Vaiz Şenocak Vakası


VAİZ ŞENOCAK VAKASI
(HÜKÜM DERGİSİ’NDE “KUR’AN’IN BİR KISMI MASALDIR DİYEN İLAHİYAT PRFSİ: MUSTAFA ÖZTÜRK” BAŞLIĞIYLA YAYIMLANAN PESPAYE YAZI ÜZERİNE)
Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK
Not: Bu yazı başlıkta zikri geçen şahsa ilmî veya fikrî bir kıymet atfettiğimden değil, hakkımızda karalama kampanyası başlatmış olmasından dolayı özellikle “demitolojizasyon” konusuna ve masal ithamına açıklık getirme maksadıyla kaleme alınmıştır. Ayrıca yazı istikrahla yazıldığı ve tashih maksadıyla ikinci bir kez tarafımdan okunamadığı için metindeki muhtemel hatalar ve ifade kusurları mazur sayılmalıdır. Bundan böyle söz konusu şahsın bizimle ilgili konuşacağı ve/veya yazacağı hiçbir şey kâle alınmayacaktır.   

Günümüz Türkiye’si hâl-i hazırda vaizler ve kıssacılar cenneti olma yolunda hızla ilerliyor. Gün geçmiyor ki ülkenin farklıbir bölgesinden her tarafa parmak sallayıp duran, muhalif gördüklerine karşıkendi takipçilerini kışkırtıp “Din elden gidiyor” narasıyla yetkili makamlarıgöreve çağıran yeni bir vaiz üremesin ve bu yeni vaizler vaaz sermayelerini dini müdafaa adıaltında dedikodu, karalama ve itibarsızlaştırma gibi gayr-i ahlâkî yollarla devşirmesin.

Bugünlerde İhsan Şenocak isimli vaiz de dinî söylem sermayesini benzer yollarla devşirip giderek daha tanınır olma yolunda hızla mesafe kat ediyor. Bu arada bize, “Mustafa ÖZTÜRK Kur’an’ın bir kısmına masal dedi” şeklinde bir itham/iftirada bulunuyor ve bu ithamın müslüman kamuoyu nezdinde kendisine sağladığı kitlesel destekçi avantajından da faydalanarak her geçen gün daha da şımarıyor. Bu şımarıklık, on küsur yıl kadar önce kendisini Samsun İlahiyat’ın koridorlarında Fazlur Rahman ve benzeri isimler hakkında ileri geri konuşmalarından az çok hatırladığım kadarıyla, ta o günlere ait, “Bu çocuk cin olmadan adam çarpmaya şimdiden başlamış; bakalım cin olunca neler yapacak?” şeklindeki izlenimimi maalesef eksiksiz biçimde doğruluyor.

Bu vaizin şımarıklığı önemli ölçüde ülkenin genel dinî havasını iyi koklama ve “Devir bizim devrimiz” diyerekten bu havanın tadını çıkarma fırsatçılığıyla alakalı görünüyor. Vaiz Şenocak da çok iyi biliyor ki bugün İlahiyat alanında hâkim geleneksel görüşlere aykırı bir görüş dillendirmek görüş sahibinin canını fena yakıyor; kimi zaman da çok ağır bir maliyet ve bedel ödettiriyor. Zira İlahiyat fakültelerindeki bazı dekanlar geleneksel kabullere muhalif nitelikte görüşlere sahip akademisyenleri susturma hususunda ne tür zecrî tedbirler almak gerektiğinden söz edebiliyor.

İşte bu sosyolojik vasat dinî düşünce alanında görüşve fikirlerini tasvip etmediğiniz kişileri bertaraf etmek veya susturmak için size çok iyi bir fırsat sunuyor. Fikre fikirle karşılık vermek veya o fikri karalama değil de anlamaya çalışarak müdellel biçimde çürütmek mesai ve emek gerektiriyor. Bu yüzden, İslam’ımüdafaa adına doğrudan karalamak, “oryantalizm uşağı” gibi tabirlerle yaftalayıp itibarsızlaştırmaya çalışmak, ardından bunu sosyal medyada paylaşıp sayısız insana ulaştırmak maliyetsiz biçimde çarpıcı sonuçlar veriyor.

Vaiz Şenocak, “İşte Tv 24’ün Kur’an’a masal diyen prf’i Mustafa ÖZTÜRK” şeklinde maliyetsiz paylaşımlar yapıyor ve bu paylaşımlardaki karalama ve yaftalamayı etkili merciilerin kulağına ulaştırma ve nihayetinde bizi susturma hedefine doğru azimle ilerliyor. Bu arada Hüküm adlı dergisinde de bizi hiç boş geçmiyor, aksine derginin ilk sayısından itibaren aleyhimizde habire yazılıp çiziliyor.

Bütün bunlar olup biterken, kendisi çok iyi biliyor ki genelde toplumun dindar kesimi, özelde kendi takipçi ve taraftar kitlesi İslam ve Kur’an konusunda son derece hassastır; bu yüzden iftira ve itibarsızlaştırma kampanyası, “Mustafa Öztürk hakikaten böyle bir şey söylemiş mi?” diye tahkik edilmeksizin çok önemli bir kitleye ulaşacak ve beklenen netice alınacaktır. Nitekim bazı taraflarının bizim hakkımızda, “Sen ancak Yahudi soyusun Yahudi soyu” ifadeler kullanması, vaizin istediği sonucu daha şimdiden az çok elde ettiğini gösteriyor. 

Evet, ne yazık ki bize “Yahudi soyu” diyen kişi veya kişiler, “Mustafa Öztürk kendisine isnat edilen bu görüşü nerede ve nasıl söylemiş” diye sormak ihtiyacı dahi duymaksızın alçakça saldırıya geçiyor.  Vaiz Şenocak ise bize yönelttiği itham ve iftiraya Kıssaların Dili adlı çalışmamızdaki “Demitolojizasyon ve Kur’an” başlıklı yazıyı referans gösteriyor.

Bu yazı Batı dünyasında R. Bultmann’ın Yeni Ahit’te Tanrı’nın sıfatları ve Hz. İsa’nın mucizeleriyle ilgili birtakım ifadeleri mitolojik karakterli olarak değerlendirmesinden hareketle modern dönem İslam dünyasında da birçok düşünür, âlim ve araştırmacının Kur’an’daki Âdem-İblis gibi bazı kıssalara benzer bir yorum tekniğini uyguladığından söz ediyor. Yani bahis konusu yazı teklif sunmuyor, tespitte bulunuyor. Bu bağlamda Muhammed Abduh’un Âdem ve cennet kıssasını zahirî manayla hiçbir şekilde telif edilemeyecek şekilde tevil ettiğinden, çünkü kıssayı tarihî değil temsilî kabul ettiğinden, Muhammed İkbal’in de aynı kıssayı“mitolojik” olarak nitelediğinden, keza M. Halefullah’ın Kur’an’da birtakım üstûrî (mitolojik) kıssalar bulunduğu iddiasından söz ediliyor.

Kısaca söz konusu yazıda Batı dünyasında Bultmann’ın İncillerle ilgili farklı yorumlama tarzının benzerlerine modern dönem İslam dünyasında da rastlandığı tespitinde bulunuluyor ve fakat bu arada Halefullah’ın “Müşrikler Kur’an hakkında esâtirü’l-evvelîn (eskilerin masalları) nitelemesinde bulundu; fakat Kur’an bu niteleme karşısında suskun kaldı; dolayısıyla kendisinin bu tarz kıssalar içerdiğini onayladı” (Bkz. Mustafa Öztürk, Kıssaların Dili, s. 93) şeklindeki argümanının sağlıklı olmadığıda belirtiliyor. Çünkü müşriklerin “esâtirü’l-evvelîn” nitelemesi Kur’an kıssalarının mahiyetiyle değil, genelde Kur’an’ı, özelde ahiret inancını reddetmekle ilgilidir. Bu yüzden Halefullah’ın tespiti isabetli görünmüyor.

Demitolojizasyon konusunda ne söylemek istediğimizi biraz daha tavzih etmek gerekirse, Bultmann’ın İncillerde Tanrı’nın gökte olduğunu bildiren ifadeleri, “Bu ifadeleri Tanrı’nın gerçek manada gökte olduğuna değil, O’nun aşkınlık ve yüceliğine hamletmek gerekir. Tanrı’nın gökte olduğu ifadesi mitolojik ve antropomorfiktir” demeye getiren yorumu demitolojizasyona tekabül etmektedir. Ancak Fahreddîn er-Râzî’nin Mülk suresi 16. ayette Allah’ın gökte olduğuna işaret eden ifadeye dair şunları söylemektedir:, “Müslümanların ittifakıyla bu ayeti zahiri manaya hamletmek mümkün değildir. Zira Allah’ın gökte olduğunu kabul etmek bizi teşbih fikrine götürür; dolayısıyla bu ifadenin zahirini tevil etmek gerekir. Bu tevillerden birine göre Allah’ın semada oluşuna işaret eden ayet müşriklerin bu şekildeki tasavvurunu yansıtmaktadır. Başka bir tevile göre sema kelimesi burada Allah’ın saltanat ve kudretini tazim anlamı taşımaktadır” (Fahreddî er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, XXX. 61-62).

Görüldüğü gibi Râzî’nin tevilleri de Bultmann’ın demitolojizasyon diye ifade ettiği tevil tarzından pek farklı değildir. Oysa Fahreddîn er-Râzî’den birkaç asır önce Ehl-i Sünnet-i Hâssa ve Selefiyye’nin öncüsü konumundaki Ahmed b. Hanbel ve Ebû Saîd ed-Dârimî gibi âlimler, “Allah gökte değil, her yerde hazır ve nazırdır” diyenleri Cehmî ve Zındık olarak nitelendirmişve tıpkı vaiz Şenocak gibi tövbeye davet etmiştir. Ne var ki zaman ve tarih aktıkça Allah ve tevhid inancı sabit olmakla birlikte ilahi sıfatlarla ilgili tasavvur büsbütün değişmiş, geçmişin sahih itikadı şimdinin batıl itikadı gibi algılanabilmiş, dahası hicrî 3. asırda zındıklıkla eş tutulan inanış hicrî 6-7. asırlarda Sünnîliğin itikadına dönüşebilmiştir.

Evet, Kıssaların Dili adlı eserde Kur’an’daki tüm kıssaların tarihi veya gayr-i tarihi olduğu yönünde genellemeci tespitlerin pek isabetli olmadığı, her bir kıssa için ayrı bir değerlendirmenin daha sağlıklı olacağı, Kur’an’da tarihî kıssaların yanında temsilî ve menkıbevi kıssaların da bulunabileceğini, çünkü kıssalarda temel maksadın öğüt ve ibretle ilgili olduğu da söyleniyor; fakat bütün bunların bizzat bizim tarafımızdan muhtelif vesilelerle dillendirilen görüşler olduğu zaten biliniyor.

Ne var ki vaiz Şenocak bu meseleyi gayr-i ahlâkî biçimde sanki yeni bir meseleymiş gibi gündeme getirip, üstelik bizim ifadelerimize kendince anlamlar yükleyip basbayağı bir dedikodu kampanyasına dönüştürüyor. Lakin mit ve mitolojinin her şeyden çok kutsalla ilişkili bir kavram olduğunu, bu kavramın din dilinde önemli bir yerinin bulunduğunu bilmiyor. Belki sadece pozitivist paragidmanın yüklediği gerçek dışılık anlamından hareket ediyor ve bu konuda maalesef pozitivistik tuzağa düşüyor. Çünkü Şenocak bütün dünyayıve eşyayı asırlar öncesinde Arapça olarak kaleme alınan ve klasik usulle medreselerde okutulan müellefatın münderecatından hareketle anlayıp yorumlamaya çalışıyor ve sonuçta karşımıza Işid diyarına uzanan bir fikir hattı çıkıyor.

Bu mesele bir tarafa, bizim kıssalarla ilgili fikirlerimiz ve tespitlerimiz mezkûr minvaldeyken, vaiz Şenocak “Mustafa ÖZTÜRK Kur’an’a masal dedi” iftirasını sürdürüyor; üstelik bu iftira ve dedikoduyu Kur’an’ı müdafaa adına yapıyor; ardından birçok takipçisi de bizim ne yazdığımızı veya ne konuştuğumuzu tahkik ihtiyacıdahi hissetmeksizin gözü kapalı biçimde bu karalama kampanyasına iştirak ediyor; belli ki bu insanlar sürü psikolojisi içinde bir bakıma futbol takımı taraftarı gibi hareket ediyor.

“Mustafa Öztürk Kur’an’ı Ne kadar Biliyor?” gibi ifadelerle kendisinin çok şey bildiğini ima etmeye çalışan, ama daha “hak” kelimesinin Kur’an’da kıssalarla ilgili olarak sadece vakıaya uygun, yaşanmış olaylar olduğunu bildirmek için kullanıldığını söyleyecek kadar çapsız olan Şenocak, “hak”kın onca ayette “amaçsız, gayesiz, temelsiz, abes” manalarındaki “batıl”ın zıddı olarak kullanıldığını, dolayısıyla “bi’l-hak” lafzının “eğlence ve abesle iştigal kabilinden değil, sahih bir maksada matuf olarak” (bi’l-ğarazi’s-sâhîh lâ li-mücerredi’t-tefekküh ve’l-lehv) anlamı taşıdığını ya bilmiyor ya da bilmezden geliyor.

Öte yandan, Kur’an’ın mâkâne hadisen yüfterâ ve-lâkin tasdîkellezîbeyne yedeyh (Yusuf 12/111) gibi ifadelerinin Fahreddîn er-Râzî’nin izahıyla, “Bu ifade Yusuf kıssasının Tevrat’ta ve diğer ilahi kaynaklarda varit olan varyantına muvafık olduğuna işaret eder” gerçeğini de maalesef ıskalıyor. Mezkûr ayetteki tasdik vurgusu Eski Ahit’teki Yusuf kıssasının bütün birimleriyle Kur’an tarafından onaylandığı anlamına gelmiyor. Çünkü Kur’an’daki Yusuf kıssası ile Eski Ahit’teki arasında birçok farklılık bulunuyor. Bütün bu farklılıklar dikkate alındığında, Kur’an’ın kendinden önceki kitabı (Tevrat) tasdik ettiğini bildiren ayette kastedilen mananın Tevrat’taki Yusuf kıssasını bütün detaylarıyla onaylamak değil, Kur’an’ın uydurma bir söz olmadığını, bilakis ilahi kaynağa dayandığını ve dolayısıyla bu kaynağın Hz. Musa ve diğer İsrailoğulları peygamberlerine gönderilen vahiylerle aynı olduğunu vurgulamaktır ki bu vurgu aynı zamanda Mekke döneminde Müslümanlar ile Ehl-i kitap arasında yakınlık tesis etme amacı da taşıyor. Diğer taraftan, müşriklerin “eskilerin masalları” ithamı Kur’an’da kıssaların tarihî olup olmadığına değil, bizatihi Kur’an’ın ve bilhassa uhrevî âlemle ilgili beyanların gerçek dışı olduğu iddiasına karşılık geliyor ve Mekke dönemine ait sayısız ayette müşriklerin bu iddiasına cevap veriliyor.

Biz öteden beri bunları söylerken, Şenocak bizim hakkımızda bambaşka bir telden çalmayı sürdürüyor. Daha da vahimi, “Mustafa Öztürk Kur’an’ı ne kadar biliyor” başlığı altında, bizi kendilerine yaman hasım olarak gören, özellikle sünnet ve geleneği yok sayan “Kur’ancılar” ya da kendisinin tabiriyle, “Şefaat yazıp Google’den ayet arayanlar”la aynı kefeye koyuyor. Böyle yapmasının sebebi, bizi tanımamasından ziyade, kendisinin tek hakikatçi bir din söylemine sahip olması ve bu hakikatin de kendisi tarafından temsil edildiğine kani olması, dolayısıyla muhalif addettiği herkese tek nazarla bakması, bu nazarla bakarken de her zaman olduğu gibi “oryantalizm” heyulasını hatırlamasıdır.

Nitekim yazısının ilk bölümlerinden rahatlıkla anlaşılacağıgibi, İslam ümmetinin dünya üzerindeki en büyük siyasi gücü konumundaki Osmanlıtarih sahnesinden çekildiği günden bu yana ümmet Batı’dan gelen şiddetli sadmeler yüzünden ruh sağlığınıkaybettiği için ümmetin bazıçocuklarıya bütünüyle Batı’ya ram olmayıçıkar yol olarak görmekte ya da gelenekte yaygınkabul gören her farklıdinî görüşve düşünceyi oryantalizme hizmet olarak algılama paranoyasına savrulmuşgörünmektedir. Nitekim kullandığıdil ve üsluptan bu ikinci kategoriye mensup olduğu anlaşılan Şenocak da, “Öztürk ya bir proje adamıdır; oryantalizmden alınan memuriyeti gönüllü veya ödüllü olarak ia ediyor” gibi çok ucuz ve bayağışeyler söylemektedir.

Acı ve can yakıcı olan şu ki bu denli değişken tasavvurlar üzerinden insanlar geçmişte olduğu gibi bugün de birbirlerine zındık deyip tekfir etmeyi marifet addediyor. Bu durum bizce İslam dünyasında yaygın cehalet, kabalık, köylülük, nobranlık ve yobazlığın hükümran oluşundan başka bir şeye işaret etmiyor. Din adına konuşanlardaki hâkim yobazlığa yaygın köylülük de eklendiğinde, hâl-i hazırdaki durum tahammül edilemez hâle geliyor.

Asırlar geçiyor, dini müdafaa adına sergilediğimiz nobranlıklar ve yobazlıklar maalesef eksilmiyor. Örnek vermek gerekirse, Mu’tezilî Zemahşerî Kur’an’daki bazı kıssalar için “tahyîl” (kurgusal, hayali, mizansen) tabirini kullanıyor; buna mukabil Mâlikî âlim İbnü’l-Müneyyir Zemahşerî’yi “edepsiz” diye suçluyor, üstüne üstlük “elhamdülillâhillezî ehhele ubeydehu’l-fakîra ile’t-teverruki aleyh” (Bu fakir kulcağızını Zemahşerî’nin hakkından gelmeye ehil kılan Allah’a hamdolsun) diyecek kadar da pervasızlaşıyor.

Görüldüğü gibi İbnü’l-Müneyyir’deki üslup şimdiki vaizin üslubuna pek benziyor. Ama Sünnî dünyada Zemahşerî’ye bir yandan böyle hakaret edilirken, diğer yandan tarih boyunca el-Keşşâf tefsiri adeta miri malı gibi kullanılıyor. Öte yandan, modern dönem Sünnî tefsir tarihinde Zemahşerî’nin el-Keşşâf’ı dışlayıcı ve ötekileştirici bir kategori olarak “Fırka tefsirleri” altında incelenirken, çok büyük ölçüde el-Keşşâf’tan iktibas olan Beyzavî ve Nesefî tefsirleri dirayet kategorisinde değerlendiriliyor. Öte yandan, yine Sünnî dünyada Gazâlî İslam filozoflarını tekfir ederken, “Ne de güzel yapmış” diyerek bu tekfirden sözüm ona sahih itikat adına büyük keyif alınıyor, ama diğer taraftan İslam’ın medeniyetinden bahis açıldığında ve Batıya karşı örnek gösterecek birkaç yüz akı isim arandığında Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd diye söze başlanıyor. Oysa İbn Rüşd Kur’an’ın uhrevî âlemle ilgili beyanları halk kolayca anlasın diye formüle edilmiş temsilî ifadelerdir, diyor. Yani Şenocak’ın tabiriyle, İbn Rüşd Kur’an’ın gerçekte olmayan şeyleri gerçekmiş gibi anlattığını söylemekle oryantalizme uşaklık ediyor. Hâsıl-ı kelam, bizim dindarlar âleminde serapa ilkesizlik ve çifte standartçılık öteden beri hep böyle devam edip gidiyor.

Beri yandan, memlekette “tek hakikatçi” din söylemi tartışmasız faikiyet kazanmış görünüyor ve bu faikiyeti “Ehl-i Sünnet” adı altında sırtını geleneğe yaslanmışlıktan elde ediyor. Üstelik bu söylem sadece kendi din anlayışını “Ehl-i Sünnet” addediyor ve hâl böyle olunca kendisinden başka kimseyi “Ehl-i sünnet” dairesinde görmüyor. Öte yandan tek hakikatçi söylem aynı dinin müntesiplerini birbirine düşürmenin yanında hâkim dinî görüşve kabulün temsilcilerine durumdan vazife çıkarıp kendilerine dinî bir ödev yükleme fikri de aşılıyor. Hâliyle din dili sivil, hoşgörülü ve farklılıklara tahammüllü karakterini kaybediyor.

Ali Bardakoğlu’nın tespitiyle, İslâm dünyasında teoride kısmen, pratikte daha belirgin şekilde ortaya çıkan ve hayat tarzı haline gelen, her biri “tek hakikatçi” söyleme sahip katı gelenekçilik (Şii ve Sünni formlarıyla), siyasal İslâm, Selefilik, modernizm ve laiklik gibi birbirinden hayli farklı söylemlere sahip akımlar giderek güçleniyor. Sadece Afrika, Afganistan ve Pakistan’da değil, her bir İslâm ülkesinde şahit olunduğu üzere dinî alanda görüş farklılaşması çoğulcu bir perspektifle zenginlik olarak görülmüyor, tam bir çekişme, kavga ve birbirini yok etme gerekçesi olarak işliyor veya kullanılıyor.

İşte vaiz Şenocak da büyük ölçüde “tek hakikatçi” dinî söylemin giderek mutlak hâkimiyet kazanmasından besleniyor. Bu arada kendini Ortaçağ Avrupası’ndaki Kilise ve ruhban sınıfı gibi engizisyona salahiyetli görüyor. Çünkü din âlimleri ve vaizlere yönelik mükellefiyetin din inşasıveya insanların hangi düzeyde dindar olduklarını teftiş değil, sağlıklı dinî bilgiyi yorumlama ve topluma aktarmakla ilgili olduğunu ya bilmiyor ya da bilmek istemiyor. Bu yüzden de kendi doğrusunu herkese dayatmayı bizatihi dinîn kendisi gibi algılıyor.

Eski İslâmî literatürde, mesela İbnü’l-Cevzî’nin Kitâbü’l-Kussâs ve’l-Müzekkirîn, Süyûtî’nin Tahzîru’l-Havâs min Ekâzîbi’l-Kussâs adlı eserlerinde vaizlik ve özellikle de kıssacılık din açısından ciddi bir arıza olarak değerlendirilmesine rağmen geçmişte olduğu gibi günümüzde de popüler vaizler ve kıssacılardan geçilmiyor. Kimi vaizler dinden ve dinî kıssacılıktan elde ettiği sermayeyle büyüyor büyüyor, sonunda işi devlete tasallut noktasına kadar götürebiliyor. Şimdilerde ise kendi ülkesini sabah akşam Batı dünyasına şikâyet etmek gibi adice işlerle meşgul oluyor. Kimi vaizler televizyon ekranlarında, fon müziği eşliğinde milyonlarca insana sabah akşam hurafe anlatıp dini bir bakıma afyon haline getiriyor. Kimi vaizler bir yandan Ehl-i sünnet diye yatıyor Ehl-i sünnet diye kalkıyor; ama diğer yandan Kur’an açısından izahı gayr-i kabil mistik hezeyanlar üretiyor.

Şenocak gibi vaizler ise çıkıyor, kâh atasından tevarüs ettiği itibar mirası, kâh birtakım mahfillerden tedarik ettiği manevi teşvikle hususen sanal âlemde din adına iftira, karalama ve dedikodu üretiyor. Ancak her nedense bahsi geçen vaizler hakkında tek kelime etmiyor. Bunun yerine, bizim tam da Hüküm dergisinin ilk sayısından itibaren hakkımızda yazılıp çizilen, üstelik İlber Ortaylı’nın Ahmet Hakan’a Hürriyet Gazetesi’nde verdiği röportajdaki, “İyi bir İlahiyatçı en az birkaç ölü, birkaç yaşayan yabancı dil bilmeli” anlamına gelen ifadeleri bizim dilimizden, hem de Ahmet Hakan’ın televizyon programına bizi konuk yaparak nakledip ardından, “Gördünüz mü, Mustafa Öztürk’ün iyi İlahiyatçı profilinde ne Kur’an ne sünnetten söz ediliyor; adam tam bir oryantalist gibi konuşuyor” şeklindeki ahlaksız eleştiriye feryat ederken on civarında doktora öğrencisinin hazır bulunduğu ortamda konuştuklarımız vaiz Şeoncak’ıçok incitmiş olsa gerek, kendi dergisinde eleştiri adına yapılan bu ahlaksızlığı sorgulama ihtiyacı duymadan, üstelik bizden korumaya çalıştığı Kur’an’ın ahlakında gıybet, yalan gibi ahlaksızlıkların neye tekabül ettiğine hiç kafa yormadan, “Bize karşı konuşurken yaptığı gibi yanına oturttuğu bir kadının yanında reddiye diye sebbiyede bulunmaz, ‘O kadının ya birisinin eşi, ya birisinin annesi olduğunu hatırlar, iffet yarası kapanmaz’ der, müeddep olmayı öğrenir, ahlak fakülteleri olarak da vazife ifa eden ilahiyatlarda gayri ahlaki konuşmalar yapmaz” demeyi aklı sıra marifet biliyor; ama her nedense kendi dergisinin ve çevresinin yukarıda zikri geçen eleştiri ahlaksızlığına hiç değinmiyor. Bilakis, telefondaki beyanına göre dergideki yazılardan hiç haberi olmadığını söylüyor.

Bu beyan doğru olabilir; fakat Şenocak en azından bizim eleştirilerimizin de bir haksızlığa uğramışlıktan kaynaklandığını düşünüp anlamaya çalışmak yerine, “Sen bizim zülf-i yârimize nasıl dokunursun” diyerekten kinaye yoluyla bizi tekfir cihetine gidiyor, bu da yetmiyor etkili ve yetkili makamları göreve davet etmek gibi bir ahlaksızlığa tevessül ediyor. Hepsinden öte, belden aşağı vurmak maksadıyla “kadın” meselesi bağlamında edep medepten söz ediyor; ama her nedense edep ve hayanın yerlerde süründüğü meşhur “vaiz-kadın vakası”ndan veya vaiz Gülen’in emniyetteki paralel çetesinin sayısız insanın mahrem görüntülerini ortalığa dökmesindeki ahlaksızlıklardan hiç söz edesi gelmiyor.

Peki, bu memleket niçin bu kadar çok vaiz problemi ve özellikle Kadızadeli vaiz tipi üretiyor? Bu memlekette niçin böyle nobran, yoz ve yobaz tiplerin ardı arkası kesilmiyor? Bence bunun çok önemli bir sebebi ve menşei, Kemalist ideolojinin özellikle Tek Parti döneminde uygulamaya koyduğu din ve dindarlara aşırı baskı/tazyik politikası ve bu politikanın böyle patolojik bir yan etkisinin bulunmasıdır. Siz dinî alanı alabildiğine baskı/tazyik altında tutuğunuzda, toplum din ihtiyacını başka yollardan karşılamaya yönelir. Bu yöneliş ister istemez dinî alanda kayıt dışı mahfiller ve mecralar üretir. Söz konusu mahfiller bugün şahit olunduğu üzere ülkedeki siyasi konjonktürden dolayı dinî alanın özgürleşmesine bağlı olarak gün yüzüne çıkar ve fakat yıllar yılı baskı altında kalmanın travmatik etkisiyle, “Şimdi hesap sorma sırası bize geldi” diyerekten özgürlük imkânını tam bir şımarıklığa dönüştürür.

Nitekim bugün vaiz Şenocak da yaşına-başına bakmadan, küçük-büyük tanımadan tarifsiz bir şımarıklık sergilemekte ve kendini şımartanların gücünden olsa gerek bu şımarıklık hâli, “Tövbe edin bakalım!” diyebilecek kadar pervasızlığa dönüşebilmekte, bunun da ötesinde, “Burada garip olan şu ki Charlie Hebdo, Allah Rasulü’ne (s.a.v.) hakaret ederken ayağa kalkan Müslümanların bir ilahiyat hocasının Allah’ın ayetlerine masal demesine “akademik özgürlük” diyerek sessiz kalmasıdır. Aslında bu durum Müslümanların ne kadar derin bir ahlaki kriz yaşadıklarını göstermektedir” veya “Ne gariptir ki fakültedeki birkaç saatlik dersi azalacak diye bildiri yayınlayanlar Allah’ın ayetlerine masal diyen Öztürk’e karşısağır, kör ve dilsiz kesildiler. Hâlbuki Öztürk bu haliyle hem bütün ilahiyatları zan altında bırakmakta, hem de, Kur’an-ı Kerim’de ki kıssalara Mekke müşrikleri gibi ‘önceki milletlerin masalları’ (Furkan: 5) diyerek dışardan Kur’an’a saldıran Charlie Hebdo’dan daha tehlikeli adımlar atmakta, daha kalıcı tahribat yapmaktadır” gibi ifadelerinin tanıklık ettiği gibi, “Birileri sustursun şu adamı!” demeye getirecek kadar da faşizan olabilmektedir.

Hâsıl-ı kelâm, Şeoncak vakasında görüldüğü gibi din adına konuşan pek çok kişi toplumda salah, huzur, esenliğin çoğalmasına katkı sağlamaktan çok, sanki İslam dünyasındaki kan revan yetmiyormuş gibi, sürekli olarak kavga, çatışma ve huzursuzluk yaratmayı, ahlak adına ahlaksızlık yapmayı meslek edinmiş görünüyor. Dinî alandaki bunca kirlilik, onca zamandır kendi kendime, “Sabret, duyma, konuşma” diye telkinde bulunmama rağmen sabrımın tükenmesine ve artık din adına konuşanlardan sıtkımın sıyrılmasına yol açmış bulunmaktadır. Sıtkımın sıyrılması ise din alanında konuşma, yazma, tefsir çalışması yapma gibi bütün faaliyetlere bir daha geri dönmemek üzere son vermeyi kaçınılmaz kılmaktadır.

Kaynak:  http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=1006

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder