Kur’an, Tarihsellik ve Tarihselci Perspektif


I
Kur’an’ın tarihsel bir hitap olduğu fikrini savunmam sebebiyle çok eleştiri aldım, olmadık ithamlara uğradım. Kimi zaman da tarihselciliği layıkıyla savunamadığım, daha önceki tarihselcilerin savunduğu fikirlerin üstüne “haşiye” kabilinden bile olsa hemen hiçbir şey koyamadığım gerekçesiyle “çok bilmiş” sözde tarihselcilerin tenkitlerine uğradım. Oysaki ben tarihselci perspektifin teorik boyutunu tartışmaktan -ki bu tür tartışmalar çok kere hiç kimseyi ikna etmiyor- öte Kur’an’da Allah’ın isim ve sıfatları, kıssalar, cennet ve cehennem gibi spesifik konular üzerine erken dönem tefsir kaynaklarındaki bilgiler üzerinden çok daha somut referanslarla konuşmayı yeğledim.

Şimdi, şu kadarını söylemeliyim ki Kur’an’ın tarihsel bir hitap oluşu bedihidir; bu yüzden de bunu uzun uzadıya açıklamaya çalışmak, abesle iştigaldir. Eğer biz bugün Kur’an kelimesini telaffuz ettiğimiz kadar da “anlamak” kelimesini dillendiriyor, “Kur’an’ı anlamak” lafzını vird-i zeban halinde habire tekrar edip duruyorsak, bunun yegâne sebebi Kur’an’ın tarihsel bir hitap oluşundan başka bir şey değildir. Mademki Kur’an tarih-üstüdür, mademki Kur’an Mübin, yani gayet açık ve anlaşılabilir, bizzat kendi beyanıyla anlaşılsın diye kolaylaştırılmıştır; o halde niçin hep “Kur’an” ve anlamaktan söz edip duruyoruz ve sürekli olarak Kur’an’ı doğru anlayamama yahut da yanlış anlama meselesini tartışıyoruz? Bunun yanında tarih-üstü bir metin tarih boyunca niçin sayısız yoruma tabi tutulmuş ve binbir çeşit farklı yorum ortaya çıkmıştır? Gayet açık, gayet seçik, üstelik tarih-üstü bir metin bu kadar çok yorumlanır ve bu kadar çok yorum ihtilafına konu olur mu? Bunca ihtilaf sadece istismarlar ve suistimallerle açıklanabilir mi?

Tarih-üstücü yaklaşım, ikide bir Kur’an’ı anlamak ve yeniden yorumlamak meselesini gündemde tutmak yerine, tam da İbn Teymiyye’nin dediği gibi, “Kur’an’da her şey anlatılmış ve açıklanmış; ayrıca Kur’an en güzel şekliyle Hz. Peygamber ve ilk nesil Müslümanlar tarafından da anlaşılmış. Bu yüzden size yeniden anlamak ve yorumlamak değil, gayet açık, anlaşılır, üstelik en güzel biçimde de anlaşılmış olana uymak gerekir” düsturünca hareket etmesi gerekirdi. Ama bizim tarih-üstücüler İbn Teymiyye çizgisinde değil, yaşadığı dönemde karşılaştığı bütün sorunları Kur’an’a taşıyıp bütün bu sorunları Kur’an üzerinde tartışan Fahreddin Razi çizgisini takip etmeyi yeğlediler. Aslına bakılırsa tarih-üstücü perspektif tam manasıyla Ahmed b. Hanbel gibi Ehl-i hadis mensuplarıyla onun çizgisini takip eden İbn Teymiyye gibi Selefilere aittir. Ancak bu çizgi Kur’an’ı yerel ve tarihsel bir zeminde tarih-üstüleştirme özelliğine sahiptir. Bu ifadem ilk bakışta paradoksal gözükse de öyle değildir. Ehl-i hadis ve Selefi düşünce çizgisi, Kur’an’ın ilk nazil olduğu vasattaki Arap aklıyla ve o aklın kodlarına mutlak sadakatle anlaşılması gerektiğini savunur. Bu yüzden de dinî alanın diğer birimlerinde olduğu gibi tefsirde hep nakli, haberi ve eseri esas alır. Çünkü din haber ve eserden ibarettir. Eser de seleften nakille gelen bilgilerdir. Bu bilgiler bir defalığına ama tüm zamanlar için geçerlidir.

