Tarihsellik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarihsellik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir Temcid Pilavı Olarak Tarihsellik/Tarihselcilik Tartışması

Sayın Faruk Beşer’in 27 Ocak-05 Şubat 2017 tarihleri arasında Yeni Şafak’ta yazdığı dört yazı bir kez daha gösterdi ki Kur’an ve tarihsellik “temcid pilavı” misali tekrar tekrar ısıtılıp önümüze konan bir mevzu… Keşke Sayın Beşer vaktiyle “müctehid” olarak ilan ettiği FETÖ elebaşının fıkhını anlama çabasının binde biri kadar da bizi anlamaya çalışsaydı ve bu arada Gülen’in, “Kur’an, Allah’ı bırakıp da bazılarımız bazılarımızı Rab edinmesin diyor. Dikkat edin, bu mesajda Muhammedün rasûlullah yok...” ifadesiyle fıkhî ahkâm şöyle dursun, itikadı bile yeniden formatlamasını da tartışmış olsaydı. Ama gelin görün ki olan, sadece “Hangimiz Aldanmadık”tan ibaret oldu… Beşer’in bahis konusu yazılarını okudum; fakat bugünlerde tarihsellik/tarihselcilik hakkında bir yazı dizisi kaleme almanın sosyolojik bağlamını pek kavrayamadım. Zira bugünkü dinî sosyolojide tarihsellik fikrinin şeytanlaştırıldığı malum. Yine günümüz sosyolojisinde eski İslamcılığın son model muhafazakârlığa evrildiği ve buna bağlı olarak dinî düşüncede sıkı gelenekçilik ve tarih-üstücülükten çok büyük prestij devşirildiği de malum… Sözün özü, tarihsellik fikrini savunanların cüzamlı muamelesi gördükleri bir vasatta hiç üşenmeden bir dizi yazı yazmanın esbâb-ı mucibesini -vallahi- bilemedim.

***

Her neyse, Sayın Beşer’in “Tarihselcilik ve Panteizm” başlıklı yazısındaki son paragrafın bizim bir makalemizden alıntılanıp ismimize atıf yapılması nedeniyle tarihsellik/tarihselcilik konusunda birkaç satır yazmak durumundayım. Öncelikle bu yazının tarihsellik hakkında ilk ve son yazım olduğunu, yani bu köşede konuyla ilgili başka bir yazı yazmayacağımı belirtmek isterim. Çünkü kamuoyu algısı itibariyle muhataralı ve istismara açık bir meselenin gazete köşesinde tartışılmasına taraftar değilim. Dolayısıyla burada meselenin mahiyeti hakkında izahatta bulunmayı fuzuli görmekteyim. Bu yazıdaki meramım ve maksadım, tarihselliğe karşı çıkanların bize ta’n etmeden önce, İslam fıkıh ve tefsir geleneğiyle hesaplaşmaları gerektiğine dikkat çekmekten ibarettir. Benim nazarımda tarihsellik tartışma götürmez düzeyde olgusal bir hakikattir. Üstelik felsefî filan da değildir. Tarihsellik fikrine karşı çıkanlar, “Kur’an’daki tüm ahkâm her zaman ve zeminde lafzî mucepleriyle tatbik edilsin diye vaz edilmiştir” düşüncesine sarahaten veya zımnen sahip çıktıklarından, hiç değilse kıtâl, ganimet, zimmîlik, kölelik gibi konularla ilgili ayetlerin günümüz sosyolojisinde nasıl uygulanacağı ya da uygulamaya yönelik ne tür adımlar atılacağı meselesini izah etmek zorundadır. Ne var ki sayın tarih-üstücülerimiz izahat hususunda isteksiz davranmaktadır.

İlginçtir, kimi tarih-üstücü zevat bir taraftan bizi düpedüz ilhadla suçlamakta, bir taraftan da Cihatçı Selefî örgütlerin kıtâl ayetlerine doğrudan referansla ürettikleri şiddeti gayet haklı olarak “terör” diye tanımlamaktadır. Başka bir ifadeyle, bizim kıtâl, ganimet, kölelik gibi konularla ilgili ayetlerdeki hükümlerin öncelikle kendi nüzul bağlamları içinde anlaşılması ve açıklanması gerektiğini söylememiz tarih-üstücülerce “Kur’an’ı tarihe gömme” ya da -Hâşâ- “Tanrı’ya psikanaliz uygulama” çabası olarak yargılanmakta, Cihatçı Selefîlerin bilindik uygulamaları da “şiddet ve terör” olarak kodlanmaktadır. Hâliyle, tarih-üstücülerin nerede durdukları, ne söylemeye ve ne yapmaya çalıştıkları pek anlaşılamamaktadır. Gözlemlerimize göre bunların içinde bulundukları fiilî durum şudur: “Biz hem modernistler gibi yaşarız hem de çok sıkı bir gelenekçi retorikle kıtâl, ganimet, zimmîlik, kölelik, cariyelik gibi konularla ilgili ayetlerdeki ahkâmın tarih-üstü olduğunu savunmaktan geri durmayız. Ancak Cihatçı Selefîler savundukları görüşün gereğini yapar, biz yapmayız…”

***

Bu mesele bir kenara, tarihsellik/tarihselcilik fikrine şiddetle karşı çıkanlar bize günah keçisi muamelesi yapma ve “Vur abalıya” diye tempo tutma ucuzluğuna ram olmaktan vazgeçip ilmî ciddiyetle geleneksel fıkıh-tefsir birikimiyle yüzleşmek durumundadır. Daha açıkçası, tarih-üstücüler daha ilk dönemlerden itibaren neredeyse tüm İslam ulemasınca benimsenen nesh (şer’î bir hükmün daha sonra gelen başka bir şer’î delille kaldırılması) nazariyesinin tarihsellik fikrinden farklı bir şey olup olmadığını masaya yatırmak durumundadır. Yine tarih-üstücüler Vico, Hegel gibi isimlere atıfla tarihselci yaklaşıma fikrî nesep tayin etmeye çalışmak yerine sahabe ve tâbiîn de dâhil birçok müfessirin Kur’an’daki bazı hükümlerin mensuh/metruk olduğuna ilişkin sarih beyanlarıyla hesaplaşmak, dolayısıyla tarihsellik meselesinde fikrî irsiyeti de dikkate almak zorundadır. Aşağıdaki ifadelerin tarihsellik konusundaki fikrî irsiyetimiz hakkında yeterli bir kanaat oluşturacağı inancındayız:

***


Hz. Ali: Allah’ın kitabında bir ayet var ki benden önce bu ayetle amel eden biri olmadığı gibi benden sonra da amel eden birisi olmayacaktır. Bu ayet necvâ ayetidir (Mücâdile 58/12)... İbn Abbas: “Bu ayetin (Nûr 24/58) hükmü bitmiş gitmiştir (kad zehebe hükmühâ). Bugün bu ayetteki hükmü uygulayan birine rastlamış değilim… İmam el-Mâtüridî: Bu ayette (Müntehine 60/10) Kur’an’daki bir hükmün insanlar/Müslümanlar o hükmü uygulamayı terk edince mensuh hâle gelmesinin caiz/mümkün olduğuna delil vardır. Kur’an’da ve Sünnet’te hükmün terkedilmesine dair hiçbir beyan bulunmamasına rağmen insanlar bu ayetteki hükmün terki hususunda icma etmiştir… Mahmud Esad Efendi: Mansûs olan nice ahkâm ve hudûd-ı şer’iyyede bile işbu nusûsun âdete müstenit olması ve örf ve âdetin tebeddül etmesi hasebiyle yerlerine ahkâm-ı cedîde ikâme edilmiştir… Daha bundan birkaç sene evvel bir terekede zuhur eden bir köleyi bi’l-müzâyede sattığı anlaşılan bir kaza hâkimini Bâb-ı Meşîhât derhal azl ve emr-i kazadan teb’îd ederek vazife-i şer’iyyesini ifa etmiştir. Çünkü bugün Şeriat-ı İslâmiyyenin tarif ettiği yolda rıkkiyet (kölelik) mevcut olmadığını takdir edemeyecek derecede irfandan mahrum bir zata taklid-i kaza etmek şeriata ihanettir…

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 11 Şubat 2017

İslamcılık vadisinde Fazlur Rahman

Sözün başında belirtmek isterim ki İslamcılık vadisinde merhum Fazlur Rahman hakkında konuşmak zor, olumlu konuşmak ise çok daha zordur. Çünkü Fazlur Rahman bugün bu topraklarda ‘zimmî’ muamelesine tabi tutulan bir figürdür; hâliyle onun ismine olumsuz sıfat eklemeden konuşmak çok kere modernistlik, tarihselcilik, hatta zındıklık gibi sıfatlarla yaftalanıp dışlanmak gibi bedeller ödemeye müncer olur. Haddizatında İslamcılık tartışmaları bağlamında Fazlur Rahman’dan konuşmak, doğru ismi yanlış adreste aramak gibi bir duruma işaret eder. Kanımca Türkiye’ye özgü İslamcılık tecrübesinde Fazlur Rahman’ın zikre değer bir yeri yoktur. Zira bugün tartışılan şekliyle İslamcılığın temel içermesi, 1950-1960’lı yılların Türkiye’sinde milliyetçi, mukaddesatçı, devletçi ve aynı zamanda Anadolucu bir fikrî kökenle irtibatı bulunan, fakat zaman içerisinde saf ve rafine bir din/İslam arayışına koyulan, 1960 darbesini müteakip Mevdudi, Seyyid Kutub gibi yazarların Türkçeye çevrilen kitaplarıyla tanışan ve farklı İslam coğrafyalarında neler olup bittiğinden haberdar olma imkânına kavuşan çevrelerin sekteryanlıkla mümeyyiz dinî düşünce tarzına karşılık gelir.

Benim Tarihselciliğim

Evet, ben Kur’an konusunda tarihselci yaklaşımı benimsemiş biriyim. İlahiyat akademyasında bu yaklaşımı benimseyenlerin yok denecek kadar az olduğunu biliyorum. Ama aynı zamanda hem gizli tarihselcilerin hem de sözde evrenselci özde tarihselcilerin varlığını da çok iyi biliyorum. Bununla birlikte, tarihselcilik denince kim bundan ne anlıyor, pek bilmiyorum. Çoğunlukla herkesin kendi zihninde kurduğu tarihselciği anlattığını ve bunun üzerinden, buna göre değerlendirmeler yaptığını görüyorum.

Bu konuda en azından kendi bakış açımı ve yaklaşımımı etraflıca ortaya koyacak bir metin yazmanın kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum; lakin ders, tefsir, tez, tebliğ, konferans, paralelle savaş vs derken, şöyle birkaç ay kadar bir kenara çekilip adamakıllı bir metin oluşturma imkânı bulamıyorum; ama eğer Allah izin verirse bu işi yapacağıma söz veriyorum.

İmdi, ben bunları niye söylüyorum; hemen arz edeyim, şundan söylüyorum: Bir asistan arkadaşımıza gönderilen özel facebook mesajında, çok sevdiğim dostum Prof. Dr. Adil Çiftçi’nin -eğer aklımda yanlış kalmadıysa Duha ve İnşirah sureleri üzerine facebookta yazdığı bir yazıda tarihselciliği benim anladığım tarzda anlamadığını, Fazlur Rahman’ın iki hareketli anlama ve yorumlama yönteminin çok sağlam ve sağlıklı bir yöntem olduğunu ve fakat buna tarihsel değil, varoluşsal anlama yöntemi denmesi gerektiğini belirtmesi ve söz konusu arkadaşın da bu mesajdan bizi haberdar etmesidir.

Kitap | Kur’an’ı Kendi Tarihinde Okumak

279 Sayfa
Kur’an’ı tarihselci bir perspektiften okumak, onu ölü bir belge olarak tarihe gömmek değil, vahiy edildiği tarihin kendine özgülüğü içinde okumak demektir. Bu anlam düzeyinde tarihselciliğin karşıtı evrenselcilik değil, tarihüstücülük veya daha doğru bir nitelemeyle tarih dışıcılıktır. Bu da tam olarak, tarihsel olay veya olguların gerçekte meydana geldikleri tarihsel dönem ve o döneme özgü koşulların dışında, değişik zaman dilimlerinde gerçekleşmiş olay ve olgularla birlikte düşünülmesini, bir başka deyişle, farklı dönemlerde meydana gelmiş olayların aynı aman diliminde vuku bulmuş gibi ele alınıp değerlendirilmesini ifade eden anakronizme (tarihi ıskalamak) denk düşer.

Sipariş Seçenekleri:
kitapyurdu
PTT Kitap
idefix

Kur’an’da Cehennem ve Azap Tasvirlerinin Yerel ve Tarihsel Bağlamı


Kur’an’ın Cehennem ve Azap Terminolojisi

Kur’an’da, inanmadıkları halde inanmış görüntüsü veren münafıklar başta olmak üzere Allah’ın varlığını ve birliğini tanımamakta ısrar eden nankörlerin (kâfirler), O’nu kasten yanlış tanıma ve tanımlamayı tercih eden sapkınların, ilâhî buyrukları kasd-ı mahsusla tersinden anlayıp yorumlayan tüm zalim, müstekbir ve mücrimlerin uhrevî barınağı olarak tanımlanan ‘cehennem’ (cihinnâm) kelimesinin etimolojik kökeni tartışmalıdır. Bazı Arap dilcileri cehennemin ‘derin kuyu’ anlamına gelen Arapça kökenli bir kelime olduğunu ileri sürmüşlerse de çoğunluk bunun İbranca ge-hinnom (Hinnom vadisi) kelimesinin Arapçalaştırılmış (muarreb) formu olduğu tezini savunmuştur.[i]

Neredeliği ve şu an mevcut olup olmadığı gibi konular hakkında kesin yargıda bulunmak imkânsız olmakla birlikte Kur’an ve hadislerdeki tasvirler dikkate alındığında, cehennemi, nicellik ve nitelliği meçhul iniş basamaklarından (derekât) oluşan bir uçurum veya kör kuyuya benzetmek mümkündür.

Kur’an’ın yetmiş yedi ayetinde geçen cehennem kelimesi, elli ikisi Mekkî yirmi altısı Medenî sureler içinde yer alan bu ayetlerin tümünde herhangi bir sözlük anlamı taşımaktan ziyade azabı hak edenlerin iskân mahalli (mesvâ-me’vâ) olarak tasvir edilmiştir.[ii] Kur’an’da dâru’l-bevâr (helak yurdu)[iii] ve sûü’d-dâr (kötü yurt)[iv] gibi terkiplerle de nitelenen cehennem için, ayrıca bi’se’l-karâr (ne kötü karargâh!), bi’se’l-mihâd (ne kötü bir döşek!), bi’se’l-masîr (ne kötü bir son durak!) gibi terhib ve tahvif ifade eden ünlemler de kullanılmıştır.[v]

Cehennemle ilgili ayetlerde geçen isim ve sıfatların kahir ekseriyeti, ateş ve bu ateşin yakıcılığını ifade etmektedir. Örneğin, ‘duyu ya da gözle algılanan alevli ateş’ diye tanımlanan ‘nâr’ kelimesi[vi] yüz küsur ayette yer almakta ve bu ayetlerin büyük bir kısmında ‘cehennem ateşi’ manâsı taşımaktadır. Cehennemdeki en yaygın azabın ateşle olacağını işaretleyen nâr kelimesinden ayrı olarak, seci (uyak) sağlama maksadıyla genellikle ayetlerin sonlarında anılan hâviye, hutame, saîr, cahîm vb. benzek/öyküntü (nezâir) veya eşanlamlılık özelliğine sahip kelimeler de bazı nüanslarla birlikte, bu ateşin yakıcılığını nitelemektedir.

İslâm âlimleri cehennemin yedi kapısı olduğunu bildiren 15. Hicr Suresi 44. ayetten mülhem bir varsayıma istinaden ahiret hayatındaki ateş azabının yedi derekesi (tabaka) olduğunu düşünmüşlerdir. Genellikle zühd ve rekâik kitaplarında rastlanan ve hakkında hiçbir sahih hadis bulunmayan yedili tasniflerden[vii] birine göre cehennemdeki azap derekeleri, en hafiften şiddetliye doğru cehennem, lezâ, hutame, saîr, sakar, cahîm ve hâviye şeklinde sıralanmıştır.[viii]

Eş‘arî kelamcısı Hâlîmî’nin (ö. 403/1012) kanaatine göre cehennem genel bir isimdir. Diğer isimler ise, mücrimlerin işledikleri günahların derecesine göre düzenlenmiş çeşitli azap tabakalarına işaret etmektedir.[ix] İslam âlimleri bu ve benzeri varsayımlara dayanarak yaptıkları sıralamaya[x] paralel olarak cehennemin yedi derekesinde kimlerin iskân edileceklerini de belirlemişlerdir. Dahhâk’ın (ö. 105/723) düzenlediği belirtilen bir listede yedi derekenin sakinleri yukarıdan aşağıya doğru şöyle sıralanmıştır: Asi mü’minler, Hıristiyanlar, Yahudiler, Sâbiiler, Mecusiler, Arap müşrikler ve münafıklar.[xi]

Azaba (azâb) gelince; Arapça’da terk etmek, vazgeçmek, kaçınmak, engellemek gibi manâlara gelen azb kökünden türetilmiş bir isim olan bu kelimenin semantik örgüsünde ‘şiddetli acı verme,[xii] işkence ve eziyet[xiii] gibi anlamlar mevcuttur. Ricz, be‘s, nekâl ve ikâb gibi kelimelerle de anlam ilişkisi olan ‘azap’, Kur’an’da türevleriyle birlikte 490 defa geçer ve genellikle ilâhî emirlere karşı gelenlere verilen cezanın adını ifade eder. Ancak, kelimenin zaman içinde anlamı genişlemiş ve suçluyu, işlemiş olduğu suçu yinelemekten alıkoyacak nitelikteki bir cezanın yanı sıra insanı ezen her türlü acı ve keder de azap diye tesmiye olunmuştur.[xiv]

Kur’an’ın inkârcılara ve cehenneme girmeye hak kazanan sair mücrimlere yönelik tehditlerinde genellikle yakıcı (harîk), acıklı (elîm), alçaltıcı (mühîn), büyük (azîm), şiddetli (şedîd-eşed), sürekli (mukîm-ebkâ) ve uzun süreli (huld-ebed) gibi vasıflarla tavsif edilen azap kelimesinin kökünde ‘tatlılık’ anlamı da mevcuttur. Ancak bu anlam, şeker katkılı tatlılıktan (halâvet) farklı olup özellikle içilen suyun tatlılığını (el-mâü’l-azb) ifade etmek için kullanılır. Ebü’l-Bekâ’nın (ö. 1095/1684) izahına göre, insana zor gelen ve onu hedefine ulaşmaktan alıkoyan her şey azaptır. Binaenaleyh, susuzluktan alıkoyduğu için, tatlı su da el-mâü’l-azb diye tesmiye edilmiştir.[xv]

Azap Tasvirleri 

Kur’an’daki tasvirlerden anlaşıldığına göre uhrevi azap salt ateşten ibaret olmayacak; azap görenler ise Hişâm b. Hakem (ö. 179/795), Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf (ö. 235/850 [?]) ve Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin iddia ettikleri gibi ateşe bağışıklık kazanmanın neticesinde sükûn bulup rutinleşen bir yaşantı sürmeyeceklerdir.[xvi] Aksine azap her dem tazelenip arttırılacak ve ehl-i cehennem bu azabı bütün şiddetiyle hissedecektir. O kadar ki Allah’ın ayetlerini inkâr edenler ateşe sokulduklarında, derileri ateşte pişip acıyı hissetmez hâle gelince yanmanın acısını yine yeniden tatmaları için onlara yeni bir ten-beden elbisesi giydirilecek; yakıtı insan ve taşlardan (putlar) ibaret olan cehennem ise kıyameti inkâr edenleri uzaktan görünce öfkelenecek (teğayyuz), kükreyecek (zefîr), hatta öfkesinden çatlama noktasına gelecek ve yüksek ısısını kaybetmeye yüz tuttuğunda yeniden körüklenecektir. Böylece o, saray gibi kocaman kıvılcımlar saçacak, her kıvılcımın büyüklüğü rengi kirli sarıya çalan siyah deve kadar olacaktır.[xvii] İnkârcılar kafileler hâlinde azap mahalline götürülürken yüzüstü süründürülecek, perçemlerinden ve ayaklarından yakalanıp derdest edildikten sonra elleri boynuna bağlı bir vaziyette, tıpkı yukarıdan aşağıya fırlatılan bir eşya misali yüzüstü cehennemin ta ortasına atılacaklardır (ilkâ).[xviii]

Hesap gününde kendisine yöneltilen, “Doldun mu?” sorusuna, “Daha var mı?” diye karşılık verecek olan cehennemin duvarları (sürâdik) zâlimleri çepeçevre kuşatacak ve onlar sıkışıp kaldıkları bu son derece dar mekânda yok olmayı (subûr) isteyeceklerdir. Ancak onların bu isteklerine, “Bugün bir kere yok olmayı istemek yetmez; çok isterseniz belki yok olursunuz (!)” mealinde ironik bir karşılık verilecektir. Mücrimler, cehennemin bekçilerine, “Rabbinize söyleyin bir gün olsun azabımızı hafifletsin” diye yalvaracak, bekçiler bu isteği, “Boşuna yalvarmayın” diye geri çevirmelerinin ardından, “Hele bu azabın tadına bir bakın! Bundan sonraki işimiz, sadece azabınızı arttırmak olacak” diyeceklerdir. Her taraftan ölüm yağmasına rağmen bir türlü ölemeyecek olan mücrimler dayanılmaz acı ve ıstıraptan dolayı cehennemden çıkmaya çalışacaklar; ancak her defasında geriye döndürülecek ve yüreklere işleyen ateşten sütunlara bağlanarak cehennemin kapıları üzerlerine kapanacaktır.[xix]

