Prof. Dr. Mustafa Öztürk’le Fazlur Rahman üzerine söyleşi - 26 Temmuz 2015
Fazlurrahman'ın bugün ölüm yıldönümü. Düşünce dünyamızda
genel anlamda bir nefret sarkacına hapsedilen ya da tam anlaşılmadan
sert şimşeklere maruz kalan rahmetli ile ilgili Çukurova Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Öztürk
ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Tatil zamanında bizi kırmayan Mustafa
Hocamıza ilgisi için şükranlarımız sunuyoruz.
(1) Fazlur Rahman Türkiye’deki İslamcılık
düşüncesinde ve İslamcılar nezdinde olumlu bir imaja sahip değil. Hatta
bazı dinî grup ve cemaatler tarafından tekfir de ediliyor. Böyle olumsuz
bir imaja hapsedilen Fazlur Rahman’la tanışmanız nasıl gerçekleşti?
Neydi sizi ona götüren saikler?
Öncelikle Fazlur Rahman’ın Türkiye İslamcılığında olumlu bir imaja
sahip olmaması beni hiç ilgilendirmiyor. Çünkü Türkiye’de İslamcılık
denen düşünce ve hareket benim için artık pek bir şey ifade etmiyor.
İslamcılıkla ilgili bu değerlendirmem, son günlerde “AKP İslamcılığı
öldürdü” diye yazıp çizen Ali Bulaç veya “İslamcılık öldü” demekten
büyük keyif aldığı anlaşılan Mümtazer Türköne gibi isimlerle aynı
perspektife sahip olduğuma hamledilmemelidir.
Ramazan, Kadir Gecesi ve Mevsimlik Müslümanlıklar Üzerine Söyleşi
Ramazan, Kadir Gecesi ve Mevsimlik Müslümanlıklar Üzerine
Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK ile söyleşi
1. Müslümanlar Ramazan ayını nasıl ihya etmeliler?
Bu soru dinî gelenekte hayli muhkemleşmiş bir yanlış algı ve anlayışa göndermede bulunmasından dolayı kanımca biraz sorunludur. Bilindiği gibi İslam kültür ve geleneğinde belli günler, geceler ve ayları ibadet ve taat içerikli birtakım fiillerle ihya âdeti vardır. Gerçi bu âdet bir yönüyle hadislere de dayanır veya dayandırılır. Muteber kabul edilen birçok kaynakta Hz. Peygamber’in Kadir gecesinin faziletinden ve Cuma günü duaların kabul edildiği bir zaman diliminden söz ettiğine dair çeşitli hadisler yer alır. Ancak bu hadisler sanki yanlış anlaşılmış veya müslüman halk kitlelerine yanlış yorumla aktarılmıştır. İlgili hadislerde Kadir gecesinin ve Cuma günündeki zaman diliminin tasrih edilmemesi, müslümanları dinî-ahlakî duyarlılık ve sorumluluk hususunda her daim müteyakkız kılmak ve bu amacı gerçekleştirmeye teşvik olarak birtakım günler ve geceleri önemli bir fırsat ve imkân olarak sunmak anlamı taşır. Ne var ki geleneksel algı ve anlayış burada söz konusu edilen fırsatı bir bakıma fırsatçılık olarak kavramıştır. Bilhassa modern dönem Türkiye’deki geniş halk kitlelerinin “mübarek gün ve geceler”deki yoğun dinî ilgileri ile sair zamanlardaki ilgisizlikleri kabaca mukayese edildiğinde dahi fırsatçılıkla ne kastettiğimiz daha iyi anlaşılır.
Kanaatimce, Ramazan ayına mahsus bir ihya tarzı söz konusu değildir. Bu münasebetle, “Her geceyi kadir bil” sözünü hatırlamak faydalı olabilir. Kur’an’da müminlerden söz edilirken, kâh ayakta, kâh oturur vaziyette, kâh yatar halde iken Allah’ı zikrettikleri belirtilir. Bu Kur’an ifadesi müminlerin sadece bu üç halde değil, hayatlarının her safhasında Allah’ı zikrettikleri anlamına gelir. Ancak zikir, tasavvuf geleneğindeki anlam ve kullanımıyla muayyen tesbih ifadeleri olarak anlaşıldığında, 7/24 zikrin imkânsız olduğunu söylemek izahtan varestedir. Bu sebeple, Kur’an’da müminlere izafe edilen zikrin hemen her hâl ve ahvalde Allah’ı hatırda tutmaya, O’na karşı saygılı ve sorumlu davranmaya karşılık geldiği özellikle belirtilmelidir.
