola düşüp yaya olarak Alman Çeşmesi’ne gider, Salim dayıyla mezgite çıkar, Ada’nın arkasında demir atardık. İlerleyen yıllarda o güzelim mezgitlere bir daha rastlamadım, rastlayamadım.  Hoş, o yıllarda orta boylu palamut gibi istavritler de çıkar ve bu hacimdeki istavritler sofraya “sebzeli istavrit” olarak konulurdu. Ama şimdilerde maalesef “istavrit yok ki sebzesi olsun” denebilecek bir yokluk oluştu.

Tecrübeyle sabittir ki mezgitin en hası Ada mezgitidir. İkinci sıradaki has mezgitin adresi ise Kaleciktir (Galecük). Buna mukabil Batlama deresinin karşısından, Burunucu ve Bulancak tarafından çıkan mezgitler hem renk hem lezzet açısından oldukça niteliksizdir. Muhtemelen kumlu bölgelerde yetiştiklerinden bu bölgelere ait mezgitin rengi soluk ve sarımtırak, eti yavan ve gevşektir. Oysa Ada mezgiti siyahımsı, dipdiri ve müthiş lezzetlidir. Kalecik mezgiti de hemen hemen aynı niteliktedir. Üstelik havyar açısından da gayet zengin, verimlidir.

Gelelim iyi mezgitin nerde bulunabileceği meselesine, “Ben üşenmem” diyorsanız, Giresun’dan çıkıp Gülburnu’na kadar gidin; orada ilkin umur görmüş muhtar amcamızın bir çayını içip koydaki camiin yanıbaşında ayaküstü sohbet ediverin. Bu arada balıkçılarla da tanışıp mezgit siparişinizi verin. Ama “Yok, ben bir mezgit için taa oraya gidemem” diyorsanız, Abacıbükü köprüsünün altındaki balıkçıları ziyaret edin; yok eğer buna da üşenirseniz Hacı Hüseyin’de Damas’a uğrayıverin. Bütün bu alternatifler dışında gevşek mezgitle yetinmek isterseniz, o zaman Hatun camii’nin önüne gidin.
Mezgit eve girdikten sonra tava/kızartma ya da buğlama, tercih sizin; bendeniz gençlik çağlarında, yani kolestrol, trigliserit gibi kelimelerin hiç duyulmadığı, karaciğerin yağsızlıktan yakındığı yıllarda hep darı unuyla [vallahi şimdi şaşırdım, gün darısı unu muydu yoksa fırın darısı unu muydu?] kızartmayı tercih ederdim; ama artık buğlama “zorunlu seçmeli” ders gibi tercihimiz.

Uzun lafın kısası, Giresun insanı hırçın, çoğu zaman huysuzlukla temayüz etse de, Giresun’da mukim olanlar memleketin tarifsiz kıymetini bilsinler ve kendilerine cennet gibi bir yerde yaşamayı nasip ettiği için her daim Allah’a şükretsinler. Ayrıca gelecek nesillerin de aynı nimetlerden istifade etmesi için Allah’ın Giresun’a bahşettiği o güzelim nimetlere sahip çıkmayı insani ve ahlaki bir vazife olarak bilsinler.

Lütfen, Giresun’a hoyrat davranmayın; ona gözünüz gibi bakın.

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=1010

Seksenler Giresun I Şamdiyelle (Şambrel) Sargan Sürütme


Bu yazının ilhamı, geçen Pazar günü (02 Ekim 2014) İstanbul Eyüp Piyer Loti’de buluşup hep birlikte güzel bir gün geçirdiğimiz Giresunlu samimi dostlarla geçmişi yâd ederken konuştuklarımıza dayanıyor. Eyüp Camii’nin karşısındaki Hangâh restoranın üst katında gerçekleşen bu tatlı ve sıcak sohbet, “evşün aaz(ağız)” gibi yerel tabirlerden ek sahadaki amatör maçlarda merhum Köpek Mehmet’in, “Ula Hakeeem…” diye başlayan tezahüratlarına kadar, seksenli yılların Giresun’unda yaşadığımız onca güzel hatırayı muhteviydi ki bu hatıraların her biri, “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer” sözünün mâsadakı gibiydi.

Geçmiş tarih, tam hatırlamıyorum ama yine de büyük ihtimalle seksenlerin ilk yıllarına denk düştüğünü sanıyorum. Mevsim yaz, belki haziranın sonu ile temmuzun başları. Mevkii Çerkez. Hava çoğu zaman olduğu gibi parçalı bulutlu ve rüzgârlı, deniz de yine çok kere olduğu gibi çalkantılı. Altımızda yamalı bir minibüs tekerleği şamdiyeli, üstelik birkaç yerinden yamalı. Şamdiyel muhtemelen çalıntı ama inanın ben çalmadım, dahası, başkasının çaldığı bir şamdiyel, fakat onu kimden aldım, nasıl buldum, şimdi hatırlamam.

Her neyse, birkaç arkadaşla birlikte Seka dolmuşundan Çerkez mevkiinde iniyoruz. Çerkez ve deniz denince bu arkadaşların arasında mutlaka Gökhan’ı (Gökhan Karadeniz) saymak lazım. Ama Gökhan şamdiyelle sargan sürütmez, aksine hep yüzer, daha doğrusu çoğu zaman benimle birlikte kıyıdan Küçük Ada’ya kadar yüzerdi. İkimiz birlikte adada bir-iki saat kadar oturup sahili seyreder, enva-i çeşit hayaller kurar, hayallerimiz iyice hamlaştığında ise tekrar suya atlayıp sahile kadar biteviye kulaç sallardık. Sahile çıktığımızda hemen üstümüzü giyinip Seka’daki kürkçü dükkânına, yani Nuri’nin (Nurettin Çevik) bakkalının önüne Gencebay şarkıları eşliğinde çekirdek çıtlatmaya giderdik. 

Bu kısa istitrattan sonra asıl hatıraya, yani şamdiyel ve sargan meselesine dönersek, Seka dolmuşu bizi Çerkez’de bırakınca bir solukta yamadan aşağıya iniyor ve yine bir solukta çakıllı sahilde soyunup elbiseleri bir kenara atıveriyoruz. Ardından yamalı şamdiyeli siboptan üflemeyle şişirip denize açılıyoruz. Elimizde derme çatma bir donam, misine ve oltanın ucunda ise ya bayat/kokmuş istavritten bir yem parçası (ki bu yemin şekli kesme makarna gibi olur ve genellikle deniz kenarında bulduğumuz müstamel, pis jiletlerle [Mide bulantısı ve Öööö!] hazırlanırdı) ya da ipek var. Şortumuzun içinde ise henüz tutulmamış balıklar için bir poşet var. Kaplumbağa hızıyla denizde yol aldığımız şamdiyelle “Şütçü Bekir” namıyla tanınan zatın seksenli yıllarda meşrubat deposunun bulunduğu yerin hizasında -ki burası sargan yatağı olarak bilinirdi- bir aşağı bir yukarı sargan sürütmeye başlıyoruz.

Şamdiyelle sargan sürütmek, hızla koşup kaçan tavşanı yürüyerek yakalamaya çalışmak gibi bir şeydi. Ama gelin görün ki o yıllarda sargan öyle mebzulmüş ki şamdiyelle sürütmeyle (Bu nasıl süretmeyse!) dahi hemen her defasında beş-on tane yakalardık. Sürütme işinden yorulup usandığımızda ise şamdiyeli Küçük Ada istikametine çevirir ve adanın hemen dibinde midye yemiyle (Not: Travla çıkarmak zor ve zahmetli olduğu için, midye yemine talim etmek kaçınılmazdı) “Kuruş” ve “Piç İzmarit” (Not: İzmarit balığına bu sıfatı ben vermedim) yakalardık. Bu arada Kazancı denen balıklara da çok yem kaptırırdık. Sargan ve özellikle Piç İzmarit poşette kimi zaman ciddi arıza çıkarırdı.

Üç beş sargan ile üç beş kuruş balığının karın doyurmayacağı malum. Ama mesele doymak değil, zevk yapmak. Seksenli yılların Giresun’unda yetişmiş birçok genç böyle bir zevki tatmamış, hatta bunun bir zevk olduğunu hiç anlamamıştır. Ama ben babamın çok sıkı denetleyiciliği ve kısıtlayıcılığına rağmen bu sıra dışı zevki tattım, bu yüzden kendimi şanslı sayarım. Buna mukabil şimdiki genç nesiller Allah’ın bahşettiği bu tabii güzellikler ve imkanlardan çok büyük ölçüde mahrum olarak denizden, topraktan, bağdan bahçeden uzak, tabir caizse çok steril biçimde yaşadıkları için onları bahtsız sayarım. Hoş, onlar da beni bilgisayardan, cep telefonuyla mesajlaşmadan, sosyal medyada sayfa açıp sanal geyik yapmaktan mahrum büyümüş olmakla çok bahtsız ve bir o kadar da taşralı olarak görürler ama varsın öyle görsünler. Ben doğaya, denize, toprağa insana dokunarak yaşamanın daha insanca olduğuna şeksiz şüphesiz inananlardanım.

Mustafa Öztürk      

Seksenler Giresun II Ek Saha, Amatör Küme ve Tükürüklü Köfte


Seksenler Giresun II
Ek Saha, Amatör Küme ve Tükürüklü Köfte
 
1980’li yılların Giresun’unda özellikle genç ve orta yaş kuşaktaki pek çok insanın yaz-kış hafta sonları şöyle bir rahatlamak ve deşarj olmak için uğradığı yerlerin başında ek saha -şimdiki kapalı yüzme havuzunun bulunduğu yer- gelirdi. Buraya uğramayan kesimler ya hacılık ve hocalıklarıyla maruf olan muhafazakâr dindarlardan veya ek sahada maç seyretmeyi banallik olarak gören taşralı seçkinler sınıfından oluşurdu. Özellikle bu iki zümrenin dışında Giresun merkezde yaşayan insanların pek çoğu daimi olmasa dahi ne yapar eder yolunu bir şekilde ek sahaya düşürürdü.

Ek saha, amatör kümedeki futbol kulüplerinde top koşturan gençler için adeta bir mabetti. Ancak bu spor mabedi oldukça ilkel/primitif, özellikle zemini sanki betonarme gibiydi. Maç esnasında düşülüp zeminle buluşulduğunda, kol ve bacaklar sanki jiletle kazınmış gibi olur ve bu yaralar uzun zaman kaşınır, çok geç kabuk bağlardı. Kış mevsiminde ise sahanın farklı yerlerindeki su birikintileri donup buz kesilir, futbolcular ise maç öncesinde bir yandan ısınırken, bir yandan da o zamanki dandik kramponlarla buz kırma işlemi yaparlardı. Maçın oynandığı toplar yağmurlu havalarda olanca suyu çekerdi. Bu topa kafa vurmak çok kere yürek isterdi. Zira böyle bir topa kafa vurmakla mutfak tüpüne kafa atmak birbirinden farksız gibi hissedilirdi. O zamanlar çok değerli olan mikasa topla oynamak ise çok büyük bir nimetti.   

Ek sahadaki en heyecanlı maçlar birinci amatör küme kulüpleri arasında, bilhassa Seka Aksu spor ile Şafak veya Görele spor, Giresun Amatör ile Bulancak spor veya Karadeniz Gücü gibi takımlar arasında vuku bulur ve bu maçların heyecanı ve seyirci kitlesi bazen Giresun Spor maçlarıyla eşdeğer bile olurdu. Ek sahanın dağ tarafına bakan kale arkasındaki derme çatma merdivenli tribünündeki sembol isim, hiç şüphesiz, “Köpek Mehmet” namıyla tanınan rahmetli ağabeyimiz ya da daha doğrusu amcamızdı. Bu amcamız “Ula hakeem!” diye narayı bastığı, bazen de yaşını başını almış amatör oyunculara “kadayıf” kelimesinin geçtiği latifeli dokundurmalarda bulunduğu zaman, o ortamda oluşan keyif vallahi tadından yenmezdi. Hele de ek sahanın girişindeki seyyar köfteciden yarım ekmek arası ve bol soğanlı bir tükürüklü köfte varsa elinizde, değmeyin gitsin keyfinize.
İşte bu ek sahada, 1980’li yılların ilk yarısında birkaç yıl boyunca ben de top koşturdum. Seka-Aksu sporda top oynadım. O yıllarda Seka-Aksu spor amatör kümenin en fiyakalı ve en iddialı kulüplerinden biri konumundaydı. Çünkü arkasında büyük bir müessese vardı. Birçok kulübün oyuncuları maça çıkacak malzeme bile bulamazken biz o zamanlar Hürriyet, Milliyet gibi ulusal gazetelerden gelen forma ve eşofman takımlarının bolluğu içinde yüzerdik. Hele bir Arjantin formamız vardı ki sormayın gitsin. Üstelik maçlara özel araçla gelir giderdik ki havamızdan geçilmezdi. Bizim o havalı geliş gidişlerimize, ellerindeki hamsi poşetinde kramponlarını taşıyan ve ek sahanın tel örgülerinin önünde tek sıra vaziyette bekleyip duran diğer birçok kulüp oyuncusu gıpta ve haset ederdi.

1980’li yıllarda Seka-Aksu spor salt sembolik açıdan değil, Akın, Hayati, Kılçık Nedim, Ahmet Şahin, Derelili Seyit, “Ela” Alaattin ve Rıdvan abi gibi üst düzey oyuncuları ve oynadığı oyunla da çok fiyakalı idi. Hemen her rakip takıma 3-5 arasında gol atar, maçları çok kere farklı skorlarla kazanırdı. Bir keresinde Şafak sporu iki-bir yendik diye soyunma odasında bazı yöneticilerden ağır fırça yediğimizi hatırlarım. Bazı zayıf kulüplere on-on beş farkla galip gelindiğini de hatırlarım. Öte yandan, Türkiye Kupa’sının ilk turunda elemeli olarak ilkin Rize Çayeli’yi, ardından Rize sporu elediğimizi, daha sonra ise gene bildiğiniz Dobi Hasan’lı, Cazipli, Tanjulu Samsun sporla ilk maçta 2-2 berabere (ki 2-0 sıfır galibiyetten sonra Samsun maçı güç bela 2-2’ye getirebilmişti), ikinci maçta 19 Mayıs stadında 2-1 yenilerek elendiğimizi de hatırlarım.

Seka-Aksu’nun bu denli fiyakalı olması, bir yönüyle amatörde parlayan hemen her oyuncunun kağıt fabrikasında işe girme imkanından dolayı bu kulübe transfer olmasıyla, diğer bir yönüyle de özellikle genç takımın mahallede çocukluktan beri bir arada top koşturan gençlerden oluşmasıyla ilgiliydi ki maçlarda çok kere gözü kapalı attığımız paslar doğru adrese ulaşırdı. Tabii bir de Aziz Ergün Hoca faktörü vardı. Hoca sezon başlarında profesyonel kulüplerdeki antrenmanlar gibi ağır antrenmanlar yaptırır, kendisi bizi önüne katarak Seka’daki sahadan başlayıp Ülper köprüsünden karşıya, sonra Andal ve Abacıbükü’ne ve nihayet tekrar Seka’ya kadar koşturur, kendisi de arabayla arkamızdan takip ederdi.

Yanlış hatırlamıyorsam, Akın sporla oynadığımız bir maçta, Maradona’nın 1986 dünya kupasında İngiltere’ye attığı ilk gole benzer bir gol atmam üzerine, tribünden “Sen benim ilahımsıııın!” diye garip bir ses yükseldi. Bu sesin sahibinin “Dalokay Fethi” olduğunu sonradan öğrendim. Fethi ağabey ballandırarak, abartarak anlatmayı pek severdi, sanırım hâlâ da seviyor. Buradan kendisine selam ve sevgilerimi gönderiyor, sağlık ve afiyet diliyorum.

O yıllarda top oynardım oynamasına, fakat babamdan da çok fena korkardım. Zira top yüzünden yediğim dayakların Karadeniz’e köprü olduğunu söylesem, pek abartmış olmam. Hatta bir keresinde babamın maç oynandığı sırada sahaya girip beni dışarı çıkardığını hatırlarım. Sonuçta, babamın terbiye maksatlı başvurduğu şiddetin dozunu onaylamadım, hâlen de onaylamam, ama evladının daha iyi bir ikbal ve istikbal sahibi olması için didinip çırpınmasını çok derin bir saygıyla karşılar ve anarım. 

Mustafa Öztürk

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=991