Dünya hayatında altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamaktan istinkaf eden mal ve kapital tutkunlarına daha özel bir azap uygulanacaktır. Cehennem görevlileri altın ve gümüş sikkeleri ateşte kızdırdıktan sonra, bir yandan onların alınlarını ve vücutlarının göğüs ve sırt bölgelerini dağlayacak, bir yandan da “Buyurun! İşte bu kendiniz için biriktirmiş olduğunuz servet! Habire biriktirdiğiniz servetin tadına şimdi bir bakın!”[xx] diyecekler. Öte yandan cehennem sakinlerine ateşten elbiseler biçilecek, üstlerinden kaynar sular dökülecek ve bu su onların derilerini ve iç organlarını eritecektir. Katrandan gömlekler giydirilecek olan kâfirlerin yüzlerini alev saracaktır. Alevli ateş onların derilerini yakıp kavuracak ve kafa derilerini sıyırıp alacaktır.[xxi] Mücrimlere ateşte yakmanın dışında kaynar sular, iğrenç yemekler, demirden topuzlar, zincirler ve boyunduruklarla da azap edilecektir. Onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu hâlde sıcak suya sokulacaklar; ardından tekrar ateşte yakılacaklar ve böylece kaynar su ile ateş arasında gidip geleceklerdir. İçtikleri kaynar su onların susuzluğunu arttıracak; ‘su’ diye çırpındıklarında ise imdatlarına erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yetişecektir.[xxii] Kan ve irin katkılı bu kaynar su[xxiii] onların bağırsaklarını paramparça edecektir. Yine bir türlü boğazdan aşağıya geçmeyecek olan bu su, insanın midesinde tıpkı maden eriyiği gibi kaynayacak olan zakkum başta olmak üzere, ne karın doyuran ve ne de besin değeri bulunan kuru diken (darî‘) ile kan ve irinden (gıslîn) ibaret bir yemek ziyafetinin üstüne içirilecektir.[xxiv] Kâfirlerin, zalimlerin ve uhrevî azabı hak eden diğer mücrimlerin dünya hayatında işlemiş oldukları cürümlere, ilâhî iradenin hakkaniyet ve adaletle kestiği birer fatura mesabesindeki bütün bu azaplar[xxv] devam ederken cennetteki mü’minler dünyada yarım kalan hesabı görmenin mutluluğu içinde cehennemliklerin hâl-i pür melâline güleceklerdir.[xxvi]

Cehennem Tasvirlerinde Nass-Olgu Diyalektiği

Ateşe atılıp yakılmak istisnasız tüm insanlar için çok korkunç bir azaptır. Tabiatıyla bu tür bir azap Kur’an’ın ilk muhatapları için ne kadar ürkütücü ise, dünyanın bugünkü sakinleri için de aynı oranda ürkütücüdür. Bununla birlikte, etimolojisinde ateşle ilgili bir anlam bulunmayan cehennemin bahis konusu ayetlerin hemen tamamında ‘nâr’ (ateş) ile özdeşleştirilmesinde vahyin ilk muhataplarının evren tasavvurlarını yansıtan bazı atıfların varlığını sezinlemek de olasıdır. Sahih hadis kitaplarının tümünde yer alan şu hadis, kimilerince ‘epeyce protestan bir jargon’ olarak değerlendirilen, hatta -daha doğrusu hâşâ- Allah’a psikanaliz uygulamakla eşdeğer kabul edilen nass-olgu diyalektiğini işaretleyen bu atıfların olgusal bağlamını somut bir şekilde ortaya koymaktadır:

Rasûlullah (sav), “Hava çok sıcak olduğunda [öğle] namazını serin vakte tehir edin. Zira sıcağın aşırı harareti cehennemin kaynamasındandır” dedi ve ardından şunları ekledi: “Cehennem, ‘Ey Rabbim! Ben kendi kendimi yiyip bitirdim’ diye şikâyet edip Allah’tan yılda iki kez soluklanmak için izin istedi. Bunun üzerine Allah ona biri kış diğeri yaz mevsiminde olmak üzere iki kez nefes alma izni verdi. İşte [yaz mevsiminde] maruz kaldığınız en yüksek sıcaklık (semûm) ile kış mevsiminde hissettiğiniz en aşırı soğuk (zemherîr), cehennemin bu derin soluklanmasından kaynaklanır.[xxvii]

Kâdî İyâz (ö. 544/1149), Nevevî (ö. 676/1277), Aynî (ö. 855/1451) ve Kastallânî (ö. 923/1517) gibi hadis yorumcuları bu pasajda anlatılanların mecâzi değil hakiki mana ifade ettiğini savunmuşlardır. Burada teşbih ve istiare yoluyla şiddetli sıcağın cehennem ateşine benzediği ve onun dayanılmaz sıcağından sakınılmasına tembihte bulunulduğu şeklindeki yoruma pek sıcak bakmayan bu alimlere[xxviii] göre Allah cehenneme hayat vermiş, böylece o şikayetini lisan-ı hâl ile değil lisân-ı makâl, yani bizzat konuşarak dile getirmiştir.[xxix]

Bu klasik yorumdan da anlaşılacağı üzere, ilk dönem müslümanlar aşırı derecede korktukları varlıkları, hastalıkları ve sair nesneleri gerçek manâda cehennemin bir parçası ya da bu dünyaya yansıması olarak algılamışlardır.[xxx] Mesela Hz. Âişe, İbn Ömer, Râfi b. Hadîc gibi sahâbîlerden nakledilen meşhur bir hadiste, “Humma hastalığı cehennemin aşırı sıcağından bir parçadır; onu suyla serinletin”[xxxi] denilmiş; meşhur sâhâbî Ebû Zer ise, bu hastalığın gerçek manada cehennem ateşinden bir parça olduğunu ve bu dünyaya münkirleri uyarmak, Allah dostlarını da (mukarrebûn) müjdelemek, yani onların günahlarına kefaret olmak için gönderildiğini ifade etmiştir.[xxxii] Hadisi bu anlayış ekseninde yorumlayan İbn Hacer (ö. 852/1449) de doğal olarak hummanın cehenneme nisbet edilmesinin mecâzi değil hakiki bir manâ içerdiğini belirtmiştir.[xxxiii] Diğer taraftan Ahmed b. Hanbel (ö. 241/758), Hâkim en-Neysâbûrî (ö. 405/1014) ve Beyhakî (ö. 458/1065) gibi hadisçilerin eserlerinde yer alan ilginç bir rivayette Hz. Peygamber’in, “Deniz cehennemdir” dediği kaydedilmiş;[xxxiv] Ebû Dâvûd’un (ö. 275/888) es-Sünen’in de ise Hz. Peygamber’in şöyle bir ifadesine yer verilmiştir: “Cihad, hac ve umre dışında deniz yolculuğuna çıkılmaz. Çünkü denizin altında ateş, ateşin altında deniz vardır.”[xxxv]

Bu hadisler, Kur’an’ın vahyedildiği dönemde yaşayan Arapların denizden ürktüklerini ve bu yüzden onu cehennemle özdeşleştirdiklerini göstermektedir. Klasik tefsirlerde bazı sahâbîlerin denizden ne denli korktuklarını tasvir eden daha ilginç kayıtlar da mevcuttur. Mesela Taberî (ö. 310/922), 18. Kehf suresi 29. ayetin tefsirinde Safvân b. Ya‘lâ’dan şöyle bir rivayet aktarmıştır: “Babam Ya‘lâ Rasûlullah’ın, “Deniz cehennemdir” sözünü aktarınca kendisine “Deniz nasıl cehennem olur?” diye soruldu. Bunun üzerine Ya‘lâ, 18. Kehf suresi 29. ayeti okudu ve ardından, “Allah’a yemin olsun ki asla denize girmeyeceğim veya yaşadığım sürece denizin bir damlası dahi bana dokunmayacak” dedi.[xxxvi]

Kıyametin kopuşuyla birlikte gerçekleşecek olan kozmik değişimi tasvir eden 52. Tur 6. ve 81. Tekvîr suresi 6. ayetlerin tefsirine iliştirilen bazı rivayetler de yine ilk nesil müslümanların denizi cehennem olarak algıladıklarını göstermektedir. Mesela 52. Tur suresi 6. ayetin tefsirinde Hz. Ali’nin, bir Yahudiye “Cehennem nerededir?” diye sorduğu; Yahudinin “Denizin altında” diye cevap vermesi üzerine onu tasdik edip ardından bu ayeti okuduğu kaydedilmiş;[xxxvii] yine bu ayetten hareketle cehennemin yeryüzünde olduğu ileri sürülmüştür.[xxxviii] Bu bağlamda anılması gereken bir başka ilginç rivayette ise Hz. Peygamber’in şöyle dediği kaydedilmiştir: “Deniz her gece üç defa kabarıp yeryüzündeki insanları istila etmek (boğmak) için Allah’tan izin ister; ancak Allah onu engeller.[xxxix]

Bu hadisin ilk râvisi olan Hz. Ömer, denizden ne kadar ürktüğünü hicrî 15. yılda Bahreyn ve Uman’a vali olarak atadığı Ebû’l-As’ın Tâne adasına düzenlediği seferin ardından yazdığı mektubunda şöyle dile getirmiştir: “Ey Sakîfli! Kurtçukları/sinek kurtlarını [askerleri] bir tahta parçasının [geminin] üzerine yükleyip götürdün. Eğer denizde o askerlere bir zarar gelseydi, Allah’a yemin ederim ki mutlaka senin kabilenden aynı sayıda adamı telef ederdim (Yâ ehâ sakîf! Hamelte dûden alâ ûdin. Ve innî ahlifu billâhi evelev usîbû le ehaztü min kavmike minhüm).[xl]

Bütün bu rivayetlerdeki kayıtlara ilaveten 17. İsrâ suresi 67. ayette, “Denizde size bir zarar iliştiğinde Allah’ın dışında dua ve yakarışta bulunduğunuz ilahların tümü yok olup gider” mealinde bir ifadeye yer verilmesi, muhtemelen burada anlatmaya çalıştığımız olgunun Kur’an’a yansıyan bir başka biçimidir. Esasen, Kur’an’da nüzul dönemi Araplarının genel dünya görüşlerini yansıtan daha somut göstergeler de mevcuttur. Sözgelimi, çeşitli ayetlerde, -Mekke müşriklerine Allah’ın mesajını reddetmeye yönelik ekstra bir gerekçe sunmamak için- açıkça dünyanın güneşin etrafında döndüğünü ifade etmek yerine o günkü egemen âlem anlayışına uygun olarak Allah’ın yaydıkça yaydığı düz bir yeryüzünden söz edilmiş[xli] ve bu konuyla ilgili ayetler yüzyıllar sonra Fahreddîn er-Râzî (ö. 606/1210) gibi müfessirler tarafından dahi bu şekilde yorumlanmıştır.

Bu başlık altında Kur’an’daki bazı cehennem tasvirlerinin doğrudan doğruya nass-olgu diyalektiği içinde şekillendiğini belirtmekte de fayda görüyoruz. Bu tür tasvirlerin en ilginç örneklerinden biri, cehennem muhafızlarından (zebânî) söz eden 96. Alak suresi 18. ayette yer almaktadır. Rivayete göre Ebû Cehil, Hz. Peygamber’i İbrahim’in makamında namaz kılarken rastlar ve ona, “Ey Muhammed! Ben sana bir daha burada namaz kılmayacaksın dememiş miydim? mealinde bir tehdit savurunca Hz. Peygamber de ona sert bir tepki gösterir. Bunun üzerine Ebû Cehil, “Ey Muhammed! Sen beni hangi gücünle tehdit ediyorsun? Ben bu vadide en fazla yandaşı bulunan adamım” diye meydan okuyunca, Allah bu tartışmaya müdahil olur ve “O hemen gidip kendi yandaşlarını çağırsın. Biz de cehennem muhafızlarını (zebânî) çağırırız”[xlii] mealindeki 96. Alak suresi 17 ve 18. ayetleri vahyeder.[xliii]

Son ayette geçen ‘zebânî’ kelimesi itmek, geri püskürtmek, savuşturmak (def‘) gibi anlamlar içeren zâbin, zebîne, zibniyye veya zibniy kelimesinin çoğuludur. Tarihsel kökeni Adnânî Araplarına uzanan Vâil kabilesinin[xliv] bir kolu olduğu belirtilen Benû Zebîne oymağı ile de muhtemel bir anlam ilişkisi bulunan zebânî kelimesi,[xlv] klasik Arapçada ‘kolluk kuvvetleri’ (şurât) anlamında kullanılmış; ayrıca, son derece saldırgan ve tuttuğunu koparan insanlar, Araplar tarafından ‘zebânî’ diye nitelendirilmiştir.[xlvi] Nitekim Kur’an’da da cehennem bekçilerinin -Arapların bu nitelemesine uygun olarak- acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildikleri işi yapan meleklerden oluştuğu ifade edilmiştir.[xlvii]

Cehennemdeki Memsullerin Arap Yarımadası’ndaki Meselleri

İbn Kuteybe (ö. 276/889), Kur’an’da cehennemliklerin yiyecekleri arasında sayılan darî‘(88. Gâşiye 6) kelimesine yönelik izahlarını şu cümleyle noktalamıştır: “Allah bize kendi katındaki gaybiyâtı, bu dünyada algıladığımız nesneler üzerinden anlatmaktadır. [Ancak] isimler aynı, manâlar farklıdır (İnnemâ dellena’l-lâhû subhâneh ale’l-gâib indeh bi’l-hâzır indenâ. Fe’l-esmâu müttefikatü’d-delâle ve’l-meânî muhtelife).[xlviii]

Evet, manâ ve mahiyet farklıdır; ancak kıyâsü’l-gâib ale’ş-şâhid yoluyla cehennemdeki azap hakkında bir fikir edinmek de mümkündür. Zira cehennem ve azap tasvirlerinde kullanılan bazı motifler, nesneler dünyasından seçilmiştir. Bunların öz nitelikleri (memsul-numen) bizce meçhul olmakla birlikte, görüngüleri (mesel-fenomen) vahyin nazil olduğu coğrafyada mevcuttur. Örneğin, muhtelif ayetlerde cehennemdekilere zakkum, darî‘ ve gıslînden (kanlı irin) oluşan son derece berbat bir menü sunulacağı belirtilmiştir. Bu menünün major yemeği olan zakkum, 37. Sâffât suresi 64-68 ve 44. Duhân suresi 43-46. ayetlerdeki tasvirlere göre cehennemin dibinde bitip yetişen bir ağaç olup tomurcukları adeta şeytanın başları gibidir. Cehennemdekiler karınlarını zakkumla doldurduktan sonra kendilerine kaynar su karıştırılmış bir içki sunulacak ve insanın karnında tıpkı maden eriyiği gibi kaynayacak olan bu yemeğin ardından tekrar çılgın ateşin ortasına döneceklerdir.

Arap dilinde yemek, yutmak ve bir şeyi nahoş şekilde yemek gibi anlamlar içeren zakkumun[xlix] bir ağaç türü olarak Araplar nezdinde bilinip bilinmediği konusu tartışmalı olmakla birlikte, klasik tefsirlerdeki kayıtlar bu ağacın Arap Yarımadası’nda veya en azından Ortadoğu muhitinde bilindiğini ifade eden görüşün daha kuvvetli olduğunu göstermektedir.

Basra dil ekolüne mensup Kutrub (ö. 206/821)’a göre zakkum, Sina Yarımadası’ndan Arabistan’ın batı ve güney kesimine uzanan dar bir kıyı ovası konumundaki Tihâme bölgesinde yetişen, meyvesi acı bir ağaç türüdür. A. Grohmann’ın, “Sıcak ve kurak Tihâme, dikenli fundalıklar, deve dikenleri ve tuzlu arazide yetişen otlar ile bozkır nebatları için elverişli bir arazidir”[l] şeklindeki tasviri de Kutrub’un görüşünü teyit eder niteliktedir.

Öte yandan İbnü’s-Sâib el-Kelbî’ye (ö. 146/763) göre zakkum Mekke ile Yemen arasındaki bölgede yetişen bir ağaç olup tomurcukları ruûsü’ş-şeyâtîn (şeytanların başları) diye isimlendirilir. Bir başka telakkiye göre ise zakkum Yemen’de yetişen, esten veya şeytan diye adlandırılan çirkin görünümlü bir bitki türüdür. Bu görüşlerin dışında zakkumun sert, pis kokulu, çirkin görünümlü ve meyveleri ‘şeytanların başları’ diye anılan bir çöl ağacı olduğu veya öldürücü zehiri olan tüm ağaçların müştereken zakkum diye isimlendirildiği de ifade edilmiştir.[li]

Zakkumun tomurcuklarının şeytanlara benzetilmesine gelince; Ferrâ (ö. 207/822) ve Zeccâc’a (ö. 311/915) göre 37. Sâffât suresi 65. ayette sözü edilen şeytanlardan maksat, başlarının üzerindeki ibikleriyle son derece çirkin bir görüntüye sahip olan yılanlardır.[lii] Zira Araplar çirkin görüntüsünden dolayı yılanı bazen şeytan diye isimlendirirler[liii] veya çirkin bir manzara karşısında, “Bu tıpkı Himâta (bir ağaç ismi) şeytanına benziyor” sözünü telaffuz ederler.[liv] “Zakkumun hâsılası elem ve acıdır” diyen Zemahşerî’nin dile dayalı yorumuna göre ise, zakkum ağacındaki tomurcukların şeytanların başlarına benzetilmesinde lafzî veya manevî istiâre vardır. Binaenaleyh, zakkumun tomurcukları son derece çirkin bir görüntüye sahip oldukları için şeytanların başlarına benzetilmiştir. Çünkü şeytan insan zihninde çok kötü bir imaja sahip olup katıksız şerri ifade eder.[lv]

Cehennem ehline sunulacak menüde yer alan darî‘ de gerçekte bir çöl bitkisidir. 88. Gâşiye suresi 6. ayette geçen ve “ne açlığı giderir ve ne de besin değeri vardır” şeklinde tavsif edilen darî‘, Hicaz bölgesinde yetişen dikenli bir bitki türüdür. Kureyşliler bu bitkinin yaş olanını şibrik, kurusunu da darî‘ diye isimlendirmişlerdir. Son derece pis bir kokusu ve öldürücü zehiri olduğu belirtilen bu bitki yiyeceklerin en kötüsü ve en berbatı olarak nitelenmiş; bazı tefsirlerde ise bu bitkinin yeşil olanını devenin yediği, kurusuna ise hiç yaklaşmadığı kaydı düşülmüştür.[lvi]

Kur’an’daki azap tasvirlerinde kullanılan yerel ve tarihsel motiflerden biri de 14. İbrâhim suresi 50. ayette cehennemliklere giydirilecek olan gömlekleri niteleyen ‘katran’dır (katirân). Müfessirlerin aktardıkları bilgilere göre katran, aslında ebhel (savin: karaardıç) denilen ağaçtan elde edilen bir tür reçinedir. Bu reçine kaynatıldıktan sonra uyuz develere sürülür ve çok yakıcı olmasından dolayı deve uyuz illetinden kurtulur. Bazen katranın yakıcılığı hayvanın dokularına da nüfuz eder. Koyu siyah renkte ve pis kokulu olup ateşte çok çabuk yanma özelliğine sahiptir.[lvii]

Söz konusu tasvirlerde nüzul dönemindeki iklim yapısına yönelik atıf ve imalar içeren unsurlar da mevcuttur. Mesela 52. Tûr suresi 27. ayette azâb-ı semûm terkibine yer verilmiştir. Râğıb el-İsfehânî’nin, “zehir etkisi yapan bir sıcak rüzgar” diye tanımladığı semûm,[lviii] İbn Abbas’a göre öldürücüdür.[lix] Ebû Ubeyde (ö. 210/825) ise semûm hakkında şu bilgileri vermiştir: “Semûm genellikle gündüz, bazen de gece eser. Harûr ise bunun aksine genellikle gece eser. Semûm bazen ateş ve güneşin sıcaklığından daha etkili bir yakma özelliği olan soğuk havanın yakması/alazlaması için de kullanılır. Nitekim şair şöyle demiştir: “Bugün soğuk, yakıcı soğuk bir gün; kim bugün rahatsız-tahammülsüz olursa onu ayıplamam (elyevmü yevmün bâridün semûme - men cezia’l-yevme felâ elûme).[lx]

Bütün bu açıklamalardan anlaşılan o ki, Kur’an’da sözü edilen azab-ı semûm, Arabistan coğrafyasında genellikle gündüz vakitlerinde esen ve estiği her yönden havaya kırmızı bir renk veren Semûm rüzgârının[lxi] uhrevî versiyonudur. Nitekim Zemahşerî’nin, “Semûm dokuya işleyen sıcak bir rüzgardır. Bu vasfından dolayı cehennem ateşi semûm diye isimlendirilmiştir”[lxii] şeklindeki izahı da bunu teyit etmektedir.
 
Cehennem ve Azap Tasvirlerindeki Sayı Değerleri

Sahih addedilen bazı hadisler ile genellikle hadis formatına sokulmuş sayısız tefsir rivayetinde, cehennemdeki azabın şiddetini tasvir etmek maksadıyla kırk, yetmiş, yüz, dört yüz, beş yüz ve yetmiş bin gibi belli sayıların kullanıldığı dikkat çekmekte ve bu sayıların başında ise, yedinin katları -özellikle yetmiş ve yetmiş bin sayısı- gelmektedir. Örneğin, dünyadaki ateş cehennem ateşinin yetmişte biridir. Cehennemin kenarından atılan büyük bir taşın dibe vurma süresi yetmiş yıldır. Cehennem çukurunun derinlik mesafesi yetmiş yıllık yola denktir. Cehennemdeki yetmiş arşınlık (zirâ‘) zincirin tek halkasına harcanan demir, dünyadaki demir madenlerinin tümüne bedeldir. Ayrıca her arşın yetmiş bâ‘ (kulaç), her kulaç ise Kufe mescidi ile Medine arasındaki mesafe kadardır. Biri diğerinden tam yetmiş bin yıllık yola müsavi bir uzaklıkta olan ve aralarında yetmiş bin derecelik ısı farkı bulunan cehennem kapılarının her birinin ardında yetmiş bin dağ, her dağda yetmiş bin vadi, her vadide yetmiş bin kuyu, her kuyuda yetmiş bin yılan ve akrep vardır.[lxiii]

Diğer taraftan, kıyamet gününde cehennem her birinden yetmiş bin meleğin asıldığı yetmiş bin yularla çekilecektir. Cehennem kâfirlerin derisini günde yetmiş bin kez yakacaktır. Cehennemdeki her meleğin elinde bir taş külüngü (balyoz) olacak ve onunla vurduğu anda yetmiş bin kişiyi cehennemin dibine indirecek veya yetmiş bin insanı havaya kaldırıp cehennemin istediği yerine fırlatacaktır.[lxiv]

Bu noktada, cehennem tasvirleriyle ilgili hemen her rivayette karşımıza çıkan ve kimi zaman usandıran bu sayıların -yedi, yetmiş ve yetmiş bin- Arap dilinde ya da Araplar nezdinde özel bir anlamı olup olmadığı sorusu, önem kazanmaktadır. Klasik sözlüklerdeki bilgiler, Arapça’da seb‘ ve seb‘ûn kelimeleriyle ifade edilen yedi ve yetmiş sayılarının kadîm Araplar nezdinde reel sayısal değerden öte bir anlam ifade ettiğini işaretlemektedir. İbnü’l-Esîr’in (ö. 606/1210) en-Nihâye fî Garîbi’l-Hadîs adlı eserindeki bilgilere göre , “Araplar yedi, yetmiş ve yedi yüz sayısını çokluk (kesret) ve artış anlamında kullanırlar. Nitekim bu kelime, ‘Allah yolunda harcamada bulunanların durumu, kendisinden yedi başak çıkan ve her başakta yüz dane bulunan bir hububat tohumuna benzer’ (2. Bakara, 261) ve ‘İstersen onlar için yetmiş kez af dile...’ (9. Tevbe, 80) mealindeki ayetler ile ‘iyilikler[in karşılığı] on katından yedi yüz katına kadar artırılır’[lxv] şeklindeki hadiste çokluk anlamında kullanılmıştır. Ayrıca Arap, kendisine bir dirhem veren kişiye, çokluk ifade etmek maksadıyla sebbea‘llâhu leke’l-ecr (Allah ecrini yedi kat [yani kat kat] arttırsın) diye dua eder.”[lxvi]

Yedi ve yetmiş sayısının Kur’an’daki kullanımları incelendiğinde, bunların bir kısmında bizzat yedi sayısının kastedildiği, bir kısmında ise kelimenin ‘kesretten kinaye’ olarak kullanıldığı görülmektedir. Sözgelimi, Allah yolunda harcama yapanların durumunun kendisinden yedi başak çıkan bir hububat tohumuna benzetildiği 2. Bakara 261. ayette geçen yedi sayısı, kesret-çokluk ifade etmektedir.[lxvii] Aynı şekilde 9. Tevbe suresi 80. ayette münafıkların asla bağışlanmayacaklarına yönelik bir vurgu cümlesinde geçen yetmiş sayısı da yine aynı anlam içeriğine sahiptir. Bazılarının bu sayıda keramet aradıklarını söyleyen Şevkânî’nin (ö. 1250/1834) son ayete ilişkin yorumu şöyledir: “Burada Hz. Peygamber’in yetmişten fazla istiğfar etmesi durumunda Allah’ın münafıkları bağışlayacağı şeklinde bir anlam kastedilmemektedir. Ayette yetmiş sayısını kullanmaktaki maksat, Allah’ın onları kesinlikle bağışlamayacağına aşırı vurgu yapmaktır (mübalağa). Çünkü Araplar bir şeyi çoğaltmak-abartmak istediklerinde sembolik anlamda (temsil) bu sayıyı kullanırlardı”.[lxviii]

Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1201) aynı ayetin tefsirinde, “Bu sayının yetmişle sınırlandırılmasının anlamı nedir?” tarzındaki bir soruyu, “Araplar tekli sayılarda yediyi, onlu sayılarda da yetmişi çokluk anlamında kullanmakta idiler”[lxix] şeklinde cevaplamış; Zemahşerî ise bu sayının Arap toplumunda çokluk ifade eden sembolik bir anlam taşıdığını ifade etmiştir.[lxx]

Bütün bu dilbilimsel izahlar muvacehesinde yedi sayısının, “O cehennemin yedi kapısı vardır” mealindeki 15. Hicr suresi 44. ayette de çokluk ve çeşitlilik anlamında kullanıldığını, dolayısıyla, ‘yedi kapı’ tabiri ile cehenneme götüren yolların çokluğuna veya uhrevî azabın çeşitliğine işaret edilmiş olduğunu söylemek mümkündür. Kanaatimizce, Allah’ın gökleri yedi kat olarak yarattığını ifade eden ayetlerdeki ‘yedi’ kelimesi de yine bu anlayış dâhilinde yorumlanabilir.

Sonuç itibariyle, yedi sayısının Arap dilindeki kullanımına dayanan bu izahlar dikkate alındığı takdirde cehennem ve azapla ilgili tasvirlerde kullanılan yetmiş ve yetmiş bin gibi sayıların realiteyi ifade etmekten öte korkutma (terhib ve tahvif) maksadıyla kesretten kinaye olarak kullanıldıklarını rahatlıkla söylemek mümkündür.

Bu başlık altında tahlil edilmesi gereken bir diğer cehennem tasviri de kâfir, melek ve kitâbî (Ehl-i kitap) kavramlarının ilk geçtiği sure olma özelliğini taşıyan ve büyük olasılıkla 8-47. ayetleri İslam’ın açıkça tebliğe başlanıldıktan sonraki ilk hac mevsiminde vahyedilmiş olan 74. Müddessir suresi 30. ayette yer almaktadır. Bu ayette cehennemin (sekar) üzerinde ‘on dokuz’ bulunduğu bildirilmiş; bir sonraki ayette ise mealen, “Biz cehennem görevlilerini meleklerden atadık” buyurulmuştur.

İslam tefsir tarihinde özellikle Bâtıniyye-İsmâiliyye’den Bahâîliğe, sayı gizemciliğine düşkün bazı sûfîlerden bilgisayar desteğinde -sözüm ona- Kur’an’ın mucizevîliğini ispat etmek adına bindikleri dalı kesen modern Kabbalacılara kadar pek çok zümrenin dikkatini çeken bu sayı üzerinde binbir çeşit yorum yapılmıştır. Esasen, ayeti nazil olduğu tabii bağlamdan koparmak suretiyle yapılan bu yorumların hiçbiri tatminkâr bir içerik taşımamaktadır. Kaldı ki, salt metin üzerinden yapılacak bir yorum denemesinde, bir sonraki ayette anlatılmak istenenleri anlamak neredeyse imkânsızdır. Ancak klasik tefsirlerdeki kayıtlar incelendiğinde ilgili ayetlerde anlatılmak istenen hususlar büyük ölçüde netleşmektedir.

Şöyle ki Taberî (ö. 310/922) ve İbn Kesîr (ö. 774/1372) gibi müfessirlerin yanısıra Tirmizî ve Ahmed b. Hanbel gibi hadisçiler tarafından da nakledilen rivayetlerden anlaşıldığına göre cehennemde on dokuz meleğin bulunduğunu bildiren ayet, bir grup yahudinin bazı sahâbîlere veya bizzat Hz. Peygamber’e cehennemdeki muhafız meleklerin sayısını sormaları üzerine inmiştir.[lxxi]

Kanaatimizce bu soru hem Yahudilerin konuyla ilgili şifâhî veya kitâbî bilgilerinin olduğunu işaretlemekte hem de on dokuz sayısının temyizinin ayette niçin zikredilmediği sorusuna üstü kapalı bir cevap teşkil etmektedir. Nitekim Hz. Peygamber, Yahudilerin sorusuna Kur’an’ın bildirimi üzere ‘on dokuz’ diye cevap vermiş ve bu cevap onlar tarafından teyit edilmiştir. Buna göre bir sonraki ayette geçen, “kendilerine kitap verilenler kesin bilgi sahibi olsunlar” ifadesinden, “Hz. Peygamber’in nübüvvetinin hak olduğunu ve onun, Tevrat ve İncil’e uygun şekilde konuştuğunu kesin olarak bilsinler”[lxxii] veya “böylece yakînen bilsinler ki Muhammed onların kitaplarındaki bilgilerle örtüşen şeyler söylüyor ve Kur’an da kendisinden önceki kitapları doğruluyor”[lxxiii] şeklinde bir anlam kastedilmiştir.

Cehennemde meleklerin görevlendirildiğini bildiren bu ayet aynı zamanda Kureyşlilere bir reddiyedir. Zira, Ebû Cehil ve Üseyd b. Halef gibi müşrikler, “onun üzerinde on dokuz vardır” ayeti nâzil olunca Kureyşli yandaşlarına hitaben, “Geberesiceler! Muhammed cehennem muhafızlarının on dokuz olduğunu söylüyor. Siz epeyce kalabalıksınız. Onlardan her birini sizden on kişi haklayamaz mı?”; “Ben onlardan on yedisini haklarım; geri kalan ikisini de siz haklayın” gibi alaycı sözler söylemişlerdir.[lxxiv]

Ayetin vahyedildiği tabii bağlamı betimleyen bu bilgiler ışığında, Yahudilerin ahd-i zihnîlerindeki sayıya muvafık olan on dokuzun, Ehl-i kitap ile müslümanlar arasında duygudaşlık kurmaya, bu suretle onların Hz. Peygamber’in nübüvvetine daha sıcak bakmalarını sağlamaya yönelik bir strateji çerçevesinde zikredildiğini söylemek mümkündür.[lxxv] Bu açıdan bakıldığında on dokuzun reel sayısal değer ifade edip etmediği çok fazla bir önem taşımamaktadır. Kaldı ki ‘tis‘ate aşer’ kelimesi, Enes b. Mâlik tarafından tis’ate a‘şur şeklinde de okunmuştur.[lxxvi] Bu okuyuşa göre cehennem muhafızlarının sayısı on dokuzdan doksana çıkmaktadır.[lxxvii] Hülasa, burada söz konusu edilen sayının reel sayısal değerden ziyade görecelik arzettiğini, dolayısıyla cehennemdeki meleklerin sayısının on dokuzla sınırlı olmadığını söylemek mümkündür.

Cehennem Azabının Mahiyeti

Kur’an’ın geçmişe dönük bildirimlerinden anlaşıldığı kadarıyla ilâhî azabın peygamberlerin tebliğ ettikleri dinî öğretileri kabulden istinkâf eden kafirlere, fasıklara, zulüm ve haksızlık yapanlara uyarıda bulunmak, çeşitli afet ve felaketler göndermek suretiyle helak etmek gibi dünyevî bir boyutu da bulunmakla birlikte,[lxxviii] ahiretteki azap kesinlikle çok daha şiddetli ve sürekli olacaktır.[lxxix] Uhrevî azabı, bedene uygulanacak olan ateş azabı (fizyolojik) ve ruhları yakacak olan ilâhî ilgi ve teveccühten mahrumiyet azabı (psikolojik)[lxxx] olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. İslam kültür tarihinde tasavvufun vahdet-i vücutçu kanadını temsil eden İbnu’l-Arabî (ö. 638/1240) ve Aziz Nesefî (ö. 700/1300) gibi mutasavvıflar daha ziyade ikinci tür azap üzerinde durmuşlardır.[lxxxi] Mansûriyye ve Hattâbiyye gibi ilk dönem aşırı Şiî fırkalar ise, cehennemin bağımsız varlığını büsbütün inkar ederek ahiretteki azabı tamamen sembolik bir şekilde yorumlamışlardır.[lxxxii] Aynı anlayış bilahare Bâtıniyye-İsmâiliyye fırkası tarafından da benimsenmiştir. Örneğin, ünlü İsmâilî dâîsi Ebû Ya‘kûb es-Sicistânî (ö. 393/1003 [?]), cehennem azabını, gnostik geleneklerdeki düşüş öğretisini anımsatır bir tarzda yorumlamıştır. Bu yoruma göre uhrevî azap, insan nefsinde ortaya çıkan manevî darlık ve cüz’î (bireysel) nefsin, sahip olduğu yüksek mertebelerden düşmesi, nûrânî âlemden yana gaflet içinde olması ve o âlemi unutmasından dolayı karanlık uçurumlara yuvarlanmasıdır. Bu yuvarlanışın sebebi, en büyük bedbahtlık (şekâvet) olan bilgisizliğin pençesindeki cahilin değersiz ve bayağı olan maddî nesnelere bağlanması ve onların sahte güzelliğine aldanmasıdır.[lxxxiii]

Buna benzer bir anlayış, İslâm meşşâî filozoflarının yanı sıra büyük olasılıkla İsmâilî olan veya en azından İsmâilî düşüncenin sempatizanlarından oluşan İhvân-ı Safâ tarafından da seslendirilmiştir. İhvân’a göre cehennem azabı bilgisiz insanların ruhsal yücelişten mahrum kalmaktan yana duyacakları hasret ve pişmanlık acısıdır.[lxxxiv] İhvan’ın bu yorumu Hâmidî (ö. 557/1162) ve Şemsuddîn Ebu Firâs (ö. 937/1530) gibi geç dönem İsmâilî müellifler tarafından aynen tekrar edilmiştir.[lxxxv]

Cehennem ve ateş azabını metaforik biçimde yorumlama geleneği, 20. yüzyılın başında Hint Alt Kıtası’nda ortaya çıkan ve Kur’an’daki irrasyonellikleri rasyonelleştirme gayreti içerisinde dini, doğa yasasını selamlayan bir tür deizme dönüştüren Ehl-i Kur’an (Ehlü’z-zikr ve’l-kur’ân) ekolünün temsilcileri tarafından da savunulmuş[lxxxvi] ve nihayet Muhammed Esed’in daha ustalıklı sunumuyla günümüze kadar gelmiştir. Esed, son dönemde epeyce popüler olan The Message of The Our’ān (Kur’an Mesajı) adlı meal-tefsir çalışmasında, uhrevî hayatla ilgili Kur’an ayetlerindeki tüm atıfların mecazi olmak zorunluluğu bulunduğu[lxxxvii] tezine istinaden söz konusu ayetleri “Ben yaptım oldu” kabilinden ihdas ettiği bâtınî mecazlar yordamıyla bir bakıma tahrifle eşdeğer biçimde yorumlamıştır. Sözgelimi, cehennemdeki azap türlerinden birini ifade eden ‘hamîm’ (kaynar su) kelimesinin Esed’in bâtınî mecaz sözlüğündeki karşılığı, ‘yakıcı ümitsizlik iksiri’dir.[lxxxviii] Ancak Arap dilinde kelimenin bu tarz bir mecazi kullanımı yoktur. Kaldı ki mecaz, Kur’an yorumunda mecaza en sık başvuran Mutezile’de dahi bir kişinin istek ve arzusuna göre değil, ‘şimdi’yi önceleyen bir toplumsal uzlaşım (muvâda‘a), kasd-ı mütekellimin istidlâlî olarak bilinmesi ve lafzî veya aklî karîneden oluşan üç temel koşulun mevcudiyetiyle meşruluk kazanır.[lxxxix]

Hülasa, cehennem ve azapla ilgili ayetleri sembolik, metaforik veya alegorik şekilde yorumlamak, son kertede “mecaz yalanın biraderidir” tezini savunanları[xc] haklı çıkarmanın yanı sıra Allah’ın -hâşâ- blöf yaptığını söylemekle eşdeğer bir anlam ifade etmektedir. Bu noktada, Allah’ın ceza ve azap tehdidinden dönmesinin mümkün ve muhtemel olduğu düşüncesi hatırlatılabilir. İlhamını erken dönem ircâ fikrinden alan ve aynı zamanda ilâhî kudreti bir şekilde takyit etme endişesinden kaynaklanan bu düşünce dahi Allah’ın blöf yaptığını değil, hak ve hakikat olan bir vaîdden dönme ihtimalini ifade eder. Geçmiş dönemlerde, azabın mazha zarar, dolayısıyla çirkin (kabih) bir şey olduğu; ayrıca ne azap görene ne de azap edene hiçbir fayda sağlamadığı gibi birtakım vehimlerden hareketle Allah’ın azap etmesini O’nun aşkın hikmetle muttasıf zâtına yakıştıramayan bazı marjinal gruplar çıkmışsa da[xci] İslâm alimlerinin büyük çoğunluğu ve bilhassa Ehl-i sünnet uleması, uhrevî azabın mevcudiyeti ve cismâniyeti (bedensel oluşu) konusunda en ufak bir tereddüt göstermemiştir. Her ne kadar İhvân-ı Safâ bu inancı katıksız cahillik ve sapkınlık olarak değerlendirmiş olsa da[xcii]

Kur’an’daki açık beyanlar ve nesneler dünyasından seçilen bazı tarihsel unsurlarla da zenginleştirilen çarpıcı tasvirler, -dilsel bir metni ait olduğu dilin sınırları içinde okuma kuralına riayet etmek kayd-ı şartıyla- cehennemin değere içkin ontolojik gerçekliğini, dolayısıyla azabın cismânîliğini hiçbir yoruma mahal vermeyecek bir biçimde gözler önüne sermektedir.

Cehennem Azabının Sonsuz Olup Olmadığı Meselesi

Uhrevî azabın ebedî olup olmadığı konusu, güdüklüğü mukadder olmasına rağmen İslâm âlimleri arasında tartışılmıştır. Ehl-i sünnet’e ve İmâmiyye gibi bazı Şiî fırkalara göre cehenneme giren âsî mü’minler, ister küçük ister büyük günah işlemiş olsunlar, sonunda oradan çıkacaklardır. Buna karşın Bağdâdî (ö.429/1037) gibi bazı Sünnî-Eş‘arî âlimler, kâfirlerin yanı sıra küfrü mucip bidatler üreten Ehl-i sünnet dışı fırkalar ile bu fırkaların izinden giden insanların da ilelebet azap göreceklerini ifade eden birtakım talihsiz beyan ve iddialarda bulunmuşlardır.[xciii] Mahza mezhep taassubundan kaynaklanan bu tür iddialar, İslâmî gelenekte Hâvâric, Mu’tezile ve bazı Şiî zümreler tarafından da savunulmuştur.

Kâfirlerin cehennemdeki durumuna gelince; Ehl-i sünnet’in büyük çoğunluğu ile Mu’tezile, Şia ve Hâricîler ahirette kâfirlere uygulanacak azabın ebedî olduğu fikrini benimsemişlerdir. İmam Eş‘arî (ö. 324/936), Cehm b. Safvân (ö. 128/745) dışında bütün İslâm âlimlerinin uhrevî azabın ebedî olduğu konusunda ittifak ettiklerini belirtmiştir.[xciv] Ancak, Taberî (ö. 310/922), İbn Kayyım el-Cevziyye (ö. 751/1350) ve daha pek çok Sünnî âlimin eserlerinde yer alan bazı kayıtlar, en azından İslam’ın ilk dönemlerinde böyle bir ittifakın olmadığını; zira sahabeden Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes‘ûd, Abdullah b. Amr, Ebu Hureyre, Câbir b. Abdillah ve Ebu Saîd el-Hudrî; tâbiînden Şa‘bî, Abd b. Humeyd ve İshak b. Râheveyh gibi büyük selef âlimlerinin cehennemdeki azabın uzun bir süre devam ettikten sonra nihayete ereceği fikrini savunduklarını belgelemektedir.[xcv]

Cehennem azabının ebedî olmadığı fikri Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (ö. 672/1273), İbn Teymiyye (ö. 728/1328), İbn Kayyım el-Cevziyye ve İbnu’l-Vezîr’in (ö. 840/1436) yanısıra Musa Cârullah Bigiyef ve İsmail Hakkı İzmirli gibi bazı son devir âlimleri tarafından da benimsenmiş[xcvi] olmakla birlikte Ehl-i sünnet ulemasının kahir ekseriyeti azabın sonsuzluğuna ilişkin yorumu bir inanç umdesi olarak algılamıştır. Büyük olasılıkla hicrî II. (miladi VIII.) yüzyılda başlayan katı tekfirciliğin giderek yaygınlaşması ve muhtelif mezheplerin elinde güçlü bir silah hâline gelmesiyle eş zamanlı olarak teşekkül eden bu inancı[xcvii] savunanların en güçlü argümanları, Kur’an’da kâfirlerin cehennemdeki kalış sürelerini niteleyen ebed ve hulûd kelimeleridir. Bu iki kelimenin ‘sonsuzluk’ anlamı taşıdığını savunan çoğunluk ulemâya göre kâfirlerin azaplarının arttırılacağını, azabı bütün şiddetiyle hissetmeleri için tenlerinin-bedenlerinin sürekli olarak yenileneceğini ve hiçbir şekilde cennete giremeyeceklerini beyan eden ayetler de uhrevî azabın asla son bulmayacağına işaret etmektedir.[xcviii]

Bütün bunlara ilaveten ahirette sadece günahkar mü’minlere şefaat edileceği ve cehennemden yalnız bu zümrenin çıkacağını ifade eden bazı hadisler ile Allah’ın rahmetinin gazabına baskın çıkmasının azabın mutlaka sona ereceği anlamına gelmediği, yaratıcıyı inkar suçuna layık cezanın ebedî olması gerektiği ve kafirlerin cehennemde ebedî kalacakları hususunda sahabe, tâbiin ve Ehl-i sünnet âlimleri arasında ittifak olduğu vb. bir kısmı tartışmaya açık argümanlarla cehennem azabının sonsuzluğunu ispata çalışan çoğunluğun karşısında yer alanlar ise, azabın ebediliğine işaret ettiği ileri sürülen ‘ebed’ ve ‘hulûd’ kavramlarının arkaik Arapça’da sonsuzluk değil, değişikliğe uğramadan bir yerde uzun süre beklemek anlamına geldiğini belirtmişlerdir. Klasik Arap dili sözlüklerine göz atıldığında, bu iki kelimenin gerçekten de sonsuzluk değil ‘uzun zaman’ anlamına geldiği görülmektedir. Mesela, Zemahşerî’nin (ö. 538/1143) Esâsü’l-belâğa’sında hulûd, ‘bir yerde uzun süre kalmak’ diye anlamlandırılmış; ayrıca geç yaşlanan ve yaşlandığı hâlde bir tek dişi dahi eksik olmayan kişiyi Araplar’ın mecâzî manâda ‘muhlid’ lakabıyla andıklarına ilişkin bir kayıt düşülmüştür.[xcix]

Buna göre uhrevî azabın sonsuzluğunu ispat girişiminde bu iki kelimenin sözlükteki orijinal ve otantik anlamlarını yok sayıp bilahare kelamcılar tarafından üretilen terim (izâfî) anlamlarını esas almanın sağlıklı bir yaklaşım olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Kaldı ki, 4. Nisâ suresi 93. ayette bir mü’mini kasten öldürmek suretiyle büyük günah işleyen kişinin cehennemde kalış süresi ‘hulûd’ kelimesiyle ifade edilmiş; ayrıca bir hadiste, intihar eden bir insanın (müslüman) cehennemdeki ikamet süresine ilişkin hâliden-muhalleden tabiri kullanılmıştır.[c] “Eğer hulûd kelimesi ebediyet manâsı taşısaydı, Mu’tezile’nin iddia ettiği gibi büyük günah işleyen mü’minlerin de cehennemde ebedî kalacaklarını ve asla oradan çıkamayacaklarını kabul etmek gerekirdi. Hâlbuki Ehl-i sünnet âlimleri arasında mü’minlerin bir süre azap gördükten sonra cehennemden çıkacakları hususunda icma vardır. Şu halde hulûd, sonsuzluk değil uzun süre anlamındadır”.[ci]

Azabın sonluluğunu savunanlar, hulûd kelimesiyle ilgili bu güçlü argümanlarına ek olarak 11. Hûd 107, 6. En’âm 128 ve 78. Nebe 23. ayetlerdeki beyanların da açıkça cehennemde kalışın sonlu olacağı fikrine delil teşkil ettiğini ileri sürmüşlerdir. Zira, 11. Hûd Suresi 107. ayette, “Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır” buyurulmuştur. Burada sözü edilen gökler ve yerlerden maksat, bu fânî evrendeki gökler ve yerdir. Buna göre ayetteki istisna kaydıyla cehennemdeki azabın son bulacağı ifade edilmiş olmaktadır. Nitekim sahabeden Hz. Ömer, Abdullah b. Mes‘ûd, Abdullah b. Amr ve Ebû Saîd el-Hudrî de söz konusu istisna kaydını bu şekilde yorumlamayı ve cehennemdeki azabın bir gün sona ereceğini kabul etmişlerdir. Yine adı geçen sahâbîler ile bunların görüşlerini benimseyen bazı tâbiin âlimleri, bu ayetin cehennemde kalışı hulûd ve ebed kelimeleriyle mutlak olarak ifade eden bütün vaîd ayetlerini tahsis ettiğini savunmuşlardır.[cii]

Bu Kur’ânî argümanların yanında bazı hadislerde hiçbir hayır işlemeyen ve azaptan kurtulmak dileğinde bulunan mücrimlerin cehennemden çıkarılacaklarının belirtilmiş olması;[ciii] Allah’ın rahmetinin dünyada olduğu gibi ahirette de gazabına baskın çıkacağının bildirilmesi;[civ] Allah’ın esmâ-i hüsnâsından, inkârcılarla isyankârları cezalandıracağına işaret eden müntakim ve bir anlamda kahhâr ismi dışında kalan isimlerin hemen tamamının Allah’ın affediciliğini, müşfik, rahman ve rahîm oluşunu ifade etmesi; azabın ebediliği konusunda ümmetin görüş ayrılığına düşmesi; Allah’ın azap tehdidinden dönmesinin onun lutufkarlığına ve affediciliğine daha uygun olduğunun, keza insanları günahları sebebiyle cezalandırmak yerine bağışlamak ve lutufla muamele etmenin O’nun zatına daha çok yaraşacağının düşünülmesi ve nihayet kısa bir ömür içinde işlenen sonlu günahlara sonsuz ceza verilmesinin, kullarına suç-ceza dengesine riayet edilmesini emreden ve cezalandırma konusunda aşırıya gidilmesini yasaklayan Allah’ın ebediyete nisbetle çok kısa bir zaman dilimini kapsayan dünya hayatında suç işleyenleri sonsuz bir azapla cezalandırılması da ilâhî adalet açısından makul bulunmamıştır.[cv]

Sonuç olarak, her iki tarafın öne sürdükleri argümanlar mukayese edildiğinde, uhrevî azabın bir gün son bulacağını savunanların daha güçlü bir argümantasyona sahip olduklarını teslim etmekle birlikte diğer görüşü savunanların delillerini bir çırpıda kaldırıp atmak da pek mümkün gözükmemektedir. Bu itibarla, tamamen Allah’ın bilgisi ve yetkisi dâhilinde olan bu konu hakkında kesin bir yargıda bulunmak yerine Allâhu a‘lem diyerek ihtilafın te’vilini (sonuç) ilm-i ilâhiye havale etmek daha doğru olsa gerektir.

Değerlendirme ve Sonuç
 
Uhrevî azap hak, Hakk’ın buyruklarına karşı gelen tüm kâfir, münafık, zalim ve mücrimlerin iskân edilecekleri cehennemin varlığı ise inkar edilemez bir hakikattir. Azabın sonsuzluğu tartışmalı olmakla birlikte, bunun cismânîliğini reddetmek veya metaforik şekilde yorumlamak, son kertede, sözünde sâdık olduğunda kuşku bulunmayan Allah’ın blöf yaptığını söylemekle eşdeğer bir anlam ifade ettiği için, abesle iştigaldir.

Cehennemdeki azabın yoğunluk merkezi ateştir. Kaynar sular, demir topuzlar, zincirden prangalar, katrandan gömlekler, zakkum, darî‘ ve gıslîn gibi iğrenç yiyecekler ise bu azabın çeşnileridir. Öz nitelikleri bizce meçhul olan bu azap türlerinin görüngüleri nüzul dönemi Araplarının yaşadıkları coğrafyada mevcuttur. Bu mevcudiyet, Kur’an’ın cehennem tasvirlerinin formülasyonunda nass-olgu diyalektiğini ihsas etmekte ve bu diyalektik süreçte, ilâhî hitaba muhatap olan insanların, duyularla algılanamayanı tecrübe edilene kıyas yoluyla cehennem ve azap hakkında fikir edinmeleri hedeflenmektedir.

Kur’an’daki sarih beyanlara göre uhrevî azap tanımlanamayacak kadar şiddetlidir; ancak bu şiddeti zihinde pejoratif çağrışımlar uyandıracak biçimde kavramsallaştırmak doğru değildir. Kuşkusuz Allah şedîdü’l-ikâbtır; fakat O asla bir zalim değildir. Çünkü “Ben kullar(ım)a asla zulmetmem! (50. Kâf 29)” taahhüdünde bulunan O’dur. Keza, “Hesap gününde hiç kimse zerre kadar zulme-haksızlığa uğramayacak ve siz de sadece yapıp ettiklerinizin karşılığını göreceksiniz! (36. Yâsîn 54) buyuran da O’dur. Şu halde, cehennem bir ilahi zulüm değil, bilakis adl-i ilahinin muktezasınca ikabı hak eden her zalim, kâfir ve mücrimin hak ettiği karşılığı görme yeridir. İnsanoğlu dünya üzerinde diz boyu şer üretmekte ve onca şer çoğu zaman üretenin yanına kâr kalmaktadır. Mademki Allah mutlak adildir, o halde şerrin hesabını sorması da vaciptir. Hâsıl-ı kelam netice-i meram, cehennem ve uhrevi azap adl-i ilahinin mucibince elzemdir. Vallahu a’lem.  



[i]İbn Manzur, Lisânü’l-‘arab, I. 715. Kelimenin Farsça kökenli olduğu da söylenmiştir. Bkz. Suyutî, el-İtkân, I. 181.
[ii]Mesela bkz. 3. Âl-i İmrân, 162, 197; 4. Nisâ, 121; 9. Tevbe, 73, 95; 16. Nahl, 29; 29. Ankebut, 68; 39. Zümer, 39, 60; 40. Mü’min, 76.
[iii]14. İbrâhîm, 28.
[iv]13. Ra‘d, 25; 40. Mü’min, 52.
[v]Bkz. Abdülbâkî, Mu‘cemü’l-müfehres, “cehennem” md.
[vi]Bkz. Râğıb el-İsfehânî, el-Müfredât, s. 775.
[vii]Kurtubî, et-Tezkira, s. 444.
[viii]Azap tabakalarının anlam içerikleri hakkında bkz. Kurtubî, Tezkira, s. 448-449; Bekir Topaloğlu, “Cehennem”, DİA, İstanbul 1993, VII. 227.
[ix]Ebu Abdillah Hüseyin b. Hasen el-Halîmî, el-Minhâc fî şuabi’l-îmân, nşr. H. Muhammed Fûde, Beyrut 1979, I. 472.
[x]Beyhakî daha değişik bir sıralamayı munkatı bir hadise dayandırmıştır. Bkz. Beyhakî, Kitâbü’l-ba‘s, s. 255.
[xi]Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, XIX. 190; Kurtubî, Tezkira, s. 444-445.
[xii]Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 490; İbn Manzur, Lisânü’l-‘arab, IV. 2852-2853.
[xiii]Âsım Efendi, Kâmus Tercemesi, İstanbul 1304, I. 374.
[xiv]Zemahşerî, el-Keşşâf, I. 164-165.
[xv]Ebü’l-Bekâ Eyyub b. Musa el-Kefevî, el-Külliyyât, Beyrut 1993, s. 598. Dile ve beyana dayalı bu açıklama esas alındığında, cehennemdekilerin azabının sözüm ona tadına doyulmayacağını iddia eden meşhur sufi Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin (ö. 638/1240) bu iddiasını kabul etmek mümkün değildir. İbnü’l-Arabî’nin bu konudaki görüşleri için bkz. Bkz. Muhyiddîn İbnü’l-Arabî, Fususü’l-hikem, Beyrut trz., s. 94.
[xvi]Bu iddialar hakkında bkz. Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, Usulü’d-dîn, nşr. H. Peter Linss, Kahire 1963, s. 166; Ebû Muhammed Ali b. Ahmed İbn Hazm, el-Fisal fi’l-milel ve’l-ehvâ ve’n-nihal, Mısır 1950, IV. 192; Muhyiddîn İbnü’l-Arabî, el-Futuhâtu’l-mekkiyye, nşr. O. Yahya, İ. Medkûr, Kahire 1972, III. 96-99; IV. 173-175, 402-403; V, 84-85.
[xvii]4. Nisa, 56; 2. Bakara, 24; 25. Furkan, 12; 17. İsrâ, 97; 27. Neml, 90; 50. Kâf, 24; 67. Mülk, 8.; 77. Mürselât, 32-33.
[xviii]39. Zümer, 71; 25. Furkân, 33; 54. Kamer, 48; 55. Rahmân, 44; 69. Hâkkâ, 30-32; 44. Duhân, 47-50.
[xix]50. Kâf, 30; 18. Kehf, 29; 25. Furkan, 13-14; 40. Mü’min, 49-50; 78. Nebe, 30; 22. Hac, 21-22; 104. Hümeze, 7-9; 90. Beled, 20.
[xx]9. Tevbe, 34-35.
[xxi]22. Hac, 19-22; 14. İbrahim, 50; 74. Müddessir, 29; 23. Mü’minun, 104.
[xxii]18. Kehf, 29.
[xxiii]14. İbrahîm, 16; 38. Sâd, 58.
[xxiv]76. İnsan, 4; 40. Mü’min, 71-72; 55. Rahmân, 44; 47. Muhammed, 15; 78. Nebe, 25; 14. İbrâhim, 16-17; 44. Duhân, 45; 88. Gâşiye, 6-7; 69. Hâkka, 36.
[xxv]10. Yunus, 52; 27. Neml, 90; 36. Yâsin, 54; 37. Sâffât, 39; 52. Tahrim, 7; 78. Nebe, 26.
[xxvi]83. Mutaffifîn, 34. Hadislerdeki cehennem ve azap tasvirleri Kur’ânî tasvirlere nisbetle çok daha ayrıntılı, ayrıntılı olduğu kadar da abartılıdır. Bu tür tasvirlerin, somutu ve somutlaştırmayı seven Ortaçağ Arap aklı üzerinde etkili olduğu gerçeğini yadsımamakla birlikte, özellikle muteber addedilen hadis musannefâtındaki pedagojik amaçlı bazı ayrıntılı ve abartılı tasvirler, mübalağada mübalağa yapıldığı fikrini ihsas etmektedir. Örneğin, Tirmizî’nin İbn Ömer’den naklettiği bir hadisteki kayda göre cehennemde kafirin dili yaklaşık altı veya on iki kilometre uzatılacak ve insanlar onun yerde sürünen dilini çiğneyeceklerdir (Tirmizî, “Cehennem” 3). Yine Tirmizî’nin naklettiği bir rivayete göre cehennem ateşinin yakıp haşlaması neticesinde kafirin üst dudağı kafatasının yarısına kadar çekilecek, alt dudağı ise göbeğine kadar sarkacaktır. (Tirmizî, “Cehennem” 4-5). Azabın acısını daha fazla hissetmeleri için cehennemdekilerin vücutları büyütülecek ve bu işlemin sonunda kafirin dişi Uhud dağı kadar, cilt kalınlığı yetmiş arşın, azı dişi Uhud dağı gibi, pazusu Beyzâ dağı gibi, uyluğu Verkan dağı gibi olacak; ateşin üzerindeki oturak yerinin istiab alanı ise Medine ile Rebeze arasındaki mesafeye tekabül edecektir. (Tirmizî, “Cehennem” 3; İbn Mâce, “Zühd” 38; Ebû Abdillah Muhammed b. Abdillah el-Hâkim en-Neysâbûrî, el-Müstedrek ‘ale’s-sahîhayn, Beyrut 1990, “Ahvâl” 84-86, IV. 637). Öte yandan cehennem ehlinin ağlamaktan göz yaşları kuruyacak, daha sonra kan ağlamaya başlayacaklardır. O kadar ağlayacaklar ki yanaklarında [tıpkı Süveyş ve Panama kanalları gibi] gemilerin rahatlıkla seyr-i sefer yapabilecekleri kan ve gözyaşı kanalları oluşacaktır. Bkz. İbn Mâce, “Zühd” 38; Hâkim, el-Müstedrek, “Ahvâl” 116, IV. 648; Abdullah b. Muhammed İbn Ebi’d-Dünyâ, Sıfatu’n-nâr, nşr. M. R. Yûsuf, Beyrut 1997, s. 131-132.
[xxvii]Bu pasajdaki metin hadisin birkaç versiyonunun derlemesidir. Bkz. Buhârî, “Mevâkît” 9, 10; “Ezan” 18; Bed’ü’l-halk” 10; Müslim, “Mesâcid” 181-184; Ebu Dâvud, “Salât” 4; Tirmizî, “Mevâkît” 5; “Cehennem” 9; Nesâî, “Mevâkît” 5; İbn Mâce, “Salât” 4; “Tıb” 19; Dârımî, “Salât” 14; İbn Hanbel, II. 229, 238, 256, 266, 285, 318, 348, 393, 462, 501; III. 9, 53, 59; IV. 250, 662; V. 155, 162, 176, 368.
[xxviii]Her iki yorum için bkz. Muhyiddîn Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref en-Nevevî, Sahîhu Müslim bi şerhi’n-nevevî, Beyrut trz., V. 120; Aynî, Umdetü’l-kârî, XV. 164.
[xxix]Ebü’l-Abbâs Şihâbuddîn Ahmed el-Kastalânî, İrşâdu’s-sârî li şerhi sahîhi’l-buhârî, Beyrut 1990, III. 213-215; VII, 203. Bu yorumun eleştirisi için bkz. Subhi Salih, Ölümden Sonra Diriliş, çev. Şerafeddin Gölcük, İstanbul 1981, s. 85-86.
[xxx]Cehennem, sıhhati tartışmalı bazı hadisler ile bilhassa sahabe ve tâbiîn âlimlerine isnat edilen çeşitli rivayetlerde ise, mücrimlerin işlemiş oldukları cürümlere uygun ceza görmeleri için oluşturulmuş vadiler, kuyular, ateşten dağlar, denizler ve nehirler gibi çeşitli iskân alanlarından oluşan bir yer olarak tasvir edilmiştir. Muhayyel olmalarına rağmen bizzat gidip yerinde tecrübe edilmiş edasıyla tasvir edilen ve gayyâ, esâm, veyl, felak, saûd ve akabe gibi isimlerle anılan bu iskân alanlarının özel isimleri genellikle Kur’an’dan ödünç alınmış; hemen tamamı dağ, vadi ve kuyu gibi, Arapların yaşadıkları coğrafyanın en belirgin karakteristiklerini yansıtan birkaç unsurdan ibaret olan iç dekorları ise Ortaçağ’ın soyut kavramları algılamakta zorluk çeken efsane ve mitoloji düşkünü Arap aklı tarafından biçimlendirilmiştir (Bu rivayetlerin eleştirisi için bkz. Salih, Ölümden Sonra Diriliş, s. 86-87). Bu konuyla ilgili en ilginç örneklerden biri ‘gayyâ’dır. 19. Meryem 59. ayette seci sağlama maksadıyla ‘ğay’ yerine tenvinli olarak ‘ğayyen’ (gayyâ) şeklinde kaydedilen bu kelimenin dildeki otantik anlamı, ‘kötülük’tür (şer). Zemahşerî, Araplar nezdinde her türlü kötülüğün ğay, her türlü iyiliğin de reşad kelimesiyle ifade edildiğini belirtmiştir (Zemahşerî, el-Keşşâf, II. 514). Buna göre ayetteki cümle, “Onlar bilahare hayırla değil şerle karşılaşacaklardır” mealinde bir anlam ifade eder. Eğer ayette hazf olduğu düşünülürse, o takdirde cümle, “Onlar bilahare kötülük ve sapkınlığın cezasını görecekler” şeklinde bir anlam kazanır (Şevkânî, Fethü’l-kadîr, III. 339). Ancak rivayetlerde ğayyâ cehennemde bir kuyu, nehir veya bir vadi olarak tasvir edilmiş (Beyhakî, el-Ba‘s, s. 260) ve İslam kültüründe Kur’an’daki sahih anlamından ziyade bu rivayetlerde tasvir edilen biçimiyle somut bir mekân olarak algılanmıştır. Mesela, “Gayyâ kuyusu lisanımızda da meşhurdur” diyen merhum Elmalılı, söz konusu cümleyi, “Gayyâyı boylayacaklar” şeklinde çevirmiştir. Yazır, Hak Dini, V. 3310.
[xxxi]Bkz. Buhârî, “Bed’ü’l-halk” 10; “Tıb” 28; Müslim, “Selâm” 78-81; Tirmizî, “Tıb” 25; İbn Mâce, “Tıb” 191; Dârımî, “Rekâik” 55; Mâlik, “Ayn” 16; İbn Hanbel, I. 291; II. 21, 85, 134; VI. 50, 91.
[xxxii]Kastallânî, İrşâdu’s-sârî, VII. 203.
[xxxiii]Ebü’l-Fadl Şihâbuddîn Ahmed b. Ali İbn Hacer el-Askalânî, Fethü’l-bârî şerhu sahîhi’l-buhârî, Beyrut 1300, X. 146.
[xxxiv]İbn Hanbel, IV. 223.
[xxxv]Ebu Dâvud, “Cihâd” 9. Ayrıca bkz. Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl, V. 237. Hâkim en-Neysâbûrî, denizin niçin cehennemle özdeşleştirildiği sorusunu, “zor ve meşakkatli olduğu için” diye cevaplamış; Münebbih b. Saîd ise buna, “deniz engin ve dalgalı olduğu için cehennem diye isimlendirilmiştir” şeklinde bir izah getirmiştir. Bkz. Hâkim, Müstedrek, “Ahvâl”, 87, IV, 638; Âlûsî, Rûhu’l-meânî, XXVII. 28.
[xxxvi]Taberî, Câmiu’l-beyân, XV, 239. Bu hadisin muhtelif varyantları için ayrıca bkz. İbn Hanbel, IV. 223; Hâkim, Müstedrek, “Ahvâl”, IV. 639; Nûruddîn Ali b. Ebî Bekr el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid ve menbeu’l-fevâid, Beyrut trz., X. 386; Muhammed b. Abdülbâkî ez-Zurkânî, Şerhu’z-zurkânî, Beyrut 1990, I, 57.
[xxxvii]Taberî, Câmiu’l-beyân, XXX. 67.
[xxxviii]Beyhakî, el-Ba‘s, s. 251.
[xxxix]İbn Hanbel, I. 43.
[xl]Ebü’l-Hasen Ahmed b. Yahyâ el-Belâzurî, Futuhu’l-buldân, Beyrut 1978, s. 420. Bu konuyla ilgili bir diğer ilginç anekdot da geniş hadis ve fıkıh bilgisinden dolayı abâdile arasında yer alan sahâbî Abdullah b. Amr’ın, “deniz cehennemin bir tabakasıdır” gerekçesiyle deniz suyu ile abdest alınmayacağına hükmetmiş olmasıdır. Bkz. Kurtubî, Tezkira, s. 456-457.
[xli]Watt, Hz. Muhammed’in Mekke’si, s. 17; a. mlf., Modern Dünyada İslam Vahyi, s. 63.
[xlii]96. Alak, 17-18.
[xliii]Rivayet için bkz. Taberî, Câmiu’l-beyân, XXX, 256; Kurtubî, el-Câmi‘, XX. 86.
[xliv]Ömer Rıza Kehhâle, Mu‘cemu kabâili’l-arab, Beyrut 1978, III. 1243.
[xlv]İbn Manzûr, Lisânü’l-‘arab, III. 1810.
[xlvi]Kurtubî, el-Câmi‘, XX. 85.
[xlvii]66. Tahrim, 6.
[xlviii]Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim İbn Kuteybe, Te’vîlü müşkili’l-Kur’ân, nşr. S. Ahmed Sakr, Beyrut trz., s. 70; Kurtubî, el-Câmî‘, XX. 22.
[xlix]İbn Manzur, Lisânü’l-‘arab, III. 1845.
[l]A. Grohmann, “Tihâme”, İA, İstanbul 1993, XII/I. 281.
[li]İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, VII. 62; Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl, IV. 29; Kurtubî, el-Câmi‘, XV. 58-59; Şevkânî, Fethü’l-kadîr, IV. 397-398. İbn Manzûr’un Lisânü’l-arab’ında yer alan bir kayıtta Ebû Hanife Ezd-i Seratlı bir arabın zakkum ağacını şöyle tasvir ettiğini belirtmiştir: “Zakkum toz renginde (boz) bir ağaçtır. Yaprakları küçüktür. Oval yapraklarının kenar kısımlarında (müdevveretuhâ) diken yoktur. Çok keskin kokulu ve acıdır (zefira ve mürrre). Gövdesinde çok sayıda boğum (keâbir) vardır. Çok ince damarları bulunur ve arılar bu damarları masseder. Çiçeği beyaz renkte olup çiçek yapraklarının başları/uçları gerçekten çirkindir”. İbn Manzur, Lisânü’l-‘arab, III. 1846.
[lii]Şevkânî, Fethü’l-kadîr, IV. 398.
[liii]Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl, IV. 29.
[liv]Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, XXVI. 142.
[lv]Zemahşerî, el-Keşşâf, III. 342.
[lvi]Kurtubî, el-Câmî‘, XX. 21; Şevkânî, Fethü’l-kadîr, V. 429.
[lvii]Zemahşerî, el-Keşşâf, II. 384-385; Fahreddîn er-Râzî, Mefâhîhu’l-ğayb, XIX. 148; Âlusî, Ruhu’l-meânî, XIII. 256.
[lviii]Râğıb el-İsfehânî, el-Müfredât, s. 352.
[lix]Kurtubî, el-Câmi‘, X. 17.
[lx]Kurtubî, el-Câmi‘, XVII. 47-48.
[lxi]Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, s. 26.
[lxii]Zemahşerî, el-Keşşâf, IV. 25.
[lxiii]Tirmizî, “Cehennem”, 2, 7; Hâkim, Müstedrek, “Ahvâl” 78, 93, IV. 635, 640; Kurtubî, Tezkira, s. 449-450, 466.
[lxiv]Tirmizî, “Cehennem”, 1; Hâkim, Müstedrek, “Ahvâl”, 83, IV. 637; Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl, IV. 417; Kurtubî, Tezkira, s. 485; a. mlf., el-Câmi‘ , XIX, 52.
[lxv]Hadis için bkz. Buhârî, “İman” 31; Muvatta‘, “Sıyam” 58; Nesâî, “İman” 10; İbn Mâce, “Sıyam” 1, “Edeb” 58.
[lxvi]Mecdüddîn el-Mübârek b. Esîrüddîn İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fî garîbi’l-hadîs ve’l-eser, nşr. Tâhir Ahmed ez-Zâvî, Mahmud Muhammed et-Tanahî, Beyrut. trz., II. 335.
[lxvii]Zemahşerî, el-Keşşâf, I. 393.
[lxviii]Şevkânî, Fethu’l-kadîr, II. 387.
[lxix]İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, Beyrut 1987, III. 478.
[lxx]Zemahşerî, el-Keşşâf, II. 205. Ayrıca bkz. Kurtubî, el-Câmi‘, VIII. 140.
[lxxi]Tirmizî, “Tefsir” 70.
[lxxii]Taberî, Câmiu’l-beyân, XXIX. 160; İbn Kesîr, Tefsîr, IV. 443-444.
[lxxiii]Taberî, Câmiu’l-beyân, XXIX. 160-161.
[lxxiv]Taberî, Câmiu’l-beyân, XXIX. 160; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, XXX. 204.
[lxxv]Benzer bir yorum için bkz. Kurtubî, el-Câmi‘, XIX. 53; Şevkânî, Fethü’l-kadîr, V. 330.
[lxxvi]Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, XXX. 203.
[lxxvii]Mâverdî’nin kanaatine göre özellikle 19 sayısının zikredilmesiyle ilgili olarak şunu söylemek de mümkündür: “Ondokuz sayısı, birler basamağındaki en büyük sayı (ekserü’l-kalîl) ile onlar basamağındaki (ekallü’l-kesîr) sayıların en küçük sayıyı içermektedir. Sayılar tekli, onlu, yüzlü ve binli basamaklara sahiptir. Birler basamağı, sayı kategorilerinin en alt basamağını oluşturur. Bu basamağın en büyüğü ise dokuz sayısıdır. Dokuzun üstündeki sayılar ise onlar basamağını oluşturur ve bu sayıların en küçüğü de ondur”. Mâverdî, en-Nüket, VI. 144.
[lxxviii]54. Kamer, 1-55.
[lxxix]20. Taha, 127.
[lxxx]3. Âl-i İmrân, 77.
[lxxxi]Bkz. Aziz Nesefî, Hakikatlerin Özü (Zübdetü’l-hakâik), çev. Murat Tamar, İstanbul 1997, s. 34-39.
[lxxxii]Ebü’l-Hasen Ali b. İsmail el-Eş‘arî, Makâlâtu’l-islâmiyyîn ve ihtilâfu’l-musallîn, Kahire 1990, I. 77-78; Şehristânî, el-Milel ve’n-nihâl, I. 182-183.
[lxxxiii]Bkz. Ebû Ya‘kûb İshak b. Ahmed es-Sicistânî, Kitâbu’l-İftihâr, nşr. Mustafa Gâlib, Beyrut 1980, s. 96.
[lxxxiv]İhvân-ı Safâ, Resâilü İhvâni’s-Safâ, nşr. Butrus el-Bustânî, Beyrut trz., III. 79-80.
[lxxxv]Bkz. Hâmidî, Kenzü’l-veled, s. 294-295; Şemsüddîn Ebu Firâs el-Meynakî, Risâletü metâli‘i’ş-şumus fî ma‘rifeti’n-nufûs, [Erbau Resâili’l-İsmâiliyye içinde], nşr. Arif Tâmir, Beyrut 1953, s. 53.
[lxxxvi]Ekol hakkında geniş bilgi için bkz. Abdülhamit Birışık, Hind Alt Kıtası Düşünce ve Tefsir Ekolleri, İstanbul 2001, s. 318-395.
[lxxxvii]Esed, Kur’an Mesajı, I. 240 (63. not).
[lxxxviii]Esed, Kur’an Mesajı, I. 239-230 (62. not).
[lxxxix]Ebû Zeyd, el-İtticâhu’l-aklî fi’t-tefsîr: Dirâse fî kadiyyeti’l-mecâz fi’l-kur’ân inde’l-mu‘tezile, Beyrut 1983, 122, 181.
[xc]Bkz., el-Burhân, II. 255.
[xci]Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, II. 54.
[xcii]İhvân-ı Safâ, Resâil, III. 61-63; IV. 138-139.
[xciii]Bağdâdî, Usulü’d-dîn, s. 242.
[xciv]Eş‘arî, Makâlât, I. 229.
[xcv]Bkz. Taberî, Câmiu’l-beyân, XII. 118; Mutahhar b. Tâhir el-Makdisî, el-Bed’ ve’t-târîh, nşr. Clement Huart, Bağdat trz., I. 200-201; İbn Kayyim, Hâdi’l-ervâh, s. 287-291; Suyutî, ed-Dürrü’l-mensur, III. 350.
[xcvi]Yusuf Şevki Yavuz, “Azap”, DİA, İstanbul 1991, IV. 305.
[xcvii]Yavuz, “Azap”, DİA, IV. 309.
[xcviii]İbn Kayyim, Hâdi’l-ervâh, s. 292-293.
[xcix]Ebü’l-Kâsım ez-Zemahşerî, Esâsü’l-belâğa, Beyrut 1979, s. 171. Araplar, obalarda uzun zaman kalan ocak taşlarını da ‘havâlid’ diye isimlendirmişlerdir. Bkz. İbn Manzur, Lisânü’l-‘arab, II. 1225.
[c]İbn Kayyim, Hâdi’l-ervâh, s. 39-40. Hadisin bazı varyantlarında ‘ebeden’ kaydı da mevcuttur. Bkz. Buhârî, “Tıb” 56; Müslim, “İman” 175; Ebû Dâvud, “Tıb” 11; Tirmizî, “Tıb” 7; Nesâî, “Cenâiz” 68; İbn Mâce, “Diyât” 3; İbn Hanbel, II. 254, 478, 488.
[ci]Yavuz, “Azap”, DİA, IV. 308.
[cii]Taberî, Câmiu’l-beyân, XII. 118; İbn Kayyım, Hâdi’l-ervâh, s. 288.
[ciii]Buhârî, “Tevhid” 24; Tirmizî, “Cehennem” 10.
[civ]Buhârî, “Tevhid” 55.
[cv]İbn Kayyim, Hâdi’l-ervâh, s. 292-296. Ayrıca bkz. Makdisî, el-Bed’, I. 200; Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, II. 56; XVIII. 63; Musa Cârullah Bigiyef, Rahmet-i İlâhiyye Burhanları, Bakü 1911, s. 39 vd.; Yavuz, “Azap”, DİA, IV. 307-308.