Şükür! Ramazan Medyasından Kurtuluşa Birkaç Gün Kaldı…
Bugünlerde hususen İstanbul’daki selâtin camilerinin minareleri
arasında, “Elveda ya şehr-i ramazan”, “Gel yine gel” gibi mahyalar peyda
olacak, hatta belki de çoktan peyda olmuştur. Bu mahyalar ilk bakışta
Ramazan’ın sona ermesinden naşi derin bir hüznün ifadesi gibidir; ama
gerçekte öyle değildir. Bu mahyalar aslında zımnen Ramazan’ı uğurlamanın
sevincini yansıtmasına rağmen sözüm ona “Ne çabuk da geçip gitti”
imasında bulunan riyakâr bir dinî retoriğin ifadesi gibidir. Zira bir
televizyon programında açıkça söylediğim gibi, bu topraklardaki sayısız
insan ramazan ve oruçla ilgili hukukunu “on bir ayın sultanı”
kavramlaştırmasından ziyade, dile getirilmeye cesaret edilemeyen
“mübarek on bir aylar” algısıyla tesis etmektedir.
Ne yalan söyleyeyim, ben ramazanın sona ermesinden gayet memnunum. Ama bu memnuniyetim bizatihi ramazan ve oruçtan öte, her bakımdan sahte, riyakâr, tasannulu ve aynı zamanda hem cılkı hem çivisi çıkmış olan ramazan medyasının birkaç gün sonra defolup gidecek olmasıyla ilgilidir.
Ramazandan kısa bir süre önce TV 24’teki Sözden Öte programında, “Hocam, sakız orucu bozar mı mevsimi girmeden ben bu programı bitireceğim” demiş ve söz verdiğim minvalde bitirmiştim. Çünkü özellikle son yılların ramazan aylarında hemen her televizyon kanalından boca edilen hurafe, menkıbe, hikâye ve ecdat edebiyatından ibaret sayısız din programından bıkmış usanmış, hatta tiksinmiştim. Hele hele ulusal televizyon kanallarının hemen her birinin otuz günlük program için yüzbinlerle ifade edilen rakamlarla ramazan hocası transferi yarışına girmeleri, bu hocalardan kimisinin sanki Firavun veya Nemrud’un sarayından canlı yayın yapar gibi bir üslup ve edayla binbir çeşit hurafe ve masal anlatması, kimisinin Bedir, Uhud, Hendek savaşlarına bizzat katılmış bir sahabi edasıyla konuşması, kimisinin vitamin fışkıran bir çehreyle “Sevgili dostlar” diye söze başlayıp ardından kendince Ehl-i Sünnet muhalifi olan tüm dinî görüş ve anlayış sahiplerine ikide bir parmak sallayıp ayar vermeye çalışması, kimisinin muttaki ve muhlis pozlarında ve fakat gerçekte yavşakça bir tavırla güya edebi ve felsefi derinliğe sahip dini sohbet yaptığını sanması vs. Diğer yandan, kimi televizyon kanallarında sanki Türkiye’de doğru düzgün Kur’an okuyacak kimse kalmamış gibi Habeşli, Endonezyalı birilerine kulak tırmalayıcı bir ses ve edayla Kur’an okutulması, bu arada bazı resmi kanalların “Ehl-i Sünneti Müdafaa Cemiyeti” diyebileceğimiz şımarık, küstah ve aynı zamanda sekter zihniyetin reklam ajansı gibi çalışması vs.
Bu meyanda daha çok şey söylenebilirse de şimdilik bu kadarı kâfidir. İşbu kadarı kâfidir dediğimiz sebeplerden dolayı Allah’a şükürler olsun ki ramazan bitiyor ve böylece ramazan medyasının en azından benim için tahammül sınırlarını zorlayan müptezelliği de artık sona eriyor.
Haddi zatında ramazan medyasındaki bu müptezellik ve pespayelik bizatihi televizyon kanallarının veya kanallardaki program yöneticilerinin pespayelik tercihlerinden ibaret değil. Belli ki bu programlar halk nezdinde hayli rağbet görüyor ve bu yüzden de kesintisiz devam ediyor. Yoğun talep var ki aynı yoğunlukta arz ediliyor.
Bu durumda pespayeliğin asıl adresi geniş kitleler olsa gerektir. Bu kitleler sözgelimi İstanbul’un sahillerini kendin pişir kendin ye tarzında ocakbaşına dönüştürüp Mine Kırıkkanat’ın on yıl kadar önce yazdığı “Halkımız Eğleniyor” başlıklı yazısında tasvir ettiği gibi, don paça soyunmuş adamların mangal yellemesi gibi, ramazan ayını da televizyonlardaki evlilik programlarını temaşa zevkiyle takip ediyor. Yine bu kitleler ramazanda gözlerine ve kulaklarına ama sadece bu iki uzuvlarına sözüm ona din programı boca edilmesinden müthiş hazzediyor. Bu bir aylık din bocası belli ki on bir ay yetiyor. On bir ay sonra camilerin minareleri arasına “Onbir ayın sultanı hoş geldin ya şehr-i ramazan” mahyaları asıldığı vakit yeniden bir din bocası ihtiyacı hissediyor.
Ama emin olun, bunca din içerikli program hemen hiç kimsenin pratik ahlaki yaşantısında ciddi bir karşılık bulmuyor. Belli ki bir ay boyunca izlenen ve dinlenen sayısız program bir kulaktan girip öbüründen çıkıyor veya bu programlarda bir kulaktan girip öbüründen çıkmayacak içerikler bulunmuyor. Millet ramazan medyasını aşure günü aşure yapıp konu komşuya dağıtmak veya ramazanda Eyüp Sultan camii avlusuna sofra bezi serip iftar açmak modunda takip ediyor. Dahası, evde temizlik yaparken Trt müzik kanalını dinler gibi iftar ve sahur sırasında da ramazan medyası fon olarak işlev görsün istiyor. Hepsi bu kadar…
Ramazan programları bu modda izlendiği için, program sunucuları da habire secili, kafiyeli, sükseli cümlelerle bezenmiş sohbetler döşeniyor. Ama dikkatle izlendiğinde, dil, üslup ve retorikten beden diline kadar bu programlardaki hemen her boyut tam bir riyakârlık ve yavşaklık şeklinde kendini gösteriyor. Ne acıdır ki bu yavşak dil ve üslup Diyanet tarafından da maalesef takdir ve taltif ediliyor.
Burada tasvir etmeye çalıştığım vakıaya bizzat gözle şahit olmak isterseniz, bu satırları yazdığım 11 Temmuz 2015 cumartesi akşamı saat 22:00 sularında TRT Diyanet televizyonunda yayımlanan “Beş Vakit İstanbul” adlı programın kaydını izleyebilirsiniz. Bu programın tek kişilik kahramanının “kıyam” kavramıyla “kıyamet” arasındaki sözde ilişkiyi açıklama tarzındaki yapmacıklık, son derece fiyakalı retorik ve kelimenin tam manasıyla edebiyat parçalama tabirinde ifadesini bulan üslup gerçekten seyredilip ibret alınmaya namzettir. Hele de şadırvanda abdest, ardından camide iftitah tekbiri ve kıyam sahneleri kamera karşısında derin ihlas, takva, haşyet ve bilumum derin dindarlık alametlerinin “İşte budur”(!) dedirtip sözü bitirdiği momentler olarak mutlaka izlenmelidir. Bu vesileyle, otuz günlük ihlas, takva sunumlu programların sunucu maliyetleri merak konusu olabilir ve bu merakı gidermek için bir dilekçeyle ilgili makamlara başvurulabilir.
Belli ki diyanetimiz de ciddi programların halk katında albenisiz olduğunu anladı ve ister istemez edebiyat parçalama programlarına başladı. Böylece halkı hal-i hazırdaki derekesinden belli bir dereceye çıkarmanın zorluğundan yüksünerek halkın derekesine inme kolaylığına kaçtı.
Hoş, zavallı Diyanet başka ne yapabilirdi ki… Nihat Hatipoğlu ve muadilleri kendi televizyon programlarına derbi maç seyircisinden daha fazla taraftar toplarken, Trt Diyanet herhalde seviyeli dinî programlar yapamazdı. Aksi halde dükkânı kapatmak kaçınılmazdı. Gerçi diyanet birkaç yıl boyunca direndi ama görsel medyanın raconunu öğrencince bu racona uygun programlar hazırlatmanın daha akıllıca olduğuna kanaat getirdi. Ama gelin görün ki, “Biz Diyanet olarak televizyonculuk yapmak, hele de bu şekilde yapmak zorunda mıyız?” sorusunu, “Hayır, değiliz” diye cevaplamayı her nedense pek makul görmedi.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 12.07.2015
Kaynak: http://haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=1047
Ne yalan söyleyeyim, ben ramazanın sona ermesinden gayet memnunum. Ama bu memnuniyetim bizatihi ramazan ve oruçtan öte, her bakımdan sahte, riyakâr, tasannulu ve aynı zamanda hem cılkı hem çivisi çıkmış olan ramazan medyasının birkaç gün sonra defolup gidecek olmasıyla ilgilidir.
Ramazandan kısa bir süre önce TV 24’teki Sözden Öte programında, “Hocam, sakız orucu bozar mı mevsimi girmeden ben bu programı bitireceğim” demiş ve söz verdiğim minvalde bitirmiştim. Çünkü özellikle son yılların ramazan aylarında hemen her televizyon kanalından boca edilen hurafe, menkıbe, hikâye ve ecdat edebiyatından ibaret sayısız din programından bıkmış usanmış, hatta tiksinmiştim. Hele hele ulusal televizyon kanallarının hemen her birinin otuz günlük program için yüzbinlerle ifade edilen rakamlarla ramazan hocası transferi yarışına girmeleri, bu hocalardan kimisinin sanki Firavun veya Nemrud’un sarayından canlı yayın yapar gibi bir üslup ve edayla binbir çeşit hurafe ve masal anlatması, kimisinin Bedir, Uhud, Hendek savaşlarına bizzat katılmış bir sahabi edasıyla konuşması, kimisinin vitamin fışkıran bir çehreyle “Sevgili dostlar” diye söze başlayıp ardından kendince Ehl-i Sünnet muhalifi olan tüm dinî görüş ve anlayış sahiplerine ikide bir parmak sallayıp ayar vermeye çalışması, kimisinin muttaki ve muhlis pozlarında ve fakat gerçekte yavşakça bir tavırla güya edebi ve felsefi derinliğe sahip dini sohbet yaptığını sanması vs. Diğer yandan, kimi televizyon kanallarında sanki Türkiye’de doğru düzgün Kur’an okuyacak kimse kalmamış gibi Habeşli, Endonezyalı birilerine kulak tırmalayıcı bir ses ve edayla Kur’an okutulması, bu arada bazı resmi kanalların “Ehl-i Sünneti Müdafaa Cemiyeti” diyebileceğimiz şımarık, küstah ve aynı zamanda sekter zihniyetin reklam ajansı gibi çalışması vs.
Bu meyanda daha çok şey söylenebilirse de şimdilik bu kadarı kâfidir. İşbu kadarı kâfidir dediğimiz sebeplerden dolayı Allah’a şükürler olsun ki ramazan bitiyor ve böylece ramazan medyasının en azından benim için tahammül sınırlarını zorlayan müptezelliği de artık sona eriyor.
Haddi zatında ramazan medyasındaki bu müptezellik ve pespayelik bizatihi televizyon kanallarının veya kanallardaki program yöneticilerinin pespayelik tercihlerinden ibaret değil. Belli ki bu programlar halk nezdinde hayli rağbet görüyor ve bu yüzden de kesintisiz devam ediyor. Yoğun talep var ki aynı yoğunlukta arz ediliyor.
Bu durumda pespayeliğin asıl adresi geniş kitleler olsa gerektir. Bu kitleler sözgelimi İstanbul’un sahillerini kendin pişir kendin ye tarzında ocakbaşına dönüştürüp Mine Kırıkkanat’ın on yıl kadar önce yazdığı “Halkımız Eğleniyor” başlıklı yazısında tasvir ettiği gibi, don paça soyunmuş adamların mangal yellemesi gibi, ramazan ayını da televizyonlardaki evlilik programlarını temaşa zevkiyle takip ediyor. Yine bu kitleler ramazanda gözlerine ve kulaklarına ama sadece bu iki uzuvlarına sözüm ona din programı boca edilmesinden müthiş hazzediyor. Bu bir aylık din bocası belli ki on bir ay yetiyor. On bir ay sonra camilerin minareleri arasına “Onbir ayın sultanı hoş geldin ya şehr-i ramazan” mahyaları asıldığı vakit yeniden bir din bocası ihtiyacı hissediyor.
Ama emin olun, bunca din içerikli program hemen hiç kimsenin pratik ahlaki yaşantısında ciddi bir karşılık bulmuyor. Belli ki bir ay boyunca izlenen ve dinlenen sayısız program bir kulaktan girip öbüründen çıkıyor veya bu programlarda bir kulaktan girip öbüründen çıkmayacak içerikler bulunmuyor. Millet ramazan medyasını aşure günü aşure yapıp konu komşuya dağıtmak veya ramazanda Eyüp Sultan camii avlusuna sofra bezi serip iftar açmak modunda takip ediyor. Dahası, evde temizlik yaparken Trt müzik kanalını dinler gibi iftar ve sahur sırasında da ramazan medyası fon olarak işlev görsün istiyor. Hepsi bu kadar…
Ramazan programları bu modda izlendiği için, program sunucuları da habire secili, kafiyeli, sükseli cümlelerle bezenmiş sohbetler döşeniyor. Ama dikkatle izlendiğinde, dil, üslup ve retorikten beden diline kadar bu programlardaki hemen her boyut tam bir riyakârlık ve yavşaklık şeklinde kendini gösteriyor. Ne acıdır ki bu yavşak dil ve üslup Diyanet tarafından da maalesef takdir ve taltif ediliyor.
Burada tasvir etmeye çalıştığım vakıaya bizzat gözle şahit olmak isterseniz, bu satırları yazdığım 11 Temmuz 2015 cumartesi akşamı saat 22:00 sularında TRT Diyanet televizyonunda yayımlanan “Beş Vakit İstanbul” adlı programın kaydını izleyebilirsiniz. Bu programın tek kişilik kahramanının “kıyam” kavramıyla “kıyamet” arasındaki sözde ilişkiyi açıklama tarzındaki yapmacıklık, son derece fiyakalı retorik ve kelimenin tam manasıyla edebiyat parçalama tabirinde ifadesini bulan üslup gerçekten seyredilip ibret alınmaya namzettir. Hele de şadırvanda abdest, ardından camide iftitah tekbiri ve kıyam sahneleri kamera karşısında derin ihlas, takva, haşyet ve bilumum derin dindarlık alametlerinin “İşte budur”(!) dedirtip sözü bitirdiği momentler olarak mutlaka izlenmelidir. Bu vesileyle, otuz günlük ihlas, takva sunumlu programların sunucu maliyetleri merak konusu olabilir ve bu merakı gidermek için bir dilekçeyle ilgili makamlara başvurulabilir.
Belli ki diyanetimiz de ciddi programların halk katında albenisiz olduğunu anladı ve ister istemez edebiyat parçalama programlarına başladı. Böylece halkı hal-i hazırdaki derekesinden belli bir dereceye çıkarmanın zorluğundan yüksünerek halkın derekesine inme kolaylığına kaçtı.
Hoş, zavallı Diyanet başka ne yapabilirdi ki… Nihat Hatipoğlu ve muadilleri kendi televizyon programlarına derbi maç seyircisinden daha fazla taraftar toplarken, Trt Diyanet herhalde seviyeli dinî programlar yapamazdı. Aksi halde dükkânı kapatmak kaçınılmazdı. Gerçi diyanet birkaç yıl boyunca direndi ama görsel medyanın raconunu öğrencince bu racona uygun programlar hazırlatmanın daha akıllıca olduğuna kanaat getirdi. Ama gelin görün ki, “Biz Diyanet olarak televizyonculuk yapmak, hele de bu şekilde yapmak zorunda mıyız?” sorusunu, “Hayır, değiliz” diye cevaplamayı her nedense pek makul görmedi.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 12.07.2015
Kaynak: http://haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=1047
Senede bir Aylık “Giresun”uma Gelme Vakti Yaklaşmışken…
Bana sorsalar, “Adana’nın nesi güzel?”; diye, “Adana’dan Giresun’a
gitmesi güzel” derim elbette! Bu sadece Adana için değil, her yer için
geçerli. Hoş, Adana beni bağrına bastı, hele de Tıp fakültesindeki
cerrah arkadaşlar beni -Allah’ın izniyle- ölümün tam kıyısından aldı.
