Yeni Kitaptan Bir Bölüm | Kur’an Kıssaları, Tarihî Gerçeklik ve “Bi’l-Hak” Meselesi (I)

* Bu blogda iki parça halinde yayınlanan yazıyı bağlantıya tıklayarak tek parça halinde Word dosyası biçiminde indirebilir veya indirmeden okuyabilirsiniz: https://yadi.sk/i/O6bB2rqjmRXje


Kur’an Kıssaları, Tarihî Gerçeklik ve “Bi’l-Hak” Meselesi
(Kur’an Kıssalarının Mahiyeti Adlı Yeni Kitap Çalışmasından Bir Bölüm)

Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK

Modern dönemdeki bazı çalışmalarda Kur’an kıssaları tarihî, temsilî, gaybî gibi farklı kategorilerde ele alınıp değerlendirilmiştir. Bu çerçevede Âdem ve iki oğlu, Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kûb, Yûsuf, Şuayb, Musa, Dâvûd, Süleyman, Eyyûb, Yûnus, Zekeriyya, Yahya ve İsa gibi peygamberlere ait kıssalar “tarihî kıssa” olarak tasnif edilmiştir. Lokman, Zülkarneyn, Firavun, Kârûn, Ashâb-ı Kehf, Ashâb-ı Karye, Ashâb-ı Fîl, Ashâb-ı Uhdûd gibi kıssalar da yine aynı kategoride değerlendirilmiştir. Buna mukabil Kur’an’ın nüzulü sırasında meydana gelen hicret, Bedir, Uhud, Hendek (Ahzâb), Huneyn, Hamrâü’l-esed, Tebük gazveleri/seferleri ile Bey’atürrıdvân ve Hudeybiye antlaşması gibi hadiselerden söz eden ayet grupları ilk hitap çevresindeki yaşanmışlıklara dair kıssalar olarak kategorize edilmiştir. Âdem’in yaratılışı kıssasıyla kıyamet ve ahiret ahvaliyle ilgili haberleri muhtevi ayetler ise “gaybî kıssalar” diye isimlendirilmiştir.[1]
Başka bir tasnife göre Kur’an’daki kıssalar tarihî, temsilî ve tarihî-temsilî olmak üzere üç gruba ayrılır. İlk gruptaki kıssalar uzak geçmişe dair haberleri muhtevi olup bu kıssalarda bahsi geçen olaylar, şahıslar ve diğer unsurlar tarihî gerçekliğe tamamen uygundur. İkinci gruptaki kıssalara konu olan olaylar ve şahısların tarihî karşılıkları yoktur; fakat içerdikleri mana ve mesaj doğrudur. Bu gruptaki kıssalar Arap dilinde “mesel” (emsâl) diye ifade edilen edebî türle yakından irtibatlıdır. Üçüncü grupta ise Ashâb-ı Karye gibi tarihte karşılığı bulunan ve fakat örnek babında sunulan kıssalar yer alır.[2]
Muhammed Halefullah’ın hararetli tartışmalara konu olan ve hâlen de tartışılan tasnifine göre ise Kur’an’da tarihî, temsilî ve üstûrî (mitolojik) olmak üzere üç farklı kıssa türü vardır. Nûh, Hûd, Salih, Lût gibi peygamberler ve kavimleriyle ilgili kıssalar tarihî kıssa kapsamındadır. Ancak bu kıssalardaki bazı ifadeler bu peygamberler ve kavimlerin başlarından geçen olayların kronolojik seyrini yansıtmamaktadır. Zira kıssalara konu olan bir olay, Lût kıssasında görüleceği gibi iki ayrı surede kısmen farklı bir kronolojik tertiple sunulmakta;[3] kimi zaman aynı söz farklı kişilerin dilinden aktarılmakta,[4]kimi zaman Âd ve Lût örneğinde olduğu gibi iki farklı kıssa aynı şekilde anlatılmakta,[5] kimi zaman geçmiş zamanlar ve muhataplarla ilgili hadiseler Bakara 2/40-49. ayetlerde olduğu gibi müvacehe hitabıyla ve hâl/istikbal siygasıyla aktarılmaktadır.[6]

Aynı kıssanın farklı surelerde az çok farklı bir kronolojik tertiple serdedilmesi veya aynı ifadenin değişik surelerde farklı kişilere atfedilmesi gibi hususlar bazı müfessirler tarafından fark edilmiş ve bununla ilgili birtakım te’viller üretilmiştir. Mesela Hatîb el-İskâfî (ö. 420/1029) ve İbnü’z-Zübeyr (ö. 708/1308) gibi âlimler, “Belli ki bu adam işini iyi bilen bir sihirbaz. Amacı da sizi yerinizden yurdunuzdan etmek! Şu halde, ne yapmayı önerirsiniz?’kâle’l-meleü min kavmi fir’avne inne hâzâ le-sâhirun alîm yürîdü en yuhriceküm min ardiküm fe-mâzâ te’murûn) mealindeki ifadelerin A’râf 7/109-110. ayetlerde Firavun’un yakın çevresindeki kişilerin (mele’) dilinden (aktarılmasına mukabil, Şuarâ 26/34-35. ayetlerde, “Belli ki bu adam işini çok iyi bilen bir sihirbaz. Hedefi de sihir marifetiyle sizi yerinizden yurdunuzdan etmek... Şu hâlde, ne yapmayı önerirsiniz?” (kâle li’l-melei havlehû inne hâzâ le-sâhirun alîm yürîdü en yuhriceküm min ardiküm bi-sihrihî fe-mâzâ te’murûn) mealindeki ifadelerin Firavun’a nisbet edilmesi problemini te’vil yoluyla çözmeye gayret etmişlerdir.[7]

“Kur’an Kıssalarının Mahiyeti” Adlı Yeni Kitap Çalışmasından Küçük Bir Kesit

Kur’an kıssalarından ibret alınması, tarihsel olarak bize ait olmayan bir tecrübeyi duygudaşlık temelinde ve kendi varlık tecrübemizle irtibatlı biçimde anlamayı ifade eder. Daha genelde Kur’an’ın ibret nazarıyla okunması ise onun insan ve eşya hakkında anlam ve değer yükleyici beyanlarının her şeyden ve herkesten önce kendimize yönelik okunması demektir. Böyle bir okuma kültürü öncelikle kendimizi terbiye etmek gerektiğini öğretir. Yine bu kültür başkasının ayıp ve kusurlarından önce kendi noksanlarımızı görme ahlakını salık verir. Kısacası, ibret ancak varoluşsal anlama çabasıyla gerçekleşir. Ne var ki modern dönem İslam dünyasında hâkim olan ilim anlayışı ve Kur’an okuma tarzı ontolojik değil, epistemolojik karakterlidir. Hâliyle bu tarz bir okumada Kur’an ya hüküm ambarı veya meşruiyet aracı olarak kullanılan bir referans metni gibi telakki edilmektedir. Böyle olunca da kendi varlık durumumuzla Kur’an’ın anlattıkları arasında varoluşsal bağ kurmamız neredeyse imkânsız hale gelmektedir. Az çok kurabildiğimiz tek bağ zihinsel ve entelektüel karakterli olduğundan, Kur’an’la aramızda sürekli bir mesafe bulunmakta, onca okuma/anlama çabasına rağmen bu mesafe hiç kapanmamakta ve nihayet okuyan/anlayan özne olarak ben burada, Kur’an da kendi başına bir metinsel entite olarak, “Benim dilsel kodlarımı tablet çözümler gibi çözümleyerek anlayın” der gibi oracıkta durmakta, bunun neticesinde de pratik hayata ve ahlaka yansıması gereken ibret hâsıl olmamaktadır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 27 Kasım 2015

Prof. Dr. Mehmet Okuyan Vesilesiyle Bir Kez Daha "Yazıklar Olsun!"

Artık Yeter! Bu ülkedeki siyasi güç ve otoriteye otorite imkânı sağlayan kitle yüzde elliye tekabül etmekte, ama aynı otorite nüfuz kullanma yetkisini belki sadece yüzde sıfır buçuk nispetinde bile olmayan bir "şirzime-i kalîl"e devretmekte ve bu şirzime de ülkenin yükseköğretim gibi öenmli kurumlarından birini kendi zihnindeki sahih din ve dindarlık ölçütlerine göre sevk ve idare etmekte. Ama gelin görün ki İlahiyat alanında dekan tayini, öğretim üyesi nakli ve kadro tahsisi gibi uygulamalarda son derece dışlayıcı, ayrıştırıcı Ehl-i sünnetçilik (ki oysa Ehl-i sünnet ve cemaat tabirindeki "cemaat" kelimesi kuşatmayı, kucak açmayı, derleyip toparlamayı ve bir arada tutmayı ifade eder) kriterini esas alırken, diğer bütün fakülteler söz konusu olduğunda böyle bir kritere uygunluk şartı aramamaktadır. Bunun böyle olduğunu görmek için Giresun Üniversitesi'ndeki mevcut rektör(iye) ve onun oluşturduğu kadronun hüviyetine bakmak kâfidir. Belli ki söz konusu zihniyete göre sahih din ve sahih itikat bir tek ilahiyatçılara lazımdır ya da İlahiyatlar dinin sınır karakollarıdır. Yazıklar olsun!

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 20.11.2015

Nisa 25. Ayetin Mana ve Mefhumuna Dair Birkaç Not


SÜLEYMANİYE VAKFININ TALEBİ ÜZERİNE SAYIN PROF. DR ABDÜLAZİZ BAYINDIR'IN MÜNAZARA DAVETİ VESİLESİYLE BAHİS KONUSU ETTİĞİ NİSA 25. AYETİN MANA VE MEFHUMUNA DAİR BİRKAÇ NOT

Öncelikle Sayın Bayındır’ın münazara davetini içeren yazısına, “Sayın M. Öztürk, Kur’an’ı evrensel bir kitap saymayarak tarihe gömmenizin hesabını Allah’a vereceksiniz.” ifadesiyle başlamasının talihsizlik olduğunu, zira davette bulunan zatın Kur’an eksenli bir meseleyi ilmî platformda hall-ü fasl etme gayretinden öte, “dinsize din öğretmek” veyahut “imansızı imana getirmek” gibi bir hedef gözettiğini ve kendini Allah adına hesap sormaya yetkili gördüğünü belirtmem gerekir. Ancak ben bu parmak sallama üslubuna rağmen Sayın Bayındır’ın Nisa 25. ayet bağlamında bana yönelttiği tenkitlere “bârika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar” fehvasınca kısa bir cevap vermenin faydalı olacağı kanaatindeyim.

Evvela, Kur’an’da birçok tarihsel içerikli ayet bulunduğunu savunan biri olarak Nisa 25. ayetin de mana ve muhteva açısından nüzul tarihiyle ilgili olduğunu ve bugünün dünyasına dair hiçbir şey söylemediğini belirtmeliyim. Klasik tefsir literatüründeki bilgiler ışığında Nisa 25. ayet bize göre şöyle çevrilmelidir.

İçinizden hür mümin kadınlarla evlenmeye maddi gücü yetmeyenler, elinizin altındaki mümin cariyelerle evlenebilirler. Allah sizin kadrinizi imanınızla bilir. Sonuçta hepiniz mümin olarak birsiniz. İffetli ve namuslu olmaları, zina etmemeleri, gizli dost tutmamaları şartıyla ve aynı zamanda efendilerinin iznini alarak o cariyelerle evlenin; örfe uygun olarak mehirlerini de verin. Evlendikten sonra zina ederlerse, onlara verilecek ceza zina eden hür mümin kadınlara uygulanan [yüz sopa] cezasının yarısıdır. Mümin cariyelerle evlenme izni, zinaya düşme korkusu yaşayan bekârlar içindir. Ancak şu da var ki bekârlığa katlanmanız cariyelerle evlilik yapmanızdan daha hayırlıdır. Allah çok affedicidir, çok merhametlidir.