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=574

Kur'an'daki Cennet Tasvirlerinin Yerel Ve Tarihsel Bağlamı

Giriş 

Bilindiği gibi, Kur’an’ın neliği sorunu İslâm ilim ve kültür tarihinde öteden beri ciddi tartışmalara konu olmuş ve bu tartışmalar daha ziyade Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı (Halku’l-kur’ân) problemi üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu kadîm problem, her ne kadar açıkça zikredilmese bile Kur’an ve tarihsellik merkezli aktüel tartışmalar çerçevesinde farklı bir boyut ve form kazanmak suretiyle günümüze kadar gelmiştir. Ancak gerek Halku’l-kur’ân gerekse tarihsellikle ilgili tartışmalarda ortaya çıkan bütün görüş ayrılıklarına rağmen Kur’an’ın, kelâm-ı ilâhî ama aynı zamanda bir nass-ı lügavî olduğu hususunda ittifak edilmiştir. Ne var ki söz konusu ittifaka rağmen Müslümanların kâhir ekseriyeti, Kur’an’ın dilsel bir metin oluşunu bütün bir tarih boyunca arka planda tutmuş; daha doğrusu, onun dilsel formunu, “Kur’an Arapça değil Rabçadır” şeklinde formüle edilen bir ön kabulle aşkın ve ilâhî boyuta irca etmiştir. Her ne kadar İslâm ilim geleneğinde Kur’an’daki lafızların ezelî olmadığını savunan anlayış ağır basmış olsa da, ilâhî hitabın dilini rabçalaştıran egemen tasavvur, sıradan insanların zihinlerine bu hitâbı somutlaştıran her lafzın evrensel ve ideal bir mefhumun taşıyıcısı olduğu ve her harfinin altında sayısız mana bulunduğu vehmini kazımıştır. Oysa Kur’an, mümkün tarih içerisinde vahyedilen ve gerek ilk gerekse müstakbel muhataplarına beşerî bir dilin sınırlı imkânları çerçevesinde seslenen bir hitaptır. Bu noktada, her bir Kur’an pasajının tikel bir olay ya da problem üzerine nâzil olduğu iddia edilemese bile, tümünün tarihsel bir bağlam, verili bir ortam içerisinde indiği de inkâr edilemez bir gerçektir. Hiç şüphesiz, Kur’an’ın bu şekilde inmesi, onun bir “ölü belge” olduğu anlamına gelmez ya da bir başka deyişle, Kur’an’ın tarihsel bir hitap olması, onun evrensel ölçekli ilke ve mesajlar içerdiği gerçeğini inkâr etmeyi gerektirmez.

                Kur’an Dilinin Yapısal Karakterine Dair Bazı Mülahazalar

Kur’an, “Biz her elçiyi, mutlaka kendi toplumunun diliyle gönderdik ki (vahyedilen mesajı) kendilerine beyan etsin”[i] şeklinde bir bildirimde bulunmaktadır. “Bütün ilâhî kaynaklı metinler insanlar tarafından anlaşılması için vahyedildiğine göre, bu metinlerden her birinin, -mesajı ulaştırmakla görevli peygamber hangi kavimdense hitap da öncelikle onlara olacağı için-, o kavmin diliyle indirilmiş olması zorunludur; Kur’an dahi, evrensel bir mesajı ve hedefi olmasına rağmen bu genel hükmün dışında değildir.”[ii] Elçinin, kendisine tevdî edilen mesajı tebyin vazifesini yapabilmesi için, mensubu bulunduğu toplumun diliyle gönderilmesinden daha doğal bir şey olmayacağına göre, ilk bakışta malumu ilam gibi gözüken bu bildirimde daha başka bir hususa dikkat çekilmek isteniyor olsa gerektir. Zira ayetin bildiriminde tebyin görevinin yerine getirilebilmesi, doğrudan elçinin gönderildiği toplumun diliyle irtibatlandırılmaktadır. Tabiatıyla bu da bizi dil-lisan olgusunun neliğini, toplum ve kültürle olan ilişkisini sorgulamaya sevk etmektedir: Gerçekten dil nedir? O, salt bir söz dizgesi, bir göstergeler manzumesi ve yalnızca bir yansıtma aracı mıdır? Yoksa bütün bunlardan çok daha fazla bir şey midir?

Esasen dil, salt edilgen bir araç olmadığı gibi, salt bir yansıtıcı da değildir. Aksine o, etkin bir biçimlendirme ve yaratım aracıdır. Dış dünyayı yansıttığı kadar, ona ait anlıksal imgelerin, tasarımların da kaynağıdır. Bir başka deyişle, dış dünyayı, toplumsal, ruhsal, fiziksel gerçekliği her dil kendine özgü biçimde yoğurur ve yorumlar, kavramlaştırır, yapılaştırır; bir dünya görüşü, dünyaya yönelik bir bakış açısı ortaya koyar; nesnel gerçekliğin öznel algılanış ve anlatılışını sağlayan bir çerçeve, bir tür düşünsel form sunar. Bu açıdan bakıldığında, dilin hem yansıtıcı, hem de yaratıcı bir fonksiyon icra ettiği söylenebilir.[iii]

Kısacası insan bir anlamda dil; dil de birçok yönden toplum demektir. Zira dil toplumsal yaşamla karışır, kaynaşır, birçok bakımdan onun yazgısını paylaşır. Dil, kelimenin tam anlamıyla bir toplumsal olgudur. O, toplumun gereksinim ve etkinlikleriyle çok yakından ilgili, değişik yetilerin kullanılmasını gerektiren kendine özgü bir kurum niteliği taşır. Dahası, toplumu olanaklı kılan dil, dili olanaklı kılan da toplumdur. Dildeki anlamlı birimler ve göstergeler, temel özelliklerinin birçoğunu toplumsallıklarından alırlar ve işlevlerini toplum içinde yerine getirirler. Dil, yaşama yön veren tüm güçlerin etkisi altındadır. Gerçekten de her dil, belli bir toplum içinde, kendine özgü bir kültür ve uygarlık çerçevesinde biçimlenir, işlevini böyle bir çerçeve içinde yerine getirir. Bu nedenle, her dilin belli bir toplumu yansıttığı söylenebilir.[iv] Bir başka deyişle, bir toplumun pek çok özellikleri, yaşayışı, gelenekleri, dünya görüşü, yaşam felsefesi, inançları, bilim, teknik ve sanata katkıları o toplumun diline yansır.[v]

Bu açıdan bakıldığında, tarihin belli bir döneminde inen ve yine ilk olarak belli bir ilk muhatap kitlesine hitap eden Arapça Kur’an’ın daha iyi anlaşılabilmesi için, genelde o döneme özgü sosyo-kültürel yapının, özelde de vahyin inişine tanıklık eden Arapların pratik yaşam tecrübelerinin ve kendilerine özgü düşünce tarzlarının bilinmesi son derece önemlidir.[vi] Çünkü Kur’an, bütün yönleriyle yedinci yüzyılın Arabistan coğrafyasındaki bir kabileye, yani Kureyş’e ait kültürü yansıtan bir dili kullanmakta ve gerek şehâdet gerekse gayb âlemine dair anlatmak istediklerinin tümünü bu dilin sınırlı imkânları ile ifadelendirmeye çalışmaktadır. İfade tarzında ise, yerine göre muhkem yerine göre de müteşâbih bir dil kullanmaktadır. Kur’an, muhkem dili kullanımında, ifadelendirmeye çalıştığı alanı olduğu gibi ya da tecrübe edildiği şekliyle anlatmayı amaçlamaktadır. Müteşabih dili kullanımında ise, nesnesini doğrudan değil, başka bir şeye benzeterek anlatmayı hedeflemektedir.[vii]

Esasen, insan-gayb ilişkisi bağlamında düşünüldüğünde, sonlu bir alandan örnekler sunmak ya da benzetmeler yapmak suretiyle sonsuzun anlatılmaya çalışılması, zorunlu bir keyfiyettir. Çünkü insanın aşkın boyutu ya da sonsuzluk alanını kavraması mümkün değildir. İşte bu imkânsızlıktan da söz konusu alanın ona bildiği şeylere benzetmeler ve örneklemeler yapılarak anlatılması zorunluluğu doğmaktadır. Nitekim Kur’an da -bu zorunlu keyfiyetten ötürü- bizim açımızdan gayb kategorisinde yer alan gerçekleri, algı alanımıza giren nesnelerle somutlaştırmak suretiyle anlatmaya çalışmaktadır. Ünlü müfessir Zemahşerî (ö. 538/1143) Kur’an’ın bu anlatım tarzını, “Muttakîlere söz verilen cennetin misali...” cümlesiyle başlayan 13. Ra‘d suresi 35. ayetin tefsiri münasebetiyle, temsîlen limâ ğâbe ‘annâ bimâ nuşâhid, yani algılarımıza kapalı olan şeylerle tecrübe ettiklerimiz arasında benzerlik kurmak / nesneler dünyasından örnekler sunmak suretiyle anlatmak şeklinde formüle etmiştir.[viii]

Gaybî alana ait gerçeklikleri, nesneler dünyasına ait örneklemelerle somutlaştırmayı, dolayısıyla tarihselleştirmeyi hedefleyen bu anlatım tarzında, ilk hitap çevresi sakinlerinin lügatçesini kullanmaktan, kıssalardan hukûkî düzenlemelere, bireysel ve toplumsal yaşamla ilgili tavsiye ve emirlerden eskatolojiye kadar ilâhî hitaba konu olan her şeyin o toplumun özellerinden ya da onların tecrübe dünyasına ait nesnelerden seçilmesinden daha doğal bir şey olmasa gerektir.

İşte bu doğallığın gereği olarak, Kur’an’ın cennet betimlemelerine ilişkin dil kurgusunu da büyük ölçüde ilk hitap çevresine özgü kültürel ve coğrafi yapıya özgü unsurlar domine etmiştir. O kadar ki, özellikle Rahmân ve Vâkı’a gibi, Mekke döneminde nâzil olan bazı surelerde yer alan detaylı cennet betimlemelerinde bütünüyle tarihsel ve yerel unsurlar kullanılmış; cennetin tezyin ve tefrişinde de öncelikle nüzul döneminde yaşayan bedevî ve şehirli Arapların beğeni, istek ve arzuları öncelenmiştir. Derveze, bu öncelemenin gerekçesini, “Kur’an’da, cennet ile ilgili ayetlerde anlatılan nimetler, lüks vasıtalar ve kişisel zevkleri anlatan pek çok niteleme, muhatap alınan kimseler yani Hz. Peygamber’in çevresindekiler tarafından biliniyor olmayı gerektirmektedir.”[ix] şeklinde izah etmiştir.

                Kur’an’ın “Cennet” Betimlemeleri

Arap dilinde, bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe anlamına gelen cenne(t) kelimesi,[x] Kur’an’da tekil, ikil ve çoğul formunda 147 yerde geçmektedir. Yirmi beş yerde dünyadaki bağ bahçe, altı yerde Âdem ile Havvâ’nın iskan edildiği mekan, bir yerde Hz. Peygamber’in, yanında Cebrâil’i gördüğü sidretu’l-muntehâ’nıncivarında bulunan me’vâ cenneti (53. Necm 13-15), diğer yerlerde ise âhiret cenneti anlamında kullanılmıştır. Diğer taraftan cennet, İslâmî literatürde cennetu’l-huld, cennetu’l-me’vâ, cennetu’n-naîm, adn, firdevs, husnâ, dâru’s-selâm, dâru’l-mukâme, dâru’l-âhire, âkibetu’d-dâr gibi faklı isim ve nitelemelerle de ifade edilmiştir.[xi]

Yukarıda da kısaca işaret edildiği gibi, Kur’an’ın cennet betimlemelerine ait dil kurgusunda, tamamen yerel ve tarihsel malzemeler kullanılmış ve bu kullanımda da ilk muhatabı cezbedecek objeler ön plana çıkarılmıştır. Hemen hepsi maddî bir niteliğe sahip olan bu objeler arasında en dikkat çekici olanları, huriler başta olmak üzere suyu bol yeşil mekânlar, köşkler, içlerinden nehirler akan has bahçeler, bol yiyecek ve içeceklerdir. Kanaatimizce, cennetteki bu maddî nimetlerin seçiminde ilk hitap çevresi sakinlerinin zevk, istek ve beğenilerinin belirleyici rol oynadığı, dolayısıyla yerel-tarihsel bir karaktere sahip oldukları hususu, hiçbir yorum götürmeyecek derecede açıktır. Bununla birlikte, Kur’an’ın konuyla ilgili ayetlerinde her çağa hitap eder nitelikte tasvirler de mevcuttur. İşte bu çalışmada, Kur’an’ın cennet ve cennet nimetleriyle ilgili betimlemelerinden hangilerinin yerel ve ait oldukları tarihsel bağlamın dışına taşınamaz nitelikte, hangilerinin başka zamanlara aktarılabilir mahiyette oldukları belirlenmeye çalışılacaktır.

Tarihsel ve Yerel Betimlemeler 

Hûriler ve cennette cinsel yaşam

Hiç şüphesiz, Kur’an’ın cennet betimlemeleri arasında en fazla dikkat çeken motiflerden biri hûrilerdir. Kur’an’ın hûrilere atfettiği nitelikler, onların öncelikle cennetteki erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla yaratıldığını ihsas ettirmektedir. Sözlükte, iri gözlerinin beyazı saf siyahı koyu gümüş berraklığında beyaz tenli kız” anlamına gelen huri [xii] kelimesi Kur’an’da dört ayette geçmekte, bunların üçünde “iri kara gözlüler” anlamındaki îyn kelimesiyle birlikte zikredilmektedir.[xiii] Diğer ayette ise, “çadırlarda iskân edilmiş” mânâsındaki maksûrât kelimesiyle beraber anılmaktadır.[xiv] Ayrıca ‘hûriler’ 78. Nebe’ suresi 33. ayette kevâib etrâb (göğüsleri yeni oluşmuş yaşıt kızlar); 56. Vâkı’a suresi 37. ayette ise, urub etrâb (eşlerine düşkün iffetli yaşıt kızlar) şeklinde tasvir edilmektedir.

Kur’an’da hûrilerin tasvirleriyle ilgili başka tasvir ve nitelemeler de mevcuttur. Bir ayette huriler, yüksek değerinden ötürü saklanan ve bir anlamda kıskanılan inciye benzetilirken,[xv] başka bir ayette gün yüzü görmemiş ve el değmemiş taze yumurtaya,[xvi] bir telakkiye göre sedefinden çıkarılmamış beyaz inciye,[xvii] 55. Rahmân suresinde ise yakut ve mercana benzetilmiştir.[xviii] Yine Kur’an’da hûrilerin bâkire[xix] ve aynı yaşta oldukları[xx] ve cennetteki eşlerinden önce kendilerine ne bir insanın ve ne de bir cinnin dokunduğu ifade edilmiştir.[xxi]

Kur’an’daki bu nitelemelerden de açıkça anlaşılacağı üzere, cennetteki hûri portresi, erkeklerin zevklerini okşayan bir cinsel obje olarak resmedilmiş; keza, hûrilere atfedilen fiziksel özellikler de nüzul dönemi erkeklerinin beğendiği kadın tiplemesine uygun şekilde betimlenmiştir. Bu tespit, ilk bakışta indirgemeci bir yaklaşım olarak görülebilir. Ancak İbn Manzûr’un (ö. 711/1311) Lisânu’l-‘arab’da kaydettiği, “Araplar, şehirli kadınları, beyaz tenli olmalarından ve temizlikleriyle (bedevî) Araplardaki pejmurdelikten uzak ve bakımlı bir görünümle arz-ı endam etmelerinden dolayı havâriyyâtdiye isimlendirirlerdi”[xxii] şeklindeki ifadeden de açıkça anlaşılacağı gibi, Kur’an’da bembeyaz tenli, sedefinden çıkarılmamış beyaz inci gibi tasvirler, herhalde tarih-üstü kadın güzelliğini değil, o toplumun güzel kadın anlayışını yansıtıyor olsa gerektir. Nitekim cahiliye dönemi Arap şairlerinden İmriu’l-Kays’ın muallakasında yer alan, “üç direkli çadırlardaki mahfe yumurtaları (muhafaza altında bulunan kadınlar), kimsenin eli değmemiş olan sulardaki sedeflerin içlerindeki inciler” şeklindeki kadın tasvirleri de bizim bu tezimizi desteklemektedir.[xxiii]

İslam’a karşı önyargılı bazı çevrelerin Kur’an’a ve İslâmî değerlere hücum ederken sık sık başvurmuş oldukları, cennetteki cinsel hayatla ilgili betimlemelerde güzellik, çekicilik vb. faktörler kadınlara nisbet edildiği halde, bu tür betimlemelerin sağladığı özendirici sonuç ve avantajların tümüyle erkekler için söz konusu edildiği ve kadının âdeta erkeğin zevklerini tatmin eden bir cinsel meta olarak gösterildiği şeklindeki eleştirinin de yine Kur’an hitabının tarihselliği bağlamında cevaplanması gerektiği kanaatindeyiz. Zira söz konusu eleştiriye cevap sadedinde geliştirilen, “gerçekten dünya hayatında kadın psikolojisi üzerinde sürdürülen çalışmalar, yapılan anket ve araştırmalardan onun monogam olduğu, gönül ve hayal âleminde sadece bir erkeğe yer verdiği anlaşılmıştır”[xxiv] şeklindeki bir argümanın ikna edici olmadığı açıktır. Bu itibarla, Kur’an’ın resmettiği hûri imajının her döneme hitap eden evrensel bir imaj olduğunu kabul eden geleneksel telakkinin bu soruya tatminkâr bir cevap vermesi oldukça zor gözükmektedir.

Kadının bio-psişik açıdan her dönemde erkekten daha cazip bir varlık olarak algılanmasının antropolojik bir gerçeklik olduğunu kabul etmekle birlikte -ki günümüzde mağaza açılışından araba lastiği reklamına kadar kadının cinselliğinin semerelendirilmesi de bu durumun somut bir kanıtı sayılabilir-, Kur’an’ın bu konuyla ilgili detaylı tasvir ve nitelemeleri, gerçekte yerel ve tarihsel nitelikli olup ilk muhatap kitlesinin istek ve eğilimlerini yansıtan bir mahiyete sahiptir. Bu gerçeği, zihinlerde somutlaştırmak için, kadının İslam öncesi Arap toplumundaki algılanış biçimini ortaya koyan tarihsel verilere kısa da olsa bir atf-ı nazar etmenin son derece faydalı olacağını düşünüyoruz.
İslam’a davet sürecini önceleyen dönemde, hatta bu sürecin ilk etabında, ilâhî hitaba muhatap olan insanların gündelik yaşamlarında kullandıkları en önemli zevk araçlarından biri de kadın idi. Bu dönemde kadın, cinsel bir tatmin aracı olmanın ötesinde çok fazla bir şey ifade etmiyordu. Dahası, kadın, alınıp satılan bir eşya muamelesi gören ve toplumsal statüsü köleden farklı olmayan bir varlıktı. Buhârî’nin (ö. 256/870) Urve b. ez-Zübeyr kanalıyla Hz. Aişe’den naklettiği rivayetten aktaracağımız şu pasajın kadının o dönemdeki durumu hakkında önemli ipuçları vereceği kanaatindeyiz:

Cahiliyedeki bir diğer nikâh şekli de şöyle idi: Erkek, temizlik döneminde iken karısına ‘Soylu birine git ve ondan seninle cinsel ilişkiye girmesini iste’ der ve karısının cinsel ilişkiye girmesini istediği erkekten hamile kaldığı kesinleşinceye kadar ondan uzak dururdu. Karısının hamileliği açıkça belli olduktan sonra kocası dilerse onunla ilişkide bulunurdu. Erkek, ‘istibdâ’ (nikâhu’l-istibdâ) denilen bu teklifi, doğacak çocuğunun asil bir kan taşımasına yönelik arzusundan dolayı yapardı.[xxv]

Diğer taraftan fuhuş cahiliye döneminin en güçlü sektörlerinden birini oluşturuyordu. Öyle ki, pek çok yerleşim merkezinde ve ticaret kervanlarının uğrak yerlerinde mâhurdenilen işret ve zina âlemlerinin yapıldığı yerler vardı. Buralarda cariyeler içki sunar, raks eder ve gayr-i meşru ilişkide bulunurlardı. Fahişelik yapan cariyeler öksürerek ilişki teklifinde bulundukları için kendilerine kahbe dedenirdi. Bu cariyelerin arasında sahipleri tarafından para kazanmak amacıyla zorla bu işe itilenler de mevcuttu.[xxvi] Yine bu dönemde bazı fahişeler evlerinin veya panayırlarda kurdukları çadırların kapılarına bayrak asarak ücret karşılığı ilişkide bulunmak isteyenleri davet ederlerdi.[xxvii] Cahiliye dönemi erkekleri ise, çoğunlukla zinayı ayıp saymazlar, hatta bununla övünürlerdi. Şair İmriu’l-Kays bu olguyu bir şiirinde şöyle dile getirmiştir:

Ben, senin gibi nice kız, gebe ve emzikli kadınlara (ki gebe ve emzikliler bu hallerinde erkek istemezlerken) geceleri gitmiş ve onları güzelliğimle) bir yaşına basmış, nazar boncuklu, emzikli çocuklarından alıkoymuşumdur.
Ki o emzikli kadın, çocuğu ağladıkça vücudunun yarısıyla ona dönüp meme veriyor ve altımdaki yarısı benden ayrılmıyordu.[xxviii]

Bütün bu veriler çerçevesinde, Kur’an’ın, cennetteki hurî temasını özellikle güzellik, çekicilik ve cinsellik gibi tamamen erkeklerin zevklerini okşayacak şekilde işlemesinin neden ve niçinlerini öncelikle vahiy tarihini çevreleyen sosyo-kültürel yapının bünyesinde aramak gerektiği kanısındayız. Cahiliye döneminde, anılan özellikleri haiz bir toplumsal yapı içerisinde hayatlarını sürdüren Arapların, yaşam pratiklerinde çok önemli bir yer tutan fuhuş ve sair gayr-i meşru nikâh uygulamaları şeklinde tezahür eden alışkanlıklarını bir anda terk etmelerinin zor olduğunu söylemeye gerek yoktur. Bu bağlamda, İslam’ın gelişinden sonra dahi mut’a nikâhına belli bir süre izin verilmesinin de[xxix] yine bu alışkanlıklarından bir anda vazgeçememe olgusuna dayandığını söylemek mümkündür.

Kadının bir meta gibi alınıp satıldığı, tabir caizse kapanın elinde kaldığı, fuhşun ve sair gayr-i ahlâkî davranışların hâkim olduğu bir toplumsal yapı içerisinde yaşayan insanları, Allah korkusu üzerine ikame edilmiş erdemli bir yaşam sürmeye davet etmenin, hiç şüphesiz meşru bir karşılığı olması gerekiyordu. Zira başta tapındıkları putlar olmak üzere pratik yaşamlarını büyük ölçüde maddî ve algılanabilir objeler üzerine inşa eden bir toplumsal bilincin egemen olduğu bir düzlemde, insanlara soyut manevî değerleri kabul ettirmenin zor, hatta imkânsız olduğu aşikardır. İşte bunun içindir ki Allah, kendi davetine olumlu yanıt verecek olan bu insanların dünyevî yaşamlarında çok önemli bir yer tutan kadın ve cinsellik olgusunu, inanmalarını istediği âhiret hayatının en cazip nimetlerinden biri olarak takdim etmiştir. Müteşabih alana ait ebedî mutluluk yaşantısına özendirmenin muhkem dilin verileriyle formüle edildiği bu takdimde, muhatabın hayatında çok önemli bir yer tutan kadın teması yine onları cezbedecek bir kadın portresi çizilmek suretiyle işlenmiştir. Zira bu gün açısından bakıldığında, çadırlarda iskân edilmiş hûri imajının(hûrun maksûrâtün fi’l-hıyâm),[xxx] en azından bizim toplumumuzun fantastik muhayyilesine tamamen yabancı olduğu aşikârdır. Bu bağlamda, çadırdaki hûrî tasvirini, “Bunu günümüzde sarayda, köşkte ya da lüks bir otelin kral dairesinde iskân edilmiş kadın olarak anlamak mümkündür” şeklinde bir sözde yorum yordamıyla anlamlandırmaya çalışmanın anlamsızlığı herhalde izahtan varestedir. Oysa Arabın çöl hayatında çadırın ne kadar önemli bir işgal ettiği hatırlandığı takdirde, bu tasvirin gerçekte kimlerin zevkine hitap ettiği kendiliğinden anlaşılacaktır.[xxxi]

Kur’an’ın tamamen yerel ve tarihsel şartlarla, daha doğrusu nüzul dönemindeki kültürel yapıya özgü kadın ve cinsellik telakkisiyle örtüşür şekilde sunduğu cezbedici cinsel özellikleri ön plandaki bu yerel hûri tiplemesi, doğal olarak ilk dönem Arap müslümanların muhayyilesinde cennetin çok zengin cinsel hazların yaşanacağı bir mekân olarak algılanmasına yol açmıştır. O kadar ki, hadis adı altında nakledilen bazı rivayetlerde konu büsbütün vulgarize edilmiştir.

Nüzul dönemi insanlarının beğeni ve isteklerinin, daha doğrusu, cennet hayatına yönelik fantezilerinin tam bir listesini oluşturan bu rivayetlerin bazılarında “Ey Allah’ın Rasûlü! Biz cennette cinsel ilişkide bulunacak mıyız?” şeklindeki bir soruya cevap sadedinde Hz. Peygamber’e oldukça ilginç sözler nisbet edilmiştir. Sözgelimi, bir hadiste cennette bir erkeğe günde yüz bakire ile cinsel ilişkide bulunma gücü verileceği ve çok kısa bir sürede yüz bakire ile birlikte olacağı;[xxxii] bir başka hadiste bu bakirelerin kızlıklarının zorlanarak bozulacağı (dahmen dahmen);[xxxiii] ancak, bozulduktan sonra tekrar eski haline döneceği belirtilmiştir.[xxxiv]

Cennet, adeta cinsel hazların doyasıya giderildiği bir yer gibi telakki edilince, doğal olarak, “O gün cennetlikler, gerçekten nimetler içinde safa sürerler”[xxxv] mealindeki ayette geçen “safa sürme” tabiri de “kızların bekâretini bozma safası” şeklinde yorumlanmıştır. Bu yorumu yapanlar arasında İbn Mes’ûd, İbn Abbas,[xxxvi] İkrime, Evzaî,[xxxvii] Mucâhid, Katâde, Dahhâk, Saîd b. el-Müseyyeb,[xxxviii] Hasen el-Basrî, A‘meş ve Süleymân et-Teymî[xxxix] gibi büyük âlimlerin bulunması, ilk dönem müslümanlarının cenneti nasıl algıladıklarına ilişkin yeterli bir fikir vermektedir.

Kurtubî’nin (ö. 671/1273) yukarıdaki ayetin tefsirinde İbn Abbas’tan nakletmiş olduğu şu rivayet de oldukça ilginçtir: “Cennetteki bir erkek, huriyle yetmiş yıl sarmaş dolaş bir halde yatar; ancak ne o huriden ne de huri ondan bıkar. Erkek her ilişkiye girişinde onu bakire olarak bulur. Yine ona her yaklaşmasında cinsel isteği kabarır ve onunla yetmiş erkeğin cinsel gücüne sahip olarak ilişkiye girer; fakat aralarında inzal/boşalma vâkî olmaz.”[xl]

Ebû Nu’aym’ın (ö. 430/1038) Sıfatu’l-cenne’si, Beyhakî’nin (ö. 458/1066) el-ba‘s ve’n-nüşûr’u, Kurtubî’nin et-Tezkira’sı ve İbn Kayyım’ın (ö. 751/1350) Hâdi’l-ervâh’ı gibi, ahiretle ilgili konuları işleyen klasik kaynaklarda yer alan şu rivayetler ise, ilginç olmanın çok daha ötesinde bir karaktere sahiptirler:

Ebû Ümâme’den nakledildiğine göre “Allah, cennete soktuğu her erkeği yetmiş iki kadınla evlendirecektir. Bunlardan ikisi huri, yetmişi de cehennemlik erkeklerden miras kalan kadınlardır. Bu kadınların her biri arzulu bir dişillik organına, erkek de sürekli ereksiyon halinde bulunan bir erillik organına sahip olacaktır.” (leyse minhunne imra’etun illâ ve lehû kubulun şehiyyun ve lehû zekerun lâ yensenî).[xli]
Yine Ebû Ümâme’den nakledilen bir rivayette şöyle kaydedilmiştir: Hz. Peygamber’e “Cennettekiler cinsel ilişkide bulunacaklar mı?” diye soruldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Evet, Beni hak üzere gönderen Allah’a yemin ederim ki hem de zorlaya zorlaya” dedi ve eliyle de gösterdi... (iy ve’llezî beasenî bi’l-hakki dihâmen dihâmen ve eşâre bi-yedih).[xlii]
Ebû Hureyre’den nakledilen bir rivayette ise şu ifadelere yer verilmiştir: “Cennetteki erkekler eşleriyle cinsel ilişkiye girecekler mi? sorusuna Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Evet! Hem de bıkıp usanmak bilmeyen bir erillik organı, yıpranmayan bir dişillik organı ve hiç kesintiye uğramayan bir cinsel istekle... (neam bi-zekerin lâ yemell ve fercin lâ yahfâ ve şehvetin lâ tenkatı‘)”[xliii]

Kuşkusuz, bütün bu rivayetlerin uydurma veya en azından zayıf oldukları ileri sürülebilir; ancak, bunların sahih olup olmadığı bizi çok fazla ilgilendirmemektedir. Zira bu rivayetler tümüyle uydurma bile olsa, sonuçta her biri, klasik dönem Arap muhayyilesindeki cennetin bir fotoğrafını vermektedir ki, bizce asıl önemli olan da budur.