Üniversitem, bana son derece güzel, hatta hayran kalınacak bir
güzellikte yaşam alanı ve imkânı sağladı. Ama bütün bunlara rağmen yine
de Giresun demem, insanoğlunun yaş kemale erdikçe göbek bağının
gömüldüğü toprakların onu geri çağırmasıyla ilgili olsa gerektir. Bu
yüzden, benim için Giresun dışındaki her yerin en güzel tarafı,
“Giresun’a geri dönmesi”dir.
Ne var ki Giresun’un bunca güzelliği, ne esnaf kefaletinde, ne ticaretinde ve ne de siyasetindedir. Bütün güzellik Allah’ın Giresun’a bahşettiği tabii güzellikler ile belki de iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki kadim dostların sohbet ve muhabbetindedir. Bunun yanında tabii ki birkaç arkadaşla birlikte Gülburnu senin Gırık Bahçe benim gezmesinde, Çırak Deresi’nden Meydan’a doğru sahil boyu yürümesinde, Mustafa Öden’in mekânında çay ile sohbetin birlikte demlenmesinde, Çınarlardaki çay ocağında koltuk ekmeği ve tulum peynirinin refakatinde çay içmesinde, Pazar günü fırında pide çıksın diye beklemesinde, fındık vakti köye gidip bahçenin altında türkü söylemesinde, Tor burnunda Adanalı’nın ekmeğinde, Yolağzı’nın ıslak somununda, Kasap Şükrü’nün köftesinde, Deniz Lokantası’nın dönerinde, seksenli yıllara döndüğümüzde ise Çerkez’e gidip Küçük Ada’ya kadar yüzmesinde, şimdi yerinde yeller esen Seka’nın sahasında Giresun merkezden veya Abacıbükü’nden gelen mahalle takımlarıyla maç yapıp hemen her maçın kavga gürültüyle yarıda bitmesinde, Yunuslar istavriti limana sıkıştırdığında kırk yıllık balıkçı ustalığıyla balığı “et etmesi”nde vs.
Giresun’un özellikle siyaset alanında işleyen düzeni ve ilişki biçimi, daha ziyade eski Türkiye’nin berbat otogarlarında nereden çıkıp geldiği belli olmadan, ansızın ve apansızın, “Neresi abiii; boş araba, boş” diye bağırarak size yapışan simsarların samimiyet ve dürüstlüğü derekesindedir. Haliyle, Giresun halkının siyaset ve siyasetçiden yana yüzünün gülmesi en azından yakın gelecekte hiç mümkün görünmemekte, beki de bu yüzden olsa gerek Giresun insanı aynı delikten defalarca sokulduğu halde siyaset zehrine bağışıklık kesbetmektedir. Ancak benim bağışıklık sistemim zayıf olduğundan öyle müteaddit kereler değil, bir kere dahi sokulmaya tahammülsüzümdür. Bu sebeple, Giresun’la ilgili her türlü siyaset hikâyesi benim nazarımda kelimenin tam manasıyla teraneden ibarettir. Giresun’daki samimi dost ve arkadaşlardan istirham ve ricam, özellikle Kale’de Hüseyin Abi’nin mekânında -ki bu mekânın nesindendir bilinmez, masaya oturan hemen herkesin siyasete dair her şeyi orada konuşası gelmektedir- bu bahsi hiç açmamamız, eğer mümkünse Kalecik mezgidinin lezzeti modunda kalmanızdır. Allah izin verirse, bu yaz mevsimi de kavuşuruz.
Giresun günlerine az kaldı; geri sayım başladı, bu yüzden Giresun hastalığım kıpraştı ve bana akşamın darında bu satırları yazdırdı.
Mustafa Öztürk - 27.06.2015
Ne var ki Giresun’un bunca güzelliği, ne esnaf kefaletinde, ne ticaretinde ve ne de siyasetindedir. Bütün güzellik Allah’ın Giresun’a bahşettiği tabii güzellikler ile belki de iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki kadim dostların sohbet ve muhabbetindedir. Bunun yanında tabii ki birkaç arkadaşla birlikte Gülburnu senin Gırık Bahçe benim gezmesinde, Çırak Deresi’nden Meydan’a doğru sahil boyu yürümesinde, Mustafa Öden’in mekânında çay ile sohbetin birlikte demlenmesinde, Çınarlardaki çay ocağında koltuk ekmeği ve tulum peynirinin refakatinde çay içmesinde, Pazar günü fırında pide çıksın diye beklemesinde, fındık vakti köye gidip bahçenin altında türkü söylemesinde, Tor burnunda Adanalı’nın ekmeğinde, Yolağzı’nın ıslak somununda, Kasap Şükrü’nün köftesinde, Deniz Lokantası’nın dönerinde, seksenli yıllara döndüğümüzde ise Çerkez’e gidip Küçük Ada’ya kadar yüzmesinde, şimdi yerinde yeller esen Seka’nın sahasında Giresun merkezden veya Abacıbükü’nden gelen mahalle takımlarıyla maç yapıp hemen her maçın kavga gürültüyle yarıda bitmesinde, Yunuslar istavriti limana sıkıştırdığında kırk yıllık balıkçı ustalığıyla balığı “et etmesi”nde vs.
Giresun’un özellikle siyaset alanında işleyen düzeni ve ilişki biçimi, daha ziyade eski Türkiye’nin berbat otogarlarında nereden çıkıp geldiği belli olmadan, ansızın ve apansızın, “Neresi abiii; boş araba, boş” diye bağırarak size yapışan simsarların samimiyet ve dürüstlüğü derekesindedir. Haliyle, Giresun halkının siyaset ve siyasetçiden yana yüzünün gülmesi en azından yakın gelecekte hiç mümkün görünmemekte, beki de bu yüzden olsa gerek Giresun insanı aynı delikten defalarca sokulduğu halde siyaset zehrine bağışıklık kesbetmektedir. Ancak benim bağışıklık sistemim zayıf olduğundan öyle müteaddit kereler değil, bir kere dahi sokulmaya tahammülsüzümdür. Bu sebeple, Giresun’la ilgili her türlü siyaset hikâyesi benim nazarımda kelimenin tam manasıyla teraneden ibarettir. Giresun’daki samimi dost ve arkadaşlardan istirham ve ricam, özellikle Kale’de Hüseyin Abi’nin mekânında -ki bu mekânın nesindendir bilinmez, masaya oturan hemen herkesin siyasete dair her şeyi orada konuşası gelmektedir- bu bahsi hiç açmamamız, eğer mümkünse Kalecik mezgidinin lezzeti modunda kalmanızdır. Allah izin verirse, bu yaz mevsimi de kavuşuruz.
Giresun günlerine az kaldı; geri sayım başladı, bu yüzden Giresun hastalığım kıpraştı ve bana akşamın darında bu satırları yazdırdı.
Mustafa Öztürk - 27.06.2015
İslamcılık vadisinde Fazlur Rahman
Sözün başında belirtmek isterim ki
İslamcılık vadisinde merhum Fazlur Rahman hakkında konuşmak zor, olumlu
konuşmak ise çok daha zordur. Çünkü Fazlur Rahman bugün bu topraklarda
‘zimmî’ muamelesine tabi tutulan bir figürdür; hâliyle onun ismine
olumsuz sıfat eklemeden konuşmak çok kere modernistlik, tarihselcilik,
hatta zındıklık gibi sıfatlarla yaftalanıp dışlanmak gibi bedeller
ödemeye müncer olur. Haddizatında İslamcılık tartışmaları bağlamında
Fazlur Rahman’dan konuşmak, doğru ismi yanlış adreste aramak gibi bir
duruma işaret eder. Kanımca Türkiye’ye özgü İslamcılık tecrübesinde
Fazlur Rahman’ın zikre değer bir yeri yoktur. Zira bugün tartışılan
şekliyle İslamcılığın temel içermesi, 1950-1960’lı yılların
Türkiye’sinde milliyetçi, mukaddesatçı, devletçi ve aynı zamanda
Anadolucu bir fikrî kökenle irtibatı bulunan, fakat zaman içerisinde saf
ve rafine bir din/İslam arayışına koyulan, 1960 darbesini müteakip
Mevdudi, Seyyid Kutub gibi yazarların Türkçeye çevrilen kitaplarıyla
tanışan ve farklı İslam coğrafyalarında neler olup bittiğinden haberdar
olma imkânına kavuşan çevrelerin sekteryanlıkla mümeyyiz dinî düşünce
tarzına karşılık gelir.
Etiketler:
Açık Görüş,
Fazlur Rahman,
İslamcılık,
Modernizm,
Tarihsellik,
Yazıları
Pe-re-feden Edep Timsali ve İrfani Nezaketin temessül Etmiş Şekli Olan Vaizime
Prof. Mustafa Öztürk, Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
13.03.2015
13.03.2015
Edep Timsali ve Tasavvuf İrfanındaki Nezaketin temessül Etmiş Şekli Olan “Vaizimiz”in bilgisine
Bizim vaiz belli ki hiç hız kesmemiş,
dergisinin yeni sayısında yine döktürüvermiş; efendim, neymiş, biz ona
iftira atmışız, ama bu iftirayı o gün bugündür kanıtlayamamışız; haliyle
müfteri olup çıkmışız. Allah aşkına bu nasıl bir pervasızlık; “Mustafa Öztürk, Kur’an’ı yere fırlattı, diye tanıklık et”
diye telefonda konuştuğu kişinin adını, o kişi isminin duyulmasından
rahatsız olduğunu bildirdiği için bizim bu konuda susmamızı fırsat
bilerek, sanki bu iğrenç işi yapmamış gibi konuşması acaba
terbiyesizliğin hangi türüne girer. Üstüne üstlük, kendisini bir
tasavvuf geleneğine izafe eden bu şahıs acaba kendi başına kaldığında, “Ben bu car car eden üslubumla, tasavvuf irfanının naiflik ve nezaketinden ne çok nasiplenmişim(!)” diye hiç muhasebe eder midir?
Son yazısında, “Efendim, Öztürk
Haricilerin sloganıyla ilgili olarak bir ayet yazmış, onu da
“ini’l-hükmü illa lillah” yerine “la hükme illa lillah” diye yanlış yazmış, yine İbnü’l-Müneyyir’in Zemahşeri’ye yönelik ifadesindeki “ehhele ubeydehu” lafzını “abihedu”
–kaldı ki bu lafız bazı neşirlerde abdehu şeklinde de geçmekte- diye
yanlış yazmış, haliyle bu adam Arapçadan bile büsbütün bihabermiş.
Gördünüz mü, ne çok iş olmuş…
Vaiz efendi, sen onca meşguliyetimin
arasında en fazla çorbama düşen sinek mesabesinde bir yer işgal
ettiğinden tıpkı an itibariyle olduğu gibi, seninle ilgili satırları
defaten ve irticalen yazmakla sınırlı bir zamanımı çalma hakkına
sahipsin. Bu yüzden, böyle hatalar ve yanlışlarla maalesef idare
edeceksin. Bu arada Arapça kaynaklarda sıkıntı çektiğimiz, yanlış mana
verdiğimiz yerler de olmaz mı olur. Bu da insan olmanın gayet doğal bir
sonucudur. Ama sen hep Arapça olsan, bütün hadis metinlerini hıfzında
tutsan dahi bu car car eden çirkin üslubunla senden ne köy olur ne
kasaba. Olsa olsa efektli, ekolu, tasannulu bir hitabet tarzıyla, “Beni
daha fazla fark eden yok muuu; ben şöhret olmak istiyorum; bu yüzden de
bütün sermayemi halkın genelinde ciddi bir karşılığı olan Ehl-i sünnet
merkezli gelenekçi muhafazakârlığa yatırıyorum?” diye bas bas
bağıran birisin. Böyle biri olduğundandır ki Necip Fazıl’dan merhum
Erbakan, Anadolu gençlik ve AK partiye, Seyyid Kutub’tan tasavvufa kadar
her tarafın parsasını toplamanın peşindesin. Aferin vaizim, âleme ibret
olacak düzeydeki şu edepli halinle böyle devam et, çok iyi gidiyorsun.
Ama emin ol, her gün olduğu gibi bugün de çalışmaktan yorulmuşken, sana
yazdığım bu birkaç satırla keyif alıp kendime geldim; inan artık benim
için stres topu mesabesindesin. Bu yüzden, sen hep yazıver böyle, biz de
biraz stres atıp kendimize gelelim.
Kaynak:https://serdargunes.wordpress.com/2015/03/13/mustafa-ozturk-pe-re-feden-edep-timsali-ve-irfani-nezaketin-temessul-etmis-sekli-olan-vaizime/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