Görüldüğü gibi, Ehl-i hadis çizgisi yerel ve tarihsel Arap aklını bir nevi mutlaklaştırmakta ve onu tarih-üstülük mevkiine taşımaktadır. Nitekim bugün de Selefiler Kur’an’ın tarihsel Arabi kodlarını mutlaklaştırma ve aynıyla bugüne taşımakla marufturlar. Aslında bu yaklaşım kendi içinde tutarlıdır.  Ehl-i hadis zihniyeti tam manasıyla Arabidir; Kur’an Arabi, Hz. Peygamber de Arap olduğuna göre Ehl-i hadisin Arabilik ve Araplığı mutlaklaştırması anlaşılabilir bir şeydir. Kanımca Kur’an’ın tarihselliği tezini temellendirmek isteyen herkes için Ehl-i hadis düşüncesi ve bu düşüncenin ürettiği bilgi malzemesi bulunmaz hizmet kumaşı mesabesindedir.

Gerçekte Kur’an’ın tarih-üstülük ve evrensellik özelliğini dert edinenler Arap kökenli Ehl-i hadis ve Selefiler değil, mevali kökenli, yani gayr-i Arap unsurlardır. Çünkü bu unsurlar Arapların içine doğdukları dünyadan çok daha başka dünyaların ve kültürlerin çocuklarıdır. Bu yüzden de Kur’an muhtevasını farklı dünyalara taşımak durumundadırlar. Bunu mümkün kılmak için de tevil mekanizmasıyla mecazlar, semboller, metaforlar üzerinden yeni, yepyeni yorumlar üretmek zorundadırlar. Bu zorunluluğun başka nedenleri de var kuşkusuz.

Bir neden, Kur’an’ın nazil olduğu dönemden içinde doğduğumuz dünya arasındaki tarihsel mesafenin 1500 yıla merdiven dayamış ve bu mesafe ayetlerin ilk defa ne söylediğini çok büyük ölçüde muğlaklaştırmış olmasıdır. İkinci bir neden, Kur’an’ın bahis konusu ettiği birçok şey, sonraki dönemlerdeki farklı dünyalar ve kültürlere yabancı hale gelmiş ya da reel zeminini kaybetmiştir. Bundan dolayı da kimi zaman bu yabancı öğeler ile bugünün dünyası arasında ülfet ve ünsiyet oluşturma yoluna gidilmiştir. Bir örnek vermek gerekirse, Arap kökenli müfessir Taberî Hz. Peygamber’in Zeynep ile evliliğine atıf yapan ve-tuhfî fî nefsike (oysaki içindeki bir şeyi de gizliyordun) ifadesini, “Ey Peygamber! Sen bir taraftan evlatlığın Zeyd’e karını boşama derken, diğer taraftan da ah bir boşansa da Zeynep’le ben evlensem arzusunu içinde gizliyordun” diye yorumlamakta hiçbir sakınca görmezken, Türk kökenli müfessir Maturidi ise söz konusu ayetin bu şekilde yorumlanmasını, “İmkânsız, akla zarar, hiç ihtimal dâhilinde değil” biçiminde yorumlamıştır. Çünkü Türk örfü ve ananesiyle yetişmiş bir insanın Taberi’nin hiç sorun etmeden benimsediği bir izahı “Namussuzluk” olarak görmesi işten bile değildir. Muhtemelen Türk kökenli olan veya en azından Arap olmadığında şüphe bulunmayan Zemahşerî ise, aynı ayeti Taberî gibi yorumlamakta ama ardından da, “Bu tür işler Arpaların kültüründe yadırganmazdı. Çünkü bu toplum, birkaç karısından birini boşayıp arkadaşına teklif etmek gibi örflere alışkındı” diye eklemiştir. Zemahşerî kendisini Arap toplumu ve örfüyle ilgili bu ek izahı yapmak zorunda hissetmiştir; çünkü Kur’an’ın Hz. Peygamber, Zeyd ve Zeynep arasında yaşanan olaylarla ilgili anlattıkları, onun yaşadığı kültürel dünya içerisinde izah edilebilir türden değildir. Hoş, aynı mesele günümüz Türk toplumunun dünyasında da yenilir yutulur cinsten değildir. Bunun böyle olduğunu tarih-üstücü anlayış da çok iyi bilmekte, ancak bu anlayış çözümü tarihten bugüne kadar intikal eden bilgi birikimini bir çırpıda yok sayıp çöpe atarak, ilgili ayetleri bugünün hâkim değer yargıları açısından sakıncasız hale getirme manipülasyonunda görmektedir. Ancak bu tür manipülasyonlarla sadece kendisini tatmin etmekte, bu arada Kur’an’ın nazil olduğu tarih, toplum ve kültürden bihaber olan insanları kandırarak gönüllerini hoş etmekte ve bütün bu tahrifleri de sırf “Kur’an tarihsel değil, tarih-üstüdür” retoriğinden ödün vermemek adına caiz görmektedir.

Bu bağlamda, “Kur’an metinsel olarak pekâlâ evrensel olabilir ve bu evrensel metnin elbette tarihte algılanmış bir biçimi vardır… Bence işe Kur'an’ın kendisiyle Kur'anı anlamaya yarayan tali bilgiyi ayırarak işe başlamakta fayda var. Söz, yorum ne derseniz deyin sahibine aittir. Söz ortayadır” şeklindeki karşıt bir argümanın bizzat Kur’an metniyle çatıştığı kanaatindeyim. Öncelikle burada tartışma konusu olan Kur’an benim ya da başka bir müslümanın onunla kurduğu romantik ilişkinin konusu olan Kur’an değil,  teknik açıdan bir anlama ve yorumlama faaliyetinin konusu olan Kur’an’dır. Bu anlamda Kur’an belli bir dilin kalıpları içinde, belli bir dönemde yaşanmışlara doğrudan göndermelerle konuşan bir metindir. Bu yüzden Kur’an metnindeki söz ortaya değildir. Bunun en somut göstergesi, o gün birileri kalkıp bir şeyler sormuş, mesela “Zülkarneyn kimdir?” demiş, Kuran da o birilerine cevap vermiştir. Birileri kelalenin mirasını merak etmiş, Kur’an cevap vermiştir. Yine birileri kalkmış, hac mevsimini rantabl hale getirmek için, haram aylara basbayağı ayar çekmiş, Kur’an da “nesî” denen bu köylü kurnazlığını “kafirliğin dik alası” diye nitelendirmiştir.

Şimdi bütün bu içeriğin evrenselliğinden söz etmek, öncelikle bütün bu soruları soranların kıyamete kadar gelecek tüm insanları düşünerek sorduklarını ya da Allah’ın o adamlara bu soruları böyle bir maksatla sordurduğunu söylemeyi gerektirir. Oysaki biz evrensel olduğunu iddia ettiğimiz, söz ortayadır dediğimiz ayetlerdeki birçok kavramın değil bugün ne ifade ettiğini ve ne işe yaradığını bilmek, o gün itibariyle ne anlam taşıdığını bile bilmiyoruz, üstelik bunu bilme ihtiyacı da hissetmiyoruz. Mesela, Kelale kimdir, nedir, bunun miras payı neyin nesidir gibi bir sorunun cevabını değil sıradan Müslümanlar bugün tefsir sahasında çalışan akademisyenlerin dahi bilmemektedir. Oysa evrensel denilen şey, neredeyse fıtri olarak bilinen, bedihilik arz eden şeylerdir. Mesela, gidip bir Afrika yerlisinin emek verip ürettiği bir ürününü elinden alın ya da sakladığı yerden çalın, göreceksiniz ki o yerli hırsızlık suçu ve cezasını düzenleyen ayeti hiç duymadığı, hatta Müslüman bile olmadığı halde, yapılan işin çok çirkin olduğunu bilecektir. Ama siz derseniz ki Kur’an benim nezdimde sembolik anlam ve değeriyle evrenseldir; amenna. Benim için de aynen öyledir. Çünkü Kur’an bu yönüyle içine doğduğum kültürün en temel öğelerinden, bizi biz yapan ve öteki medeniyetlerden ayrıştıran en temel yapı taşlarından biridir. Lakin Kur’an metninin gerçek bir muhatap kitlesine doğrudan ve tam da onların sorunlarına parmak basaraktan konuşmasını sembolik anlamda Kur’anlaştırıp evrensellik boyutuna taşımak, Arapların tarihin bir yerinde yaşadıkları güncel sorunları tüm tarihin ve insanoğlunun sorunları olarak mutlaklaştırmak anlamına gelir.

Bu konuyu çok somut ve aynı zamanda basit bir örnekle noktalamak gerekirse, Hz. Peygamber’in bazı eşlerinin kaprisleri yüzünden bunalması karşısında onu korumaya ve risalet misyonuna engel oluşturabilecek aile içi sıkıntıları ortadan kaldırmak, böylece elçinin motivasyonunu zinde tutmak için, “eşlerinden hangisini istersen onunla kalabilirsin, dileğin eşinle birlikteliği de askıya alabilirsin. Bu konuda kendini mecbur hissetmek durumunda değilsin” mealindeki ayet, tarih boyunca herkes nasiplensin diye orta yere söylenmiş bir evrensel söz müdür?

II
Kur’an’daki çeşitli ayetlerle ilgili bazı yorumlarımız, mesela kıssalara kimi zaman sembolik, metaforik anlamlar yüklememiz, “Siz bir yandan Kur’an’ın ilk anlamını tespitte ısrar ediyorsunuz; sonra da birtakım sübjektif yorumlar üretiyorsunuz” tarzında bir eleştiriye konu oluyor. Ancak bu eleştiride çok ciddi bir husus gözden kaçırılıyor ki o da şudur: Bizim ilk anlamla ilgili vurgumuz, Kur’an’ın dil, kavram ve anlam dünyasının nasıl bir dünya olduğunu fark ettirmeye yöneliktir. Bizim bu konudaki kanaatimiz bellidir: Kur’an’ın dil ve kavram dünyası, Arabilik de diyebileceğimiz bir tarihsellik içermekte ve bu tarihsellik bugünkü anlam arayışımıza kâfi gelmemektedir.

Spesifik bir örnek vermek gerekirse, Allah Kur’an’da kendisini kâinatın tepesinde bulunan ve bütün kâinatı kuşatan bir tahtın (arş) üzerine kurulmuş (istiva) kral gibi tasvir etmektedir. Kral gibi dedim, ama gibisi fazla, çünkü Allah’ın kendisini ifade ettiği sıfatlardan biri olan melik, tamtamına kral, hükümdar demektir. Dünyadaki melikler gibi onun da askerleri (cünûd) vardır ama onun askerleri/orduları sadece yeryüzünün sınırlı bir bölgesinde değil, semavat ve arzın bütününde, yani bütün kâinattadır. Yine O’nun orduları insanların gözüne görünmez varlıkların en iyiler sınıfını teşkil eden meleklerden oluşmakta, tahtının etrafında da muhafız melekler dolaşmaktadır ki kıyamet günü bütün kozmik düzen bozulduğunda o tahtı belli sayıda melek taşıyacaktır. Kral tanrı bazen çok öfkelenmekte, insan cinsinden nankör kullarına lanet ve gazap etmekte, Velid b. Muğire gibi kimi nankör kulları için de yüz civarında ayet inzal etmektedir. Kul dedim, Kur’an’daki tanımlamaya göre biz insanlar abd (kul, köle), Allah da rab, yani sahip, efendidir. Bu ilişki, nüzul ortamındaki hür/efendi ve kul/köle ilişkisinin yansıması gibidir. Öte yandan, Allah’ın insan gözünden saklı olan ve cin diye adlandırılan bazı kulları da zaman zaman Allah’ın göklerin en yüksek katındaki makamına yaklaşmaya, orada toplanan üst düzey melekler konseyinin (mele-i ala) kendi aralarında konuştuklarına kulak kabartıp haber çalmaya çalışmakta, bunun üzerine tıpkı kale burçlarından mancınıklarla fırlatılan ateş topları gibi onların da üzerine ateş topları fırlatılmaktadır. Bütünüyle Kur’an ifadelerine dayanan bu örnek, bu minvalde uzayıp gider.

İmdi, bütün bu anlatılanlarla ilgili ayetlerin erken dönem tefsir kaynaklarındaki izahlarına göz attığınızda, sözgelimi arşın ne şekilde anlaşıldığına baktığınızda, şu tür bilgilerle karşılaşırsınız. Arş nurdan veya kırmızı, yeşil, sarı ve beyaz renkli nurdan veya nur suyundan yahut kırmızı veya yeşil yakuttan yaratılmış büyük bir nurani bir cisimdir. Arşın sütunları vardır. Sütunlar dört veya sekiz adettir. Bu sütunlar arasındaki mesafe çok ama çok uzaktır. Arş koç şeklinde veya insan, aslan, öküz, kartal yüzlü olan ve ayakları yerde, başları yedinci kat göğün üzerinde bulunan meleklerce taşınır. Yine arşın etrafında dönen ve içlerinde Cebrail ve Mikail’in de bulunduğu yetmiş bin saf oluşturmuş melekler vardır. İsrafil de sûra (boruya) üflemek için emir bekleyen bir görevli olarak arşın çevresinde yer almaktadır. Arşı taşıyan meleklerle kürsî arasında nurdan oluşan yetmiş veya yetmiş bin perde vardır. Bütün canlı varlıklara ait resimler arşta bulunmaktadır. Arş bütün yaratıkların dillerince Allah’ı tesbih etmektedir. Arş göklerin üzerinde bir kubbe gibi durmaktadır. Kıyamet günü yeniden şekillenecek olan yeryüzüne inecektir.

Arş ile ilgili ayetlerin ilk müslümanların zihin dünyalarındaki mana ve muhtevası budur. Eminim ki bu manaların bize ulaşmasını sağlayan rivayet malzemesi bir çırpıda İsrâiliyat diye kategorize edilip çöpe atılacaktır. Ama siz bu rivayetleri hangi çöplüğe atarsanız atın, bu durum İsrailiyat malzemesinin ilk müslüman nesillerin bilgi ve yorum kaynağı olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu gerçeği değiştirmediği gibi, Kur’an’ın da her şeyden önce ilk muhataplarının bilgi ve kültürel kodlarına uygun biçimde konuştuğu gerçeğini de değiştirmez. Kur’an vahyi ile ilk muhatap kitlesi arasında çok sıkı bir diyalektik ilişki bulunduğuna göre asıl anlamların izini Kur’an’dan rivayet ve İsrailiyat’a, rivayet ve İsrailiyat’tan Kur’an’a gidiş-gelişler yapmak ve mukayeselerde bulunmak suretiyle sürebilirsiniz. Sonuçta geleceğiniz adres tarihselliktir.

İşte bu sebeple, günümüz müslümanları bu tarihsel içeriği, kıssalar ve diğer birçok ayetteki anlatımların mitik karakterini soyutlamalar, sembolleştirmeler yapmak suretiyle kendi varoluşlarıyla irtibatlı hale getirmek durumundadır. Sözgelimi, Âdem, cennet ve İblis kıssası kendi varoluş tecrübemize ve iç dünyamıza bir şeyler söyler biçimde yorumlanmalıdır. Aksi halde, Kur’an’daki kıssa lafzî/hakiki anlamıyla insanoğlunun mebde ile ilgili temel sorularına hemen hiçbir cevap vermediği gibi teodise, kötülük sorunu, iyilik-kötülük dikotomisi gibi çok ciddi felsefi ve kelami problemler doğurmakta, dahası Şehristanî’nin el-Milel ve’n-Nihal’de İblis ya da Şeytan’ın dilinden aktardığı üzere son derece çetrefilli sorular ve sorunlara yol açmaktadır.

Ancak burada şunu da belirtmek gerekir ki Kur’an’daki ifade ve anlatımları yorumlarken, ilkin onun ne dediğini bilerek-isteyerek atlayıp tam da günümüz insanının algısını, bilgisini ve beklentisini doğrudan doğruya ayetlere aslî anlam gibi giydirmemek, sözgelimi “cin demek karbon asidi demektir, kâinatın yaratılışla ilgili olarak “duhan” demek, nebula demektir” yerine, erken dönemlere ait kaynakların tanıklığına başvurarak mümkün mertebe ilk anlamı göstermek ve böylece bu anlamın günümüz insanına herhangi bir şey söyleyip söylemediğini netleştirmek, bundan sonraki aşamada da kendi yorumlarımızı serimlemek gerekir. Çok kere “Kur’ancılar”  ya da “yöntemsiz yorumcular” diye eleştirdiğim çevrelere yönelik en temel itirazım, bu çevrelerin kendi fikir ve yorumlarını doğrudan Kur’an’ın asıl mana ve maksadı gibi sunmaya çalışmalarıdır. Oysa bizim ısrarla anlatmaya çalıştığımız husus, öncelikle Kur’an’ın mantuk ya da lafzın delaleti itibarıyla günümüz insanına konuşmadığını vurgulamak, ardından da onun gerçekte nasıl konuştuğunu belirlemek ve bu konuşma tarzının muhtevasından bizim de nasipleneceğimiz bir şeyler üretmeye çalışmak gerektiğidir.
 
Bu açıdan bakıldığında, benim için önemli olan husus, Allah’ın tıpkı bir kral gibi kâinatın tepesindeki bir arşta oturup oturmadığını mevzu bahis etmek değil, kendini bir ilk muhatap kitlesine böyle tasvir eden ama gerçekte ve Kur’an’dan önceki kitapların, peygamberlerin de gösterdiği üzere bütün bu kâinattaki varlıkların yaratanı olan o yüce varlığa en azından bizi yaratıp bunca nimete nail kıldığı için şükranda bulunmamız, ona içtenlikle yakarmamız ve aynı zamanda O’nun hatırını sayıp iman (itimat) ve fazilet sahibi bir insan olmamız gerektiğidir. Meselenin özü bence budur; yoksa tarihin farklı dönemlerinde ortaya çıkan ve muhtelif mezheplerce dogmalaştırılan kabulleri, “sahih Allah tasavvuru” diyerekten, insanların/müslümanların Allah’la birebir hukuklarını sabit ve standart kurallara bağlamaya çalışmak ve buna bağlı olarak, Allah’la sivil ilişkinin imkânı bağlamında sufilerin O’nunla hukuklarını kimi zaman coşku (şatahat) ile dile getirmelerini sapkınlık saymak, olsa olsa kelami kabullerle -ki bu kabuller bizzat Allah’tan onay almış kabuller değil, bilakis tarihsel süreçte yaşanan cedeller ve polemiklerden ortaya çıkmış ideolojilerdir- gerekçelendirilmeye çalışılan bir baskı politikasıdır. İnsanlar Allah’ın bir ve biricik mabud olduğuna şeksiz şüphesiz iman ettikten sonra, O’nu kendi iç dünyalarında nasıl algıladıkları, pek tabii ki kendi algılarını resmî inanç doktrini gibi takdim etmedikleri sürece, bizi ilgilendirmez ve bizim teftiş alanımıza girmez.  

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=913

4 yorum:

  1. Din adına Mustafa Öztürk harici hiç bir şeyi okumayı canım çekmiyor. Hocanın akıl yürütmesi bana uyuyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. mustafa hoca kendisi bile söylüyor benim lafzım allah'ın muradı demek değildir, ben anladığımı söylüyorum. yapmayalım aşırı yüceltici tavırlardan uzak durmayı öğrenelim artık.bir diğer mesele hocanın akıl yürütmesinin "sana" uyması mı, hocanın yürüttüğü aklın dine uyması mı senin yürüttüğün aklı has din sanman mı. yani özne sen misin mustafa hoca mı din mi. 500 server error.

      Sil

  2. Arşla ilgili yazdıklarınız kuran ve sahih sünnete dayanmamaktadır.

    Siz de gayet bilirsiniz ki,kur’an’a göre Allah’tan başka gaybi bilen yoktur.Ancak Allah dilediğinde vahiy yoluyla elçilerine gayba dair bir şey bildirebilir.

    Örnek: (CİN-26)

    Ama yukarıda Arş ile ilgili naklettiklerinizin vahiy yoluyla kur’an da belirtilmeyen gaybi bilgilerdir. Bunlar vahiy yoluyla bildirilmediği için hz.peygamberin bile ‘’ ARŞ’’ı bu şekilde tarif edip tasvir etmesi mümkün değilken başkalar nasıl ve hangi senede dayanarak bu şekilde bunu anlatabilirler.? Ayrıca kur’an da hem mecaz,hem de bir çok anlama gelen kavramların bulunduğunu siz de gayet iyi bilirsiniz. Peki bizden öncekilerin,bizim gibi gaybi bilmeyen insanların vahiy yoluyla belirtilmeyen bu tür gaybi bilgiler hakkında söylediklerini adeta tasdik etmek,yüce Allah’ın bize bahşettiği düşünme,doğru muhakeme ve akli melekemize kilit vurup,onlara mukallit olmak değil midir? Siz,gerçekten kur’an dan ve vahiden dayanağı olmayan böyle masallara inanıyor musunuz? Bazıların,kur’an’dan ve mütavtir/sahih sünneten dayanağı olmayan bu tür masalarına inanmak zorunda mıyız???

    ALLAH’IN ARŞI NEDEMEK ?

    Konuya girmeden evvel arş kavramının hangi manaları muhtevi olduğuna temas edelim.
    Arş: ‘Malikiyet, hüküm, hakimiyet /egemenlik, iktidar, saltanat, her şeye güç yetirme, taht, gözetleme,yönetme ve her şeyi idare etme’ anlamlarına gelir.

    Arş,sözcüğünün Kur’an’da geçen bu mecazi kullanımının, Allah’ın bütün yaratıkları üzerindeki mutlak hüküm ve iktidarını ifade ettiği görüşündedirler. Dikkate değer bir husus da şudur ki, Kur’an’da (arş’a istiva ettiğinden) söz eden ayetlerin hepsinde bu ifade Allah’ın alemleri yaratmasına ilişkin bir açıklamayla bağlantılı olarak geçmektedir.

    ALLAH'IN ARŞ'A İSTİVA ETMESİ

    İstiva ale'l-arş (arşa istiva etmek) ifadesi şu anlamlara gelir: İşleri çekip çevirmek, kainatın denetimini elinde bulundurmak, ona hakim olmak. Kısaca şu denebilir; Allah c.c. kainatı, sonra insanları yaratmış ve onları kendi hallerinde başıboş bırakmamıştır. Kainatı yönetmekte ve insanları da gözlemektedir. Çünkü O her şeye şahittir.

    MELEKLERİN ARŞI YÜKLENMESİ NEDEMEK ?

    Yani melekler dünyada olduğu gibi, kıyamette ve ahirette de işbaşındadırlar. Allah'ın emirlerini kusursuz yerine getirmektedirler.
    Meleklerin arşı yüklenmeleri; Allah c.c. meleklere kıyamet gününde sorumluluk verip işler yaptırmaktadır.Melekler dünyada olduğu gibi,kıyamette ve ahirette de Allah'n emirlerini yerine getirmekle sorumludurlar.Yüce Allah'ın emirlerini kusursuz yerine getirmek için işbaşındadırlar.
    İşte ahirette 8 MELEK de ''arşı,''yani ilahi kudret ve iradedenin emirlerini oradaki aleme infaz etme SORUMLULUĞUNU YÜKLENİRLER.
    Öyleyse,kur’an da geçen ( العرش ) Arş, yüce Allah’ın tüm varlık alemi üzerinde sonsuz ve mutlak hakimiyetinin bir ifadesi olsa gerek.

    Özetle,ayette ki Arşın fiziksel anlamdaki tahtla hiç bir alakası yoktur,bu yüce Allah'ın hakimiyetinin,güç,kudret ve iradesinin bir ifadesidir.


    و في الاية ( الذين يحملون العرش و من حوله يسبحون بحمد ربهم) المقصود من العرش هو نفس حكومة الله تعالي و تدبيره لعالم الوجود و حملة العرش يقومون بتنفيذ ارادة الله الحاكمة في الخلق.

    Yukarıdaki metnin özetine göre de''Arş'tan maksad,Allah'ın iktidar ve hakimiyetinin, varlık aleminin idare ve yönetmesinin veya varlık aleminin tümünün bir ifadesidir, Hameletul arş'' حملة العرش '' ise,varlık aleminde,ilahi iradesinin emirlerini infaz etme mesuliyetini taşıyan, melekler demektir !

    Saygılarımla.

    YanıtlaSil