Cennetteki bitkiler ve yiyecekler

Cennetteki ağaçlar ve cennetliklerin beslenme rejiminde önemli bir yer tuttuğu anlaşılan meyveler de hemen bütünüyle mahallî nitelikli olup evrensel bir mahiyete sahip değildir. Sözgelimi, 56. Vâkı’a suresi 28. ayette yer alan ve meallerde “düzgün-dikensiz kiraz ağacı” şeklinde çevrilen sidr, Arabistan kirazı da denilen meşhur nabk ağacının[xliv] diğer ismidir. Daha doğrusu bu, nüzul dönemi Araplarının zevkini okşayan bir vaha ağacıdır. Süleym b. Âmir’den nakledilen bir rivayette anılan ayetin tefsirine ilişkin şu ifadelere yer verilmiştir:

Hz. Peygamber’in ashabı şöyle derdi: Doğrusu Allah, bizi bedeviler ve onların istekleriyle (mesâil) faydalandırıyor-nimetlendiriyor. Birgün bir bedevî Hz. Peygamber’e şöyle bir soru yöneltti: ‘Ey Allah’ın rasûlü! Allah cennette insanı rahatsız eden bir ağaçtan söz ediyor. Böyle bir şey nasıl olur?’ Rasulullah, ‘nedir o?’ diye sorunca bedevi, ‘kiraz ağacıdır’ dedi. Çünkü kirazın rahatsız edici dikenleri vardır. Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu: Ayette ‘dikensiz kiraz’ (sidr mahdûd) denmiyor mu? Allah onun dikenini gidermiş ve her bir dikenin yerine bir meyve ikame etmiştir.[xlv]

Dahhâk ve Katâde’den nakledilen bir rivayette ise şu ifadelere yer verilmiştir: Müslümanlar Vecc’e (Taif’te verimli bir vadinin adı) baktıklarında bu vadideki sidr ağacı çok hoşlarına gitti ve iç çekerek, ‘keşke bizim de böyle bir ağacımız olsa’, dediler. İşte bu söz üzerine [ilgili] ayet indi.[xlvi] Başka bir rivayette ise, ayette sidr kelimesinin geçmesi üzerine Taiflilerin, “Bu bizim sidr ağacı” dedikleri kaydedilmiştir.[xlvii] Belki de bu konuyla ilgili nakledilen tarihsel verilerin en ilginç olanı, câhiliye dönemi şairlerinden Ümeyye b. Ebi’s-Salt’ın cenneti tasvir eden şu mısralarıdır: “Cennetlerdeki bahçeler gölgeliktir. Bu cennetlerde göğsü yeni oluşmuş kızlar vardır; oralardaki sidr ağaçları dikensizdir.”[xlviii]

Klasik tefsirlerdeki bilgilerden anlaşıldığına göre, aynı surenin (Vâkı’a) 56/29. ayetinde geçen talhin mendûd (meyveleri salkım saçak muz ağacı) ifadesindeki talh ağacı da yine nüzul dönemindeki Arapların beğenileri göz önüne alınarak cennet ağaçları arasına dâhil edilmiştir. Nitekim tefsirlerde “Talhağacının cennet ağaçları arasında zikredilmesinin anlamı nedir?” şeklinde bir soru sorulmuş ve bu soruya, “Bu ağacın çiçeği ve güzel bir kokusu vardır” diye cevap verilmiştir. Yine bu soruya cevap sadedinde Mücâhid’in, “Müslümanlar Vecc vadisinin talh ve sedir ağaçlarının gölgesinden hoşlanıyorlardı” dediği nakledilmiştir.[xlix]Bir başka rivayette ise Mücâhid’in şöyle söylediği kaydedilmiştir:

Allah talhin mendûd tabiriyle Kureyşliler’e bir hatırlatmada bulunuyor. Zira onlar, Taif bölgesindeki Vecc vadisinde bulunan dikenli meşe ağaçları veya hurma türünden ağaçlar ile dikensiz kirazları çok seviyorlardı.[l]

Bu bağlamda müfessir Kurtubî de ‘sidr’ ve ‘talh’ ağacının isminin özellikle anılmasının nedenini, “Kureyş talh ve sidr ağacının gerek gölgesini ve gerekse yeşilliğini çok seviyorlardı. Bu yüzden ilâhî hitapta kendilerine beğendikleri şeylerin sözü verilmiştir” şeklinde izah etmiştir.[li]

Kur’an’ın cennet tasvirlerinde sık sık meyvelerden söz edilmekle birlikte, özellikle hurma ve nara atıfta bulunulmuştur.Bazı müfessirler, bu iki meyvenin adının özellikle zikredilmesini, diğer meyvelerden üstün oluşlarına bağlamışlardır.[lii] Bu, tamamıyla ön kabule mebni bir yorumdur. Zira “hangi meyve daha güzeldir” sorusuna verilecek cevabın göreceli olduğunu söylemeye hacet yoktur. Kanaatimizce burada da yerel unsur ön plana çıkarılmıştır. Nitekim bu durum, Kurtubî tarafından şöyle dile getirilmiştir: “Allah bu iki meyveyi özellikle andı; zira o dönemin Arapları nezdinde hurma ve narın ifade ettiği önem, buğdayın bugün bizim için arzettiği öneme eşdeğerdi. Çünkü onların yiyecek maddeleri genellikle hurma, meyveleri de nar idi.”[liii]

Cennetteki nehirler ve içecekler

Kanaatimizce, cennetin yeşil bir bitki örtüsü ve sık ağaçlarla kaplı bir mekân anlamına gelmesi ve bu mekânın otuzu aşkın ayette[liv] “zeminlerinden ırmaklar akan cennetler” şeklinde tasvir edilmesi de büyük ölçüde nüzul ortamındaki iklim ve coğrafî şartlarla ilgilidir. Bu konuyla ilgili değerlendirmemize geçmeden önce Şemsettin Günaltay’ın Arap Yarımadası’nın doğal ortamına ilişkin tasvirlerini aktarmak yerinde olacaktır:

Arabistan Yarımadası’nda devamlı olarak akan nehir ve çay yoktur. Yağmur mevsimlerinde vadileri dolduran sular, bu mevsim geçer geçmez kızgın güneşin etkisiyle çekilir ve kurur. Fakat buna karşılık estiği yönden rüzgârlı havaya kırmızı bir renk veren Sumum Rüzgârı (Bâd-ı Sumum) hemen her zaman eser. Büyük Asya bozkırının uzantısı mahiyetinde olan Arabistan çöllerinin tek bitkisi, bozkırda olduğu gibi ottur. Fakat Arabistan’da ot her tarafta bol miktarda yetişmez. Yetişebilenler de yaz gelir gelmez, kızgın güneş ve kuru rüzgârlar ile tamamen kurur. Yarımadadaki bitkisel hayatı mahveden bu kuru rüzgâr, Asya’nın merkez yaylasından mütemadiyen esen kuru bir hava akımından kaynaklanmaktadır. Bu akım Asya’nın yüksek bozkırlarından geçerken iyice kuruduğundan bütün otları emerek kurutmaktadır. Bundan dolayı kuzey Arabistan’da ağaç hemen hiç yok gibidir. Otlar, bodur bir halde kalan bitkiler, ancak ilkbahar aylarında görülebilirler. Mayıs sonundan itibaren kuraklık bütün şiddetiyle baş gösterir. Otlar tamamen kurur, toprak rengini alır.[lv]

Arap Yarımadası’nın genel iklim yapısına ilişkin bu bilgiler, altlarından ırmaklar akan sular ifadesinin, cennet sözünün geçtiği hemen her ayette adeta bir nakarat gibi tekrarlanmasının nedenine dair önemli ipuçları içermektedir. Kaldı ki, Kur’an’ın inişine tanıklık eden Arapların yaşadıkları iklim koşullarında en fazla özlem duydukları şeylerden birinin, yeşilliklerle kaplı mekânlar ve sulak araziler olduğu; çölde yaşayan bedevîlerin, su bulmak için günlerce yolculuk yaptıkları da gayet iyi bilinmektedir.

Meseleye bu açıdan bakıldığında, cennetle ilgili bu betimlemenin de esas itibariyle tarihsel ve yerel karakterli olduğunu rahatlıkla söylemek mümkündür. Zira Bangladeş’te sık sık sel felaketine maruz kalan ve artık “su” kelimesini duymaktan nefret eder hale gelen yahut Venezuela’daki Canaima bölgesi gibi, bakır renginde akan ırmaklar, şelâleler ve daha pek çok olağanüstü doğal güzelliklerle meşbu bir mekânda yaşayan insanların zihinlerinde “zeminlerinden ırmaklar akan cennetler” ifadesinin çok cazip bir yönü olmasa gerektir. Buna mukabil, son derece sıcak çöl ortamında yaşayan bir insan için, çeşitli cennet modelleri arasında, içinden ırmaklar akan ve yemyeşil bitki örtüsüne sahip olan bir cennetin tercihe şayan olduğunda kuşku yoktur. Nitekim tefsirlerde yer alan bazı bilgiler de bunu teyit eder niteliktedir. Mesela Kurtubî şöyle demektedir:

Araplar sıcak çöl ikliminde yaşayan bir toplum oldukları için, ülkelerinde nehirler hemen hemen yok gibidir. Suya ancak (kuyuya salınan) kovalarla ulaşma imkânları vardır. İşte bu yüzden, dünyadaki durumlarının aksine cennette kendilerine son derece bol su sözü verilmiş ve yine onlara ağaçlar, gölgeler, sular ve nehirler gibi, dünyadaki bildik mesire yerlerine özgü motiflerin tasviri yapılmıştır. Keza, fâkiheten kesîrâ (bol meyveler) ifadesiyle de, memleketlerindeki meyve kıtlığının aksine “cennette çok meyveler var” denilmek istenmiştir.[lvi]

Bu noktada, Râzî’nin, mâ-i meskûb(yüksekten akan sular-şelâleler) ifadesine yönelik izahı da anılmaya değer niteliktedir: Mâ-i meskûb, ‘çok (su)’ anlamındadır. Çünkü su, Araplar nezdinde çok değerli bir şey olup gereksiz yere sarfedilmez. Aksine muhafaza edilir ve içilir. Binaenaleyh, onlar nimetlerden söz ederlerken, suyun bol oluşunu da zikrederler ve bu bolluğu suyun yukarıdan aşağıya dökülmesi ile dile getirirler.[lvii] Diğer taraftan, 30. Rûm suresi 15. ayette cennetin ravzaolarak nitelenmesiyle ilgili olarak Kurtubî tefsirinde şu ifadelere yer verilmiştir: “Ravza yani yeşil mekân... Bu kelime özellikle zikredildi; çünkü Araplar için yeşillik bir mekândan daha güzel bir şey yoktur.”[lviii] Yine Ebû Ubeyde de, “Araplar nezdinde otlu yeşil mekândan daha güzel, kokusu daha hoş hiçbir şey yoktur”[lix] demek suretiyle aynı noktaya vurgu yapmıştır.

Kur’an’ın cennet betimlemelerinde önemli bir yer tutan bir başka unsur da içkidir. Esasen bu da nüzul ortamındaki verili durumla çok yakından irtibatlıdır. Zira İslam öncesi Arap toplumunda, özellikle zevk ve eğlenceye düşkünlükten ötürü yaygın bir içki tüketim ve ticaretinin olduğu; içkinin kadın gibi diğer birkaç unsurla birlikte Arap şiir ve edebiyatının ana temalarından birini oluşturduğu bilinmektedir. Nitekim Karadâvî, “Cahiliye döneminde Araplar bağımlılık derecesinde içkiye düşkün idiler. Bu düşkünlük onların dillerine de yansıdı ve içkiyi yüz civarında ayrı isimle isimlendirdiler; şiirlerinde içkinin türlerini, kadehlerini ve işret âlemlerini tasvir ettiler”[lx] şeklindeki ifadesiyle bu tarihsel gerçeğe atıfta bulunmaktadır.

Kur’an’ın cennetteki içeceklere atfetmiş olduğu temiz, baş ağrıtmayan ve akla halel getirmeyen gibi vasıflar, bilahare yasaklanacak olan alkollü içkinin mü’minin pratik yaşantısında yer almaması gereken bir şey olduğuna dair ilk göndermelerdir. Bu pedagojik unsur bir tarafa, Kur’an’ın mü’minlere cennette içki sözü vermesi, hatta içkinin tadını güzelleştirecek birtakım katkı maddelerinden ve kokteyllerden bahsetmesi, kesinlikle yerel özellikli olup burada da yine o dönem Arabının zevkine ve damak tadına hitap edilmiştir. Bunun en somut örneği, “Onlara cennette bir kâseden içirilir ki bu şarabın karışımında zencefîl vardır”[lxi] mealindeki ayette geçen ‘zencebîl’ (zencefil) kelimesidir. Klasik tefsirlerde zencefilin içkiye katılan bir madde olduğu belritilmiştir. Mesela Râzî bu konuda şöyle demiştir: “Araplar, içecekleri şeylere zencefil katmayı severlerdi. Çünkü bu madde, içeceğe bir tür acılık verirdi. Hâl böyle olunca Allah da cennet içeceğini bu şekilde niteledi.”[lxii] Bu bağlamda Kurtubî’nin et-Tezkira’dakişu ifadesi de oldukça manidardır: “Araplar içkiye karıştırılan zencefili severlerdi. Allah da onların bildikleri ve beğendikleri bir şeyle kendilerine hitap ederek adeta şöyle demek istedi: Eğer iman ederseniz dünyada sevdiğiniz bu şeyin aynısı size ahirette de verilecektir.”[lxiii] Kurtubî, tefsirinde de şunları söylemiştir: “Araplar, güzel kokusundan ötürü zencefil katılmış içki içmeyi severlerdi. Çünkü bu madde, dilde acımsı bir tat bırakır, yemeğin hazmını kolaylaştırırdı. Bu yüzden cennet nimetleri onlara, en güzel nimet olarak telakki ettikleri şeylerle özendirildi.[lxiv]

Cennette müzik ve eğlence

Kur’an’da yer almamakla birlikte, bazı hadis rivayetlerinde ve tefsirlerde cennet hayatına özgü etkinliklerden birinin müzik ve eğlence olduğu belirtilmiştir. İlgili rivayetlerdeki kayıtlara göre, bazı insanların daha dünyada iken özleminden hasta olup öldükleri hûriler,[lxv] cennette erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamanın yanında koro halinde şarkılar söylemek suretiyle eşlerini eğlendireceklerdir. Bazı müfessirler, “iman edip güzel davranışlarda bulunanlar cennette lezzet ve sevince mazhar kılınacaktır”[lxvi] mealindeki ayette geçen “sevince mazhar kılınma” ifadesini cennet ehlinin şarkılar dinlemesi şeklinde yorumlamış; bazı hadisçiler ise cennet hûrilerinin koro halinde şarkı söyleyeceklerine dair hadisler nakletmişlerdir.[lxvii] Kaynaklarda az çok değişiklik arz etmekle birlikte hûrilerin söyledikleri şarkının güftesi şu sözlerden oluşmaktadır: “Biz sonsuza kadar yaşayan ve yıpranmayan körpeler, küsmek bilmez sevgilileriz. Biz ve eşlerimiz çok mutluyuz.”[lxviii]

Tarihsel veriler, eğlence ve içkili işret âlemlerinin, cahiliye dönemi Arabının vazgeçilmezleri arasında yer aldığını göstermektedir. Bu konuyla ilgili olarak Hadis’te Folklor ve Eğlence adlı çalışmada şu bilgiler aktarılmıştır: “Cahiliye dönemi eğlencelerinde mûsikînin, şarkı söyleyen kaynelerin önemli bir yeri vardır... Araplar genel olarak müzik dinlerlerdi. Şarkıcılar genellikle cariyelerden oluşurdu... Cahiliye döneminde en önemli eğlendirici olarak görülen kaynelere büyük değer atfedilmiş, sefahate düşen insanlar içki meclislerinde onlara para saçmayı bir gurur vesilesi saymışlardır.”[lxix]

Böylesi bir kültürel çevrede doğup büyümüş insanlara cennetteki hûrilerin konser vereceklerini, bu suretle eşlerini eğlendireceklerini söylemekten daha doğal bir şey olmasa gerektir. İşte bundandır ki, Tirmizî’nin naklettiği bir hadiste Hz. Peygamber’in şöyle dediği bildirilmiştir: “Cennette bir huri korosu vardır. Bu koro yüksek sesle [şarkı] söyler. İnsanlar onların söyledikleri kadar güzel bir şarkı dinlememişlerdir. Onlar, “Biz ebedî tazeleriz...” sözleriyle başlayan şarkılar söyleyeceklerdir.[lxx]
Muhtelif varyantlarıyla nakledilen bu rivayetteki hûrilerin müzik dinletisine 56. Vâkı’a suresindeki, “Onların çevrelerinde, (hizmet için) ölümsüz gençler dolaşır; mâîn çeşmesinden doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle. Bu şaraptan ne başları ağrır ve ne de akılları gider. (Onlara) beğendikleri meyveler; canlarının çektiği kuş etleri; saklı inciler gibi, iri gözlü hûriler[lxxi] şeklindeki tasvirleri eklediğimizde, ortaya çıkan kompozisyonun Arapların öteden beri aşina oldukları eğlence formunu yansıttığı hemen fark edilecektir.

Cennetteki takılar ve giysiler

Kur’an’ın beyanına göre cennetlikler, Adn cennetlerinde tahtlar üzerine kurulacak orada altın bileziklerle bezenecekler; ince ve kalın dibâdan yeşil elbiseler giyeceklerdir.[lxxii] 22. Hacc suresi 23. ayette, “Muhakkak ki Allah, iman edip iyi işler yapanları, zemininden ırmaklar akan cennetlere kabul eder. Bunlar o cennetlerde altın bilezikler ve inciler takınırlar. Orada giyecekleri ise ipektir” denilmiştir. Yine 35. Fâtır suresi 33 ayette, “(Onların mükâfatı), içine girecekleri Adn cennetleridir. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Orada giyecekleri elbiseleri de ipektir” denilmiş; 76. İnsan suresi 21 ayette ise, “Üzerlerinde yeşil ipekten ince ve kalın elbiseler vardır; gümüş bilezikler takınmışlardır” mealinde bir ifadeye yer verilmiştir.[lxxiii]

Bu ayetlerde mü’minlerin cennette altın, gümüş ve ince bilezikler takıp ipek elbiseler giyeceklerinin bildirilmesi, kesinlikle nüzul ortamındaki zenginlik ve saltanat telakkisiyle ilgilidir. Müfessir İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1201) bu konuyla ilgili olarak, “Krallar dünyada kollarına bilezikler/künyeler; başlarına taçlar taktıkları için, Allah da bunları cennet ehline verdi.”[lxxiv] şeklinde bir tespitte bulunmuştur. Diğer taraftan, Mevdûdî’nin, “Bu çeşit mücevherâtı kadınlar takınır. Burada erkekler için de aynı şeyin söylenmesi ne anlama gelir?” sorusunu, “Eskiden krallar ve reisler ellerine, boyunlarına ve taçlarına çeşitli mücevherler takarlardı”[lxxv] şeklinde cevaplaması da yine bu tarihsel olgunun bir ifadesidir.

İbnü’l-Cevzî ve Mevdûdî’nin bu tesbitlerinden hareketle, söz konusu takılar ve giysilerin, o dönemde zenginlik, şatafat ve saltanatı simgeleyen ve fakir insanların hayallerini süsleyen maddî değerleri temsil ettiğini rahatlıkla söylemek mümkündür. Bugün açısından bakıldığında ise Müslüman toplumlarda -en azından günümüz Türk toplumunda- erkeklerin, sıra dışı eğilimleri olan bazı gençler dışında kollarına bilezik, başlarına taç takma gibi bir zevk, adet ve alışkanlıklarının bulunmadığı aşikârdır. Ancak bazı müfessirler, bu tasvirlerin tarihsel yönünü göz ardı ettikleri için konuyu izah etmekte güçlük çekmişlerdir. Sözgelimi, M. Hamdi Yazır, “Erkekler hakkında bu tarz süslenme nasıl memduh olabilir?” şeklinde son derece anlamlı bir soru sormuş; ancak bu soruyu cevaplarken geleneksel anlayışı esas aldığı için, ister istemez “Bilezikler, cennet ehlinin bu dünyada elleriyle yapıp ettikleri salih amellerin timsali olan mükâfattır” tarzında birtakım gnostik mülahazalarda bulunmak zorunda kalmıştır.[lxxvi]

Kur’an’daki bütün bu yerel ve tarihsel karakterli cennet tasvirlerinin yanı sıra sıhhati tartışmalı bazı hadislerde yine nüzul dönemindeki Arapların fantezilerini dile getiren daha başka cennet nimetlerinden de bahsedilmiştir. Sözgelimi, cennette, kırmızı yakuttan yaratılmış, kanatları olan ve idrar yapıp sağa sola pislemeyen atlar,[lxxvii] develer,[lxxviii] Horasan devesi büyüklüğünde kuşlar,[lxxix] hatta koyunlar ve keçiler vardır.[lxxx] Yine misk tepeleri üzerinde bulunan, meltem rüzgârlarıyla etrafa güzel kokuların yayıldığı ve cennet ehlinin güzelliklerine güzellik katarak geri döndükleri Cuma çarşıları mevcuttur.[lxxxi] Ayrıca orada ekime elverişli araziler de bulunmaktadır.[lxxxii]

Cennette at, deve vb. hayvanların bulunduğunu ve orada ziraat yapılacağını bildiren rivayetlerin, genellikle bedevîlerin, “cennette şu da var mı?” şeklindeki sorularına cevap sadedinde serdedilmiş olması, hadislerdeki ayrıntılı tasvirlerin de tamamen yerel nitelikli olduklarını işaretlemektedir.

Kur’an’ın Her Döneme Hitap Eden Cennet Tasvirleri

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur’an’da, yerel ve tarihsel karakterli cennet tasvirlerinin yanında her çağa hitap eden betimlemeler de mevcuttur. Nitekim bir ayette cennet, “Allah mü’min erkeklerle mü’min kadınlara içlerinde ebedî kalacakları, zeminlerinden ırmaklar akan cennetler, adn bahçelerinde güzel meskenler vaad etti. Allah rızası ise hepsinden daha üstündür. İşte en büyük saadet de budur”[lxxxiii] şeklinde anlatılmıştır. Buna göre, en büyük mutluluk Allah’n rızasıdır. Hiç şüphe yok ki Yûnus da, “Cennet cennet dedükleri bir ev ile birkaç hûri - İsteyene virgil anı bana seni gerek seni” sözüyle bu gerçeğe vurgu yapmıştır. Ne var ki, Kur’an’daki her ifade birimine tarih-üstü içerikler yükleyen geleneksel anlayış bu sözün delaletine tahammül edememiştir. Mesela Osmanlı Şeyhülislamı Ebüssuûd Efendi, “Cennet hakkında dedikleri kelime-i şenîa küfr-i sarihtir; katilleri mübahtır”[lxxxiv] şeklindeki fetvasıyla Yûnus’un bu beytini okuyanları kâfir addederek kanlarının helal olduğunu ilan etmiştir.

Bu kısa mülahazadan sonra tekrar asıl konumuza dönecek olursak, cennet, 43. Zuhruf suresi 71. ayette de, “Gönüllerin özleyeceği, gözlerin hoşlanacağı her şey orada mevcuttur...”[lxxxv] şeklinde tarif edilmiştir. İbnü’l-Cevzî’nin ifadesiyle[lxxxvi] Allah cennetteki nimetleri bu iki vasıf altında hülasa etmiştir: Birincisi, canların çektiği; ikincisi de gözün görmekten hoşlandığı her şey... Bu nitelemenin bir başka varyantı, 41. Fussilet suresi 30-2. ayetlerde meleklerin dilinden şöyle aktarılmıştır: “Biz dünya hayatında da âhiret hayatında da sizin dostlarınızız. Canlarınız ne isterse, gönlünüz ne dilerse burada sizin için hazırdır. Bütün bunlar, bağışlayıcı ve esirgeyici Allah’ın bir ikramıdır.” 32. Secde suresinde ise, “Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını bilemezler”[lxxxvii] şeklinde bir bildirimde bulunulmuştur. Kutsî hadis olarak değerlendirilen bir rivayette de şöyle denilmiştir: “Ben sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir insan zihninin tasavvur edemeyeceği mutluluklar hazırladım.”[lxxxviii]

Bütün bu Kur’ânî ve nebevî beyanlardan ortaya çıkan sonuç şudur: Cennet, aklın kuşatması mümkün olmayan bir sonsuz mutluluk yurdudur. Tabir caizse cennet mü’minlerin nirvanasıdır. Bu nirvana ise son kertede Allah’ın rızasıdır. İşte cennetin tarih-üstü olan ve her çağa hitap eden yönü de budur. Ancak bundan, gnostik öğretilerdeki, insan nefsinin şu an içinde bulunduğu süflî âlemden aslî mekânı olan ulvî âleme yükselişinde ifadesini bulan salt soyut manevî hazlardan ibaret bir yaşantı formunu sembolize eden bir cennetten söz ettiğimiz şeklinde bir sonuç çıkarılmamalıdır. Bilakis, Kur’an’ın betimlemelerinden de açıkça anlaşıldığı gibi, cennette cismânî hazlardan ve maddî nimetlerden istifadeye mebni bir yaşamın olacağı aşikâr gözükmektedir. Mamafih, bu hazlar ve nimetler, Kur’an’ın örnekledikleriyle sınırlı değildir. Zira başından beri tekrar tekrar vurgulandığı üzere, Kur’an’ın özellikle Mekkî surelerde betimlediği cennet, tamamen nüzul sürecindeki ilk muhatapların zevklerine göre tezyin edilmiştir. Buna karşın, cenneti, arzulanan her şeye sahip olunan bir yer şeklinde betimleyen ayetler çerçevesinde düşündüğümüzde, bunun, zirvesinde Allah’ın rıza ve hoşnutluğunun yer aldığı sonsuz nimetlere mahal teşkil eden bir ebedî mutluluk yurdu olduğunu rahatlıkla söylememiz mümkündür.

Mamafih, müslümanların zihinlerindeki egemen tasavvurun, Kur’an’daki her lafzın her çağa hitap ettiği şeklindeki bir ön kabul üzerine bina edilmiş olmasından dolayı, söz konusu tikel cennet tasvirlerinin aslında yerel ve tarihsel tasvirler olduğunu söylemenin, geleneksel anlayış nezdinde hiçbir şekilde hüsn-i kabul görmeyeceği aşikârdır. Bizce bu durum, hem hesabı verilmemiş bir evrensellik söyleminin, hem de anakronik bir Kur’an tasavvurun mukadder sonucudur.

Söz konusu tasavvurun modern dönemdeki en çarpıcı örneklerinden biri, Kur’an’ı anlama ve yorumlama konusunda geleneksel anlayışlardan oldukça farklı bir bakış açısı geliştiren M. Esed’in cennet yorumlarında kendisini göstermektedir. Nüzul döneminin dilsel ve kültürel kodlarının bilinmesini, Kur’an’ın sağlıklı şekilde anlaşılması bağlamında olmazsa olmaz bir şart olarak gören Esed, geleneksel evrensellik telakkisinin bir tezahürü olarak, Kur’an’daki tikel cennet betimlemelerinin doğrudan doğruya nüzul dönemine özgü Arap aklına ve zevkine hitap ettiğini maalesef atlamıştır. Bu çerçevede, cennetin güzelliklerinin sembolik ve mecâzî anlamlar ifade ettiğini belirten Esed,[lxxxix] bu konuda zaman zaman, cennetteki bir pınarın özel ismi olan selsebîl[xc] kelimesini ikiye bölerek “yolu sor/ara”, yani “yararlı işler yapmak suretiyle cennete giden yolu ara”[xci] tarzında, İsmâilîler’in bâtınî te’villerini anımsatan son derece zorlama yorumlar üretmiştir.

Değerlendirme ve Sonuç

Kur’an’da tasvir edilen cennet nimetlerinin sembolik anlamlar taşıdığını, dolayısıyla Allah’ın vahyin ilk muhataplarını -hâşâ- kandırdığını varsayan bu yorum anlayışının arka planında, söz konusu evrensellik telakkisinin yanı sıra özellikle müsteşriklerin Kur’an’daki cennet tasvirlerine yönelik birtakım eleştirilerde bulunmuş olmalarından kaynaklanan bir savunma refleksinden veya ilgili tasvirlerde cennet nimetlerinin nüzul dönemindeki Arapların zevk ve beğenilerini yansıtan objelerden seçilmesi ve bu objelerin sıradanlaştırılarak yorumlanmasından, bilhassa cinselliğe ilişkin bölümlere rivayetler aracılığıyla birtakım çirkin motifler eklenmesinden neşet eden bir rahatsızlık ya da tatminsizlik duygusunun varlığından söz etmek mümkündür.[xcii] Ancak sebep her ne olursa olsun, Esed’in bu sembolik cennet yorumunda çok önemli bir gerçek göz ardı edilmiştir. Bu önemli gerçek şudur: Kur’an’ın ilk defa miladî yedinci yüzyılın Arabistan Yarımadası’nda yaşayan bir Arap kabilesine (Kureyş) Arapça olarak hitap etmiş ve bu hitaba form kazandıran kelimelerin hemen hepsini bu kabilenin lügatçesinden seçmiştir.



[i]14. İbrâhîm, 4.
[ii]Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, çev. C. Koytak-A. Ertürk, İstanbul 1996, II. 499 (3. not). Kur’an’ın sıklıkla kendisinin Arapça bir hitap olduğuna ve apaçık bir Arapça ile vahyedildiğine atıfta bulunması da bunun en açık göstergesidir. Bkz. 12. Yûsuf, 2; 13. Ra‘d, 37; 16. Nahl, 103; 20. Tâhâ, 113; 26. Şuarâ, 195; 39. Zümer, 28; 41. Fussilet, 3; 42. Şûrâ, 7; 43. Zuhruf, 3; 46. Ahkâf, 12.
[iii]Berke Vardar, Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri, İstanbul 1998, s. 16-7.
[iv]Vardar, Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri, s. 15-16.
[v]Doğan Aksan, Her Yönüyle Dil: Ana Çizgileriyle Dilbilim, Ankara 1998, s. 13.
[vi]Watt, Modern Dünyada İslâm Vahyi, s. 47.
[vii]Mehmet Paçacı, “Kur’an’da Dil ve Varlık Alanları”, II. Kur’an Sempozyumu, Bilgi Vakfı, Ankara 1996, s. 123-4.
[viii]Zemahşerî, el-Keşşâf, II. 362.
[ix]Derveze, Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, I. 71.
[x]İbn Manzûr, Lisânu’l-‘arab, I. 508.
[xi]Bekir Topaloğlu, “Cennet”, DİA, İstanbul 1993, VII. 376-7.
[xii]Ebû Ubeyde’ye göre hûri, gözünün beyazı bembeyaz, siyahı da simsiyah olan (kadın) demektir. Bkz. Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl, IV. 155. Mucâhid ise ‘hûriler’ kelimesinin “bembeyaz tenli kadınlar” anlamına geldiğini söylemiştir. Bkz. İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, VII. 351.
[xiii]44.Duhân, 55; 52.Tûr, 20; 56.Vâkı’a, 22.
[xiv]55. Rahmân, 72.
[xv]56.Vâkı’a, 23.
[xvi]37.Sâffât, 49.
[xvii]Şevkânî, Fethu’l-kadîr, IV. 394.
[xviii]55.Rahmân, 58.
[xix]56.Vâkı’a, 36.
[xx]38.Sâd, 52; 56.Vâkı’a, 37; 78.Nebe’, 33.
[xxi]55.Rahmân, 56, 74. Hurilerin hadis rivayetlerindeki tasvirleri için bkz. Ebu’l-Fidâ İsmâil İbn Kesîr, Sıfatu’l-cenne, nşr. Yûsuf Ali el-Bedîvî, Dımaşk-Beyrut 1989, s. 102-111.
[xxii]İbn Manzûr, Lisânu’l-‘arab, II. 1043.
[xxiii]İmriu’l-Kays, Yedi Askı, çev. Şerafettin Yaltkaya, İstanbul 1985, s. 22-23.
[xxiv]Topaloğlu, “Cennet”, DİA, VII. 383.
[xxv]Buhârî, “Nikâh” 36.
[xxvi]Nebi Bozkurt, “Fuhuş”, DİA, İstanbul 1996, XIII. 212.
[xxvii]Bkz. Buhârî, “Nikâh” 36.
[xxviii]İmriu’l-Kays, Yedi Askı, s. 21.
[xxix]Bu konudaki rivayetler için bkz. Zeynüddîn Ahmed b. Ahmed ez-Zebîdî, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı: Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, terc. ve şerh. Kâmil Miras, Ankara 1991, X. 92-93; 291-292. Ayrıca bkz. Kurtubî, el-Câmi‘, V. 86 (4. Nisâ 24. ayetin tefsiri).
[xxx]55.Rahmân, 72.
[xxxi]Bu konuda geniş bilgi için bkz. Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, XXIX. 135; Ebû İshâk İbrâhim b. Seriyy ez-Zeccâc, Meâni’l-kur’ân ve i‘râbuh, nşr. Abdülcelîl Abduh Şiblî, Beyrut 1988, V. 104; Âlûsî, Rûhu’l-meânî, XXVII. 123.
[xxxii]Ebû Nuaym el-İsbahânî, Sıfatu’l-cenne, nşr. Ali Rıza b. Abdillah, Beyrut 1988, III. 215; Muhammed b. Ebî Bekr b. Eyyûb İbn Kayyım el-Cevziyye, Hâdi’l-ervâh ilâ bilâdi’l-efrâh, Kahire 1971, s. 188; Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, et-Tezkira fî ahvâli’l-mevtâ ve umûri’l-âhira, Beyrut 1985, s. 561; İbn Kesîr, Sıfatu’l-cenne, s. 115.
[xxxiii]İbn Kayyım, Hâdî’l-ervâh, s. 193.
[xxxiv]Bu konuyla ilgili daha başka rivayetler için bkz. İbn Kayyım,Hâdî’l-ervâh, s. 193-5.
[xxxv]36.Yâsîn, 55.
[xxxvi]Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XXIII. 18.
[xxxvii]İbn Kayyım, Hâdî’l-ervâh, s. 194-195.
[xxxviii]İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-mesîr, VII. 27.
[xxxix]İbn Kesîr, Tefsîr, III. 575.
[xl]Bkz. Ebû Bekr Ahmed b. Abdillâh Beyhakî, Kitâbu’l-ba‘s ve’n-nüşûr, nşr. Muhammed es-Saîd b. Bisyûnî, Beyrut 1988, s. 206; Kurtubî, el-Câmi‘, XV. 31; a. mlf., et-Tezkira, s. 583.
[xli]Kurtubî, et-Tezkira, s. 562; İbn Kayyım, Hâdi’l-ervâh, s. 188.Bu hadisin değişik bir versiyonu için ayrıca bkz. Ebû Nuaym, Sıfatu’l-cenne, s. 212.
[xlii]Ebû Nuaym, Sıfatu’l-cenne, s. 211.
[xliii]Bkz. Beyhakî, Kitâbu’l-ba‘s, s. 205;Ebû Nuaym, Sıfatu’l-cenne, s. 208; Kurtubî, et-Tezkira, s. 562.Bu rivayetlerin yanı sıra Buhâri, Müslim ve diğer bazı muhaddislerin naklettikleri bir başka hadiste de, giydikleri kat kat elbiselere rağmen cennetteki hûrilerin bacak güzelliklerinin bütün cazibesiyle dışarıdan görüneceği ifade edilmiştir. Bkz. İbn Hanbel, II. 230, 247, 316, 420, 422; Buhâri, “Bed’ü’l-Halk” 8; Müslim, “Cennet” 14, 17. Bu bağlamda İbn Mes‘ûd, cennet kadınının, yetmiş kat elbise giymiş olsa bile bacağının beyazlığının ve güzel yapısının bu elbiselerin altından gözükeceğini söylemiş; Amr b. Meymûn ise, “Kırmızı şarabın bardakta görünüşü gibi, cennet kadınının bacağındaki ilik, yetmiş kat elbisenin altından görünecektir” demiştir. Kurtubî, el-Câmi‘, XVII. 118. Başka rivayetler için ayrıca bkz. Taberî, Câmiu’l-beyân, XXVII. 152-3.
[xliv]Zemahşerî, el-Keşşâf, IV, 54.
[xlv]Kurtubî, el-Câmi‘, VII. 134; İbn Kayyım, Hâdi’l-ervâh, s. 135; İbn Kesîr, Tefsîr, IV. 288.
[xlvi]Kurtubî, el-Câmi‘, XVII. 134; İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-mesîr, VIII, 139.
[xlvii]Ebü’l-Leys es-Semerkandî, Bahru’l-‘ulûm, III. 393. Bu tefsirin Alâeddîn Ali b. Yahyâ es-Semerkandî’ye (ö. 860/1456) ait olduğu da belirtilmektedir. Bu konuda ileri sürülen argümanlar için bkz. İshak Yazıcı, “Bahrü’l-Ulûm”, DİA, İstanbul 1991, IV. 517.
[xlviii]Kurtubî, el-Câmi‘, XVII. 134.
[xlix]Taberî, Câmiu’l-beyân, XXVII. 181; Beğavî, Meâlimu’t-tenzîl, IV. 282; İbnü’l-Cevzî, Zâdu’l-mesîr, VIII. 140.
[l]İbn Kesîr, Tefsîr, IV. 288.
[li]Kurtubî, et-Tezkira, s. 591.
[lii]Örnek olarak bkz. Zemahşerî, el-Keşşâf, IV, 50; Hâzin, Lubâbü’t-te’vîl, IV. 315.
[liii]Kurtubî, el-Câmi‘, XVII. 121.
[liv]Bkz. 2.Bakara, 25; 3.Âl-i İmrân, 15, 136, 195, 198; 4.Nisâ, 13, 57, 122; 5.Mâide, 12, 85, 119; 9.Tevbe, 72, 89, 100; 10.Yûnus, 9; 14.İbrâhîm, 23; 16.Nahl, 31; 18.Kehf, 31; 20.Tâhâ, 76; 22.Hacc, 14, 23; 25.Furkân, 10; 47.Muhammed, 12; 48.Feth, 5, 17; 57.Hadîd, 12; 58.Mücâdile, 22; 61.Saf, 12; 64.Tegâbün, 9; 65.Talak, 11; 66.Tahrim, 8; 85.Burûç, 11; 98.Beyyine, 8.
[lv]Şemseddin Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, Sadeleştirenler: M. Mahfuz Söylemez -Mustafa Hizmetli, Ankara 1997, s. 26-27.
[lvi]Kurtubî, el-Câmi‘, XVII. 136.
[lvii]Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, XXIX. 164.
[lviii]Kurtubî, el-Câmi‘, XIV. 11.
[lix]İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-mesîr, VI. 292.
[lx]Yûsuf el-Karadâvî, el-Helâl ve’l-Harâm fi’l-islâm, Beyrut 1994, s. 69-70.
[lxi]76. İnsân, 17.
[lxii]Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, XXX. 250.
[lxiii]Kurtubî, et-Tezkira, s. 587.
[lxiv]Kurtubî, el-Câmi‘, XIX. 92.
[lxv]İbn Kayyım, Hâdi’l-ervâh, s. 191-192.
[lxvi]30. Rûm, 15.
[lxvii]Tirmizî, “Sıfatü’l-Cenne” 24.
[lxviii]İbn Hanbel, I. 156.
[lxix]Nebi Bozkurt, Hadis’te Folklor ve Eğlence, İstanbul 1997, s. 39-42.
[lxx]Tirmizî, “Cennet” 24. Bu konuyla ilgili başka rivayetler de mevcuttur: “Cennetteki her erkek, dört bin bakire, sekiz bin dul ve yüz huri ile evlenir. Bunlar her yedi günde bir araya gelirler ve insanoğlunun bir benzerini duymadığı güzellikte bir sesle “Biz eskimeyen ebedî tazeleriz... diye şarkılar söylerler.” Ebû Nuaym, Sıfatu’l-cenne, s. 280; İbn Kayyim, Hâdi’l-ervâh, s. 204. “Hûriler eşlerini cennetin kapısında karşılayıp ‘ne zamandır gözlerimiz yollarda kaldı derler’ ve muhteşem sesleriyle ‘Biz hoşnutlarız; hiç kızmayız...’ diye şarkı söylerler.” İbn Kayyım, Hâdi’l-ervâh, s. 205; İbn Kesîr, Sıfatu’l-cenne, s. 112-113.
[lxxi]56. Vâkı’a, 17-23.
[lxxii]18.Kehf, 21.
[lxxiii]Cennetteki takı ve süslerin hadislerdeki ayrıntılı tasvirleri için bkz. İbn Kesîr, Sıfatu’l-cenne, s. 94-99.
[lxxiv]İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-mesîr, V. 137. Kurtubî bu görüşü 22. Hacc 23. ayetin tefsirinde tekrarlamaktadır. Kurtubî, el-Câmi‘, XII. 20.
[lxxv]Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân, VI. 518-9.
[lxxvi]Yazır, Hak Dini, VIII. 5509.
[lxxvii]Ebû Nuaym, Sıfatu’l-cenne, III. 272-277; İbn Kayyım, Hâdi’l-ervâh, s. 207-209; Kurtubî, et-Tezkira, s. 564-565.
[lxxviii]Bir rivayette, Allah yolunda dişi devesini vakfeden kişiye kıyamette yedi yüz deve verileceği kaydedilmiştir. Bkz. Müslim, “İmâre” 33; Kurtubî, et-Tezkira, s. 564-565.
[lxxix]Kurtubî, et-Tezkira, s. 564.
[lxxx]Kurtubî, et-Tezkira,s. 566.
[lxxxi]Müslim, “Cennet” 13. Cennetteki Cuma çarşısı için ayrıca bkz. Ebû Nuaym, Sıfatu’l-cenne, III, 262; İbn Kayyim, Hâdi’l-ervâh, s. 213.
[lxxxii]Buhârî, “Tevhid” 38; Kurtubî, et-Tezkira, s. 533; İbn Kayyım, Hâdi’l-ervâh, s. 144-145.
[lxxxiii]9. Tevbe, 72.
[lxxxiv]Bkz. Ertuğrul Düzdağ, Ebu’s-Suûd Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İstanbul 1983, s. 87.
[lxxxv]43. Zuhruf, 71.
[lxxxvi]İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-mesîr, VII. 328.
[lxxxvii]32. Secde, 17.
[lxxxviii]Buhârî, “Tefsir” 32/1; Müslim, “Cennet” 2-5. Bu Hadisin değişik varyantları için ayrıca bkz. Ebû Nuaym, Sıfatu’l-cenne, I. 152-159.
[lxxxix]Örnek olarak bkz. Esed, Kur’an Mesajı, II. 520 (34. not), 913 (20. ve 21. Not), III. 931 (46. not), 1100, (22., 24., 26., 27, 29. notlar), 1104-1105 (6., 8., 15. notlar), 1264, (3. not).
[xc]76. İnsan, 18.
[xci]Esed, Kur’an Mesajı, III. 1218 (17. not).
[xcii]Bu türden bir tatminsizlik geçmişte sûfîler tarafından da dolaylı şekilde dile getirilmiştir. Bu bağlamda, cenneti avâmın ve havâsın cenneti olmak üzere iki kısma ayıran Gazâlî şunları söylemiştir: (...) Arif, kendisine ma‘rifet cennetinin sekiz kapısı aralanınca orada kalır ve asla ahmakların cennetine dönüp bakmaz. Gerçekte, cennet ehlinin çoğu ahmaktır. İlliyyûn ise, hadiste de zikredildiği gibi, akıl sahibi kimselere mahsustur. (...) Senin bildiğin cennet, cisimlerden yaratılmıştır. Bu yüzden, ne kadar geniş olursa olsun mutlaka bir sonu vardır. Zira mümkün [varlıklar] içerisinde hiçbir sonsuz varlık yoktur ve olması da muhaldir. Sen daha üstün olanı verip daha aşağı olanı almaktan sakın. Aksi takdirde, her ne kadar cennet ehlinden olsan da ahmaklar grubuna dâhil olursun. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Cennet ehlinin çoğu ahmaktır. İlliyyûn ise, akıl sahiplerine aittir.” Bkz. Ebû Hâmid Muhammed el-Gazâlî, Cevâhiru’l-kur’ân, Beyrut 1981, s. 43-44, 49.

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=570