Yeni İlahiyat ya da İkinci 28 Şubat


Bu satırları YÖK’ün bir ay önceki genel kurul toplantısında oy çokluğuyla karara bağlanan ve o günbugündür tartışılan ibretlik İlahiyat programı vesilesiyle sırf serzeniş olarak yazıyorum. Evvela, İmam-Hatip ve İlahiyat mezunu olarak bu iki kurum hakkında hem konuşmaktan, hem de konuşulanlardan bıkıp usandığımı söylemek zorundayım.

Evet, bıktım usandım, hem de çok usandım. Çünkü gerek İmam-Hatip gerek İlahiyat bu memlekette hep birilerinin birilerinden rövanş alma ve hesap sorma hırsının kurbanı oldu. Öyle ki Laikçi-Kemalist ideolojinin din ve dindarlarla hiç bitmeyen kavgasında İmam Hatip yıllar yılı memleketi kendilerine tapulu mal sayan ve derebeyliklerini payidar kılmak için laiklik ve Atatürkçülük gibi kavramları fütursuzca paravan olarak kullanan malum çevrelerin, değil iktidar olmasına, kendi halinde oracıkta durmasına bile tahammül edemediği bir siyasi görüşün (Milli Görüş) ocağını söndürmek için ikide bir temcit pilavı gibi ısıtıp milletin önüne sürdüğü irtica kampanyasının hem en değerli malzemesi hem de olanca nefretini kusma ve hırsını almanın vazgeçilmez adresi oldu.
Bu tecrübe belki de en dramatik şekliyle şimdilerde yargılanan 28 Şubat sürecinde yaşandı. Hatırlanacağı gibi, bu süreçte “arka bahçe, ön bahçe” hikâyeleriyle İmam-Hatip liseleri ve İlahiyat fakülteleri adamakıllı budandı. Derken, 3 Kasım 2002 seçimiyle birlikte AK Parti dönemi başladı. AK Parti’nin iktidar yıllarında eski yaralar sarılmaya, gıdım gıdım kabuk bağlamaya başladı. Bu durum 28 Şubat’ın hışmına uğrayan pek çok insanın zihninde, “Şükürler olsun, devlet ve siyasetin İmam-Hatip ve İlahiyatlarla imtihanı artık sonladı” diye ifade edilebilecek bir düşünce oluşmasını sağladı ve aynı zamanda gidişat özellikle dindar insanlarda genel bir memnuniyet havası yarattı. Ama şu son birkaç yıldır özellikle dinî alanda çok garip şeyler olmaya başladı.

Vaktiyle, Muhammed Hamîdullah’a “Baîdullah”, Mevdudi’ye “Merdudi” diyen, Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh gibi isimleri “soytarı” gibi sıfatlarla zikreden Necip Fazıl’ın Doğru Yolun Sapık Kolları adlı eserinde/söyleminde en çarpıcı ifadesini bulan sıkı Sünnîci ve aynı zamanda Millici katı muhafazakârlık alabildiğine palazlandı ve buna paralel olarak özellikle İlahiyat fakültelerinde “Modernist, Tarihselci, Fazlur Rahmancı” gibi etiketlerle etiketlenen akademisyenler defteri dürülecekler listesine kaydedildi; ardından da kimi zaman “28 Şubatçı”lık gibi alçakça ithamlarla itham edilerek cadı avına çıkıldı. Bu arada İlahiyat işlerini organizeden sorumlu bir YÖK üyesi (hadis hocası) günlerdir tartışılan yeni İlahiyat programını YÖK genel kurulundan oy çokluğuyla karara bağlatmayı başardı; ardından da, “Ben yaptım oldu” diyerekten tüm İlahiyat fakültelerine dayattı. İşte bütün bu olup bitenler devletin İmam-Hatip ve İlahiyatla imtihanının son bulmadığını maalesef kanıksattı.

Ne yazık ki İmam-Hatipler ve İlahiyatlar kuruldukları günden bu yana özellikle kriz dönemlerinde ülke gündeminden hiç düşmedi. Çünkü devleti temsil makamında olan siyasi otorite ve/veya siyasi otoritenin güdümünde edip eyleyen vesayetçi bürokrasi bu kurumların yakasından düşmedi. Başta söylediğimiz gibi AK Parti dönemine kadar özellikle İmam-Hatipler laikçi çevrelerin nazarında kestirmeden öfke kusmak, gidip gelip vurmak için akla gelen ilk hedef tahtası oldu. Şimdilerde ise güya laikçilerden, 28 Şubatçılardan rövanş almak adına İlahiyatlar bir nevi kadavra yerine konuldu. 28 Şubat’ta İlahiyatları delik deşik ettiler, şimdi de kadavrasını deşmekle meşguller. Geçmişte bizi deşen vesayetçiler “ötekiler”di; şimdi ise güya bizimkiler. Geçmişte göz çıkarmışlardı, şimdi ise kaş yapayım derken göz çıkardılar.

Bugün İlahiyat ekseninde yaşananlara bir ad koymak gerekirse, herhalde en güzel ad “İkinci 28 Şubat” ya da “İkinci Mihne” olsa gerektir. İlk ve orijinal Mihne vakti zamanında Ehl-i Hadis’e karşı yapılmış ve bu zulüm süreci Ahmed b. Hanbel adlı bir kahraman, yani Hanbelîlik diye bilinen ve çatısının altında Haşvîlikten Vehhabîliğe, eski-yeni Selefîlikten Taliban’a kadar taş kafalılığın her türlüsüne asırlar boyu memesinden süt verip besleyen bir mezhebe imam yaratmıştı.
Eski mihneyi organize eden Bağdat Mu’tezilesi -ki bunların ne kadar Mu’tezilî oldukları ayrı bir tartışma konusudur- bu işi devlet ya da siyasi otoritenin desteğiyle başarmışlardı. İlginçtir, bugünkü Mihne de siyasi otoritenin destek ve himmetiyle yahut “Başbakanımız böyle istedi” söylemiyle/yöntemiyle başarılmakta, ancak şimdiki Mihneciler Mu’tezilenin değil, öze/kaynaklara/geleneğe dönüş adına İslam’ın belki de en dar ve en sathi yorumuna sahip çıkan Ehl-i Hadis zihniyetinin bayrağını göndere çekmeye çalışmaktadırlar.

Can yakıcı olan şu ki aktörler değişse de mihnenin mahiyeti pek değişmemektedir. Çünkü geçmişte doğru bildiğini dayatan, takibata uğratan ve cadı avına çıkanlar sözde Mu’tezilîler iken bugünkü dayatmacılar ve avcılar Ehl-i Hadis ekolünün çağdaş temsilcileridir. Mihnenin mağdurları ise geçmişte olduğu gibi bugün de ne yazık ki müslüman evlatlarıdır, hem de büyük çoğunluğu siyasi tercihini öteden beri AK Parti’ye sabitlemiş müslüman evlatlarıdır.

Hâli hazırda çağdaş Ehl-i hadis, İlahiyat fakültelerindeki felsefe ve din bilimlerinin kökünü kazımaya ant içmiş görünüyor. Öyle bir ant içmişlik ki muhtemelen son yılların İlahiyat akademyasında çok tartışılan “tarihsellik, tarihselcilik” meselesine duyulan nefret sebebiyle olsa gerek, eski İlahiyat programında “Tarih” kelimesinin geçtiği Tefsir Tarihi, Hadis Tarihi gibi dersler bile yeni programda programla birlikte ortadan kaldırıldı. Bana öyle geliyor ki bu ant içmişlik, biraz hamiyet-i dîniyyeden, biraz Ehl-i hadis zihniyetine asıl rengini veren felsefe, kelam ve te'vil alerjisinden, biraz “modernist” diye nitelenen dinî düşünce çizgisine duyulan kin ve nefretten, biraz 28 Şubatçılardan rövanş alma isteğinden ve biraz da felsefenin mümin kişiyi dinden-imandan çıkardığı/çıkaracağı endişesinden naşidir.

Kabul etmek gerekir ki hâli hazırda İlahiyat fakültelerinden mezun olan gençlerin önemli bir kısmı dinin en temel metinlerini okuyup anlamanın en temel aracı olan Arap dilinden bihaberdir. Keza tefsir, hadis, fıkıh gibi temel dinî ilimlerden ve bu ilimlere ait klasik kaynaklardan da bihaberdir. Kuşkusuz bu niteliksizlik sorununu tek sebeple izah etmek mümkün değildir; fakat sorunun en önemli sebeplerden biri 28 Şubat bakiyesi İlahiyat programının özellikle temel İslam bilimleri açısından ibretlik olma özelliğidir. Bilindiği üzere, meş'um 28 Şubat sürecinde İslami ilimlerin ocağına incir ağacı dikilmiştir; ancak o dönemde işlenen bu büyük cürmün faturasını felsefe ve din bilimlerine kesmek, 28 Şubat sürecini tersinden işletmekten pek farklı bir şey olmasa gerektir. İlahiyat programında tefsir, hadis, fıkıh gibi derslerin oranını yükseltmek, aklı başında hiçbir İlahiyatçı akademisyenin itiraz etmeyeceği bir düzenlemedir; ancak bu oranı yükseltirken felsefe ve din bilimlerini tasfiyenin eşiğine getirmek de insaf ve iz’ana sığdırılabilecek bir tasarruf olmasa gerektir.

Bu konuda makul bir çözüm, geçmişteki uygulamaya benzer şekilde İlahiyat programını tefsir-hadis ve kelam-felsefe şeklinde ikiye ayırmak ve böylece öğrencinin tek program dâhilinde de olsa doğru düzgün bir müktesebat sahibi olmasını sağlamaktır. Diğer bir makul çözüm, İsmail Kara’nın teklifiyle İlahiyat fakültelerini tektipli yapıdan kurtarmak olmalıdır. Buna göre bazı fakülteler modern din bilimlerinde veya aklî ilimlerde temayüz etmeyi öne alırken diğerleri klasik İslâmî ilimler ağırlıklı bir yöneliş içine girebilir, bazıları da karma bir yol tercihinde karar kılabilir. Bir adım daha ötede bazı fakülteler modernist bir çizgiye doğru, bazıları daha geleneksel bir istikamete yönelebilir. Bunların hepsi meşru ve kendi sınırları içinde doğrudur, meşru olmayan birini tercih etmek/dayatmak ve doğrusunun sadece bu olduğunu savunmak, ağırlıklı alan tercihinin diğer ilahiyat alanlarını gereksiz, önemsiz kılacağını düşünmektir. Böyle çok tipli bir yapılanma farklı metodolojileri, karşı fikirleri, anlayışları ve yapıları içinde barındırması gereken -ama YÖK’ten sonra Türkiye’de tamamen kaybolan- üniversite fikrinin de bir icabı ve imkânıdır.

Ama gelin görün ki bugün “Ben yaptım oldu” dercesine tam bir oldu bittiyle ortaya konulan ve hikmet-i hükûmetçi bir üslupla meşrulaştırılmaya çalışılan yeni program, toplam sayısını saymaya yetişmekten artık acze düştüğümüz sayısız İlahiyat’tan her yıl binlerce Cübbeli karikatürü mezun etmekten fazla bir şey vaat etmiyor. Vallâhu a'lem.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Kaynak: http://www.haberci28.com/tr/yazigor.aspx?yazid=804